Ay Vakti

ESKİ ZAMAN TÜRKÜLERİ

Eski Zaman Türküleri  / İsmail Bingöl


Siz bilir misiniz eski zaman türkülerini? Hemen hepsi eskiye, iyiye ve insanlığa ait olan türküleri... Onlar ki; hep eskiyi anlatır, eskiden haber verir ve eskilerde, ta eskilerde olmuş olayları hikâye ederler... Tavırları bir başkadır ve makamları özge zamanları çağrıştırır onların... Söyleyişleri bambaşka güzellikleri hatırlatır bu eski zaman türkülerinin... Ne söyleyeni bellidir, ne de söyleteni... Ne ağlatanı bellidir, ne ağlayanı...

Çünkü türkülerde; koca bir yürek; topluca ağlamaktadır bir şeylere... Birilerine... Yitip giden sevdalara, ölüp giden canlara... Terk edilen âşıklara... Ve bu ağlayışın sesi... dört bir yandan yükselen yankısı... Soluğu... İnleyişi... Bütün yüreklerde birden işitilmekte, tek yürekten çıkıyormuş gibi bir ahenk duyulmakta, birlik ve bütünlüğün sesi hissedilmektedir.

Geçit vermez dağların, ulaşılmaz sevdaların... Dayanılmaz acıların... Ve daha nice nice olayların, akıl almaz bir güzellik, büyük bir hüzünle dile getirildiği... Sesinde ve sözünde, millet olma vasfının ayan beyan görüldüğü o eski zaman türküleri, bu kadar çalınıp söylenmelerine rağmen, yine de hak ettikleri yerde değiller bugün... Bu söylediğimizi, daha açık bir şekilde, bir bilim adamının yazdıklarından okuyalım:
"Macar ve Alman folklorcular bizim türkülerimizi kendi dillerine tercüme ettiler, araştırdılar, arşivlediler, biz ise Türkçemize aktaramadık. Demek istediğim, lâyıkıyla bilimsel bir şekilde incelemedik. Almanlar her bir türküyü, türkülerinin her bir cephesini doktora konusu yaptılar. Biz bir bildiriden, bir makaleden öteye geçemedik. Avrupalılar türküleri için arşiv açtılar, bilimsel türkü koleksiyonları yayımladılar, türkü atlasları hazırladılar, folklor coğrafyası çıkardılar. Bizim türkü kayıtlarımız bir türlü toparlanıp, yetkili elden insanımıza, araştırmacılarımıza sunulamadı. Ignac Kunos' un ilk derlemelerinin yayımından beri yüz yılı aşkın bir zaman geçti ve biz hâlâ türkülerimizi, folklor araştırmalarının amentüsüne uygun bir şekilde ele alıp, bilim dünyasının hizmetine veren bir eser ortaya koyamadık. Maalesef hâlâ bilim kurallarının katledildiği, türkülerin kişiliklerinin silindiği koleksiyonlarla boğuşmak zorundayız. Ve o kadar derlenmiş malzeme varken.” (Ali Osman Öztürk, Türkü Yazıları, Ankara, Milli Folklor Yayınları 1995,s.10.)



Yukarıdaki cümlelerden, türkülerimizin hak ettikleri yerde olmadıklarını aksi iddia edilemez şekilde görmüş olmamıza rağmen, yine de türkü pınarının başının boş olmadığını ve bugün binlerce vatandaşımızın türkülere gönül verdiğini söyleyebiliriz.

Şöyle ki; "Bütün folklor varlığımız içinde türkülerin ayrı bir yeri vardır. Bu ayrı yer, halk edebiyatı ile halk musikisinin türkülerde bir araya gelmiş olmasından ileri geliyor. Türkü, folklorun halk içinde en çok söylenen, en çok dinlenen ürünüdür. Halk; sevincini, tasasını, aşkını, yiğitliğini, korkularını, umutlarını, kısacası hayatını türkülerde çalıyor, türkülerde söylüyor. Türkülerin sözlerinde Türkçenin ağız hazinesini, ezgilerinde ise halk musikisinin tavır zenginliğini buluyoruz. Başka bir özelliği de, söz ile musikisi arasındaki uyumda ve mânâ birliğinde görülüyor.”  (Mehmet Özbek, Folklor ve Türkülerimiz, İst, Ötüken Yayınevi 1994, s.11)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de de yazdığı gibi,” ... Anadolu kadınları, bu türkülerle, redif, ihtiyat, müstahfaz adlarıyla evlerinden alınan, bir daha memleketlerine dönemeyen erkeklerine ağlıyorlardı. Fakat bizim acılarımız nedense hapsedilmeye mahkumdur. Onlar, dinlenilmesi sadece tesadüfe bağlı birkaç türküde yaşıyor. Bugünkü nesil ortadan çekilince belki onlar da kaybolacak."

Yazarın bu satırları kaleme almasının üzerinden şu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen, burada sevinilmesi gereken bir nokta var ki o da şu: Durum, hiç de yazarın tahmin ettiği gibi gerçekleşmemiş, Anadolu insanının tarih macerası, kimliği, aşkları, sevgileri, dostlukları bugün dahi türkülerde yaşamaya, şarkılarda terennüm edilmeye, dillerde dolaşmaya devam etmiştir. Bu gidişle edecek gibi de görünmektedir.

Çünkü acıları yeni acılar takip etmekte, şanssızlıklar bir türlü peşini bırakmamaktadır Anadolu insanının... İç ve dış mihrâkların parçalama oyunlarını boşa çıkarmak için, tıpkı geçmişte olduğu gibi, günümüzde de birçok insanımızı şehit vermeye devam etmekteyiz.
Yine yazarın yorumuna göre;
"Yemen; Anadolu'nun çektiği acıların bir parçası, hatta en küçüğüdür. Daha acıklısı var: Verimsiz bir toprağın getirdiklerine beş on kuruş eklemek için memleketinden ayrılıp İstanbul sokaklarında kaybolan zavallılara arkada kalanların hasreti... "Di gel, di gel, daaş gel!..." diye atılan çığlıklar bu toprağın üstünde yaşayanların asıl romanını, şartların, zaruretlerin gerçek yüzünü verirler. Bunların birinden aldığım:
Çerden çöpten yuva kurdum,

Uçurmadım bala ben...

Beytinin bütün bir hayat destanı olabilmesi için bir an gerçek bir romancı muhayyilesine çarpması yeter.”



Yazarın değindiği bu kayboluş, henüz son bulmamış, hatta azalmamıştır bile... Köyünde toprağını, meskenini, yaşantısını bırakanların çoğu, İstanbul sokaklarında kaybolmaya koşmaktadır. Büyük şehre göç ederken elinde onu koruyacak hiçbir silahı yoktur. Ne bilgisi vardır, ne bilinci ve ne de eğitimi... Hızlı değişim sonucunda elinde kalan yarım yamalak kültürü bile köyünde koymakta ve öylece göçmektedir İstanbul'a...

Topraklarını, meskenini ve yaşantısını mahzun bırakarak... Gittiği yerde onu bekleyen tehlikelerden habersizdir bu gidişte... Ki bunlardan bazıları,  bulunduğu yere uyum sağlayamama, kültürel dinamikleri olan yeni bir yaşantı oluşturamama ve kalmayı başaramadığında geriye dönme cesaretini bulup bulamamadır.

Türkülerin çoğu unutulmuş ve günümüze taşınamamıştır desek yeridir. Bu gibi türküleri unutulmuşluğa mahkûm eden sebeplerin başında, her türlü estetik kaygıdan uzak bir şekilde icra edilmesidir.

Zaman içerisinde, asıl yapıyı bozmadan, yapılması gereken yenilenmeler bir türlü yapılmamış ya da yapılmak istenmemiş, bundan da şahsî birtakım menfaatler gözetilmiştir. Bu arada, olan türkülerimize olmuştur.

Konuyu enine boyuna inceleyen ve bu konuda çok değerli yazılar kaleme alan Ali Osman Öztürk’ün, yukarıda olduğu gibi, konuyla ilgili birkaç cümlesini daha buraya almakta yarar görüyoruz:
"Bugün ülkemizde bir "arabesk"  tartışması sürüp gidiyor. Yine bir iki dikkatli gözün dışındakilerin fark edemediği bir şey var ki; bu şarkılar bugün büyük ölçüde halk türkülerinin işlevini üstlenmişlerdir ve denilebilir ki, basın-yayın araçlarının verdiği hızla alışılmışın dışında değişime uğrayan hayat şartları sonucunda, eskiden olduğu gibi yayıldıkça değişen, değiştikçe o bölgenin insanının gereksinimi karşılayarak, sübab görevi üstlenen türkülerimiz bu işlevi yerine getiremez olmuşlar; çağın, şehirleşme ve eğitim gibi gelişmelerin gerisinde kalmışlardır." (Ali Osman Öztürk, a.g.e. s.12–13 )

Onların çoğu şimdi geçmişin koynunda rahatsız edilmeden uyumaktalar. Her biri bir başka kuytuda; serinlik ve sessizlik içinde... Doğuşlarına sebep olan yaralı yüreklerdir belki de mekânları... Ve oralarda; unutulmuş olmanın acısını duyarak yaşamaktalar... Hatırlanacakları günden umutlarını kesmeden...

Türküler hakkında yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki; sonrasında yine devam ederiz umuduyla diyelim ve şiirin gücünü kullanarak, “Eski Zaman Türküleri” dendiğinde gönlümüzü dolduran tedailerini mısralara dökelim:
Türküler dinlerdik / Başımız göğe değerdi / Görünce bir aşk delisi / Acımız tazelenirdi /Türküler dinlerdik / İçimizde sabahın coşkusu tüterdi / Sürer olurduk yeniden gençlik demlerimizi / Başımızda kavak yelleri eserdi / Türküler dinlerdik /Üstümüzden sevda bulutu geçerdi / Islanırdık doyasıya sevda yağmurlarında / Kalbimiz keman teli gibi titrerdi / Türküler dinlerdik / Umutsuz aşklar yakamızdan tutardı / Geceye vururduk kendimizi / Damarlarımızdaki kan deli deli akardı / Türküler dinlerdik / Çoğalırdı sevdamız habire çoğalırdı / Uzak bir hayal olurdu vuslat / Yolumuzu devler keser, elimizi yoksulluk bağlardı (İ.B.)

İsmail BİNGÖL

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar