Ay Vakti

nar-ı aşk

Kalp dergahımın müdavimlerinden Semih’e


“Nakkaş

Kalbin boyası

Hangi kökten süzülür

Bu kimya ilim dışı

Seyrindeyiz suretin”




Hicran Vakti Bir Kış Günü



“Bir tatlı ömür gibi gitmeye niyetlendin,

ayrılık atına eyer vurdun inadına.

ama bizi unutma, hatırla ama.”



Kış günü, sabaha karşı, kar serpiştiriyor. Konya uykuda, yalnız, aşıkların ve zahidlerin gözleri kan çanağı. Onlar, geceyi uykusuz geçirmişler. Şairin kaleminden tüm zamanlara sertaç bir beyit yol alıyor:

"Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtelay-ı gama sor kim geceler kaç saat”



Celalledin, aşk kozasını örüyor. Gün henüz ağarmadan dergahtaki bazı müritler ellerinde fenerler fırınlara odun taşımışlar. Fenerler, zahidlerin gri şalvarlarının diz üstünü aydınlatmış. Celaleddin, yürüyen dizlere bakmış ve yürüyenlerin derviş olduklarını anlamış. Bu adam, kırlar düşmüş saçları, yüzünü çevreleyen sakalı, kan çökmüş gözleriyle sabaha kadar dilinin derununda yanık aşk sözleri söylemiş. Bütün varlığı dile gelmiş; aşk solukluyor.

Bu dergah, bir zamanlar iki kutlu dostun, vuslat halinde tek sesle zikir yükselttiğine şahit; ama şimdi dostlarından biri gitmiş diğeri… yani ne giden tam gitmiş ne de kalan kalmış. İkisi de birbirlerini kendi yanlarında, bir bıçak gibi taşıyorlar; birbirlerini her anışlarında her hatırlayışlarında ruhları kanıyor, solukları nefessiz kalıyor.

Birazdan dergahta ekmek kokuları duyulacak ve tandır dumanı, sema halindeki bir derviş gibi döne döne yükselecek ve yokluğa karışacak.

Ekmek kokuları duyuluyor. Dervişler, nimet tadıp şükür kılacaklar; ama Celaleddin her lokmayı bir ağulu aş gibi yutacak. Yutkunduğu lokmalar sayılır, benzi sararmış. Bir derviş kapıyı çalıyor, içeriden bitap bir ses: “Gel!” diyor, derviş elindeki tepsiyi halvete bırakıyor. Derviş, tepsiyi almaya geliyor, Mevlana, birkaç lokma yavan ekmekten başkasını yememiş. Mevlana, gözüyle şükranını belirtiyor. Can, ruha yük olmuş; canını taşıdıkça ruhu ağırlaşıyor.



Dergah, Söz ve Aşk



“Ne gönlümün derdini sor bana,

ne sararan yüzümü sor bana,

ne içimin ateşini sor bana,

gel gözünle gör, gel artık.”



Kar, kapı ve pencere pervazlarına kuruluyor. Pencerenin kenarında çiçekler var, su verilmiş; fakat Mevlana susuz kaldığından çiçekler suyu özlerine taşımamışlar. Kurumuş, dökülmüşler. Odada, Arabi ve Farisi lisanında yazılmış cilt cilt kitaplar toz tutmuş, Rumca bir kitap açık unutulmuş rafta. Rahlenin üzerindeki kırmızı ciltli Kur’an’ da Rahman Suresi henüz aralanmış. Bu halvethanede mumlar rüku halinde. Burada mumun ibadeti yanmaktır, hayatı ateş, sözü ateştir. Onun hali ateşle hemdem olmaktır. Ateş, bu dergahın serzakiri. Ve her varlık ham olur, yanar ve sonra pişer. Bu hücrede bütün varlıklar halleriyle “aşıklık secde halidir.” diyor. Kul secdede Rabbinden gayrısını bilmez, aşık da aşkta maşuktan gayrısını… Mevlana, her haliyle secde anını yaşıyor. Gözleri başka bir varlık görmüyor, gönlü o varlığın sesi ile arınıyor. Bazı ham ruhlar canını sıkmışlar. “Kendini boş yere bu kadar harap etme.” demişler. O da bütün varlığı ile feveran etmiş ve Efendisinin sözüyle cevap vermiştir: “Aşıklık şükür bilincidir, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” Bu sözden sonra içindeki deniz daha da kabarmış, sınırlarını biraz daha taşırmış. Celallettin, artık baştan ayağı aşka kesmiş. “Gel bu aşıklıktan vazgeç.” demişler, “Ben aşıklıktan vazgeçemem, buna niyetlensem bile varacağım menzil yine aşktır.” demiş. “Eğer, bu aşıklık hali bir cürümse size sorarım: Tövbe etmemiş bir kul mu olayım, tövbesini bozmuş bir kul mu?” Ham ruhların sözlerine kezzap dökülmüş, bütün söz eşikleri örümcek bağlamıştır. Bir adam insafa gelmiş ve hayret makamına çıkmış: “İlhamını kendinden alan bir ışık!” demiş daha insaflı olanı: “İlhamını Medine’den alan bir pervane!” demiş. Yıllar sonra bir Hak dostu: “Bu ism-i Vedûd’a mazhar olmuş. Onun için felek mest, nucüm mest, serâser alem mest.” demiş.

Bir an yakalıyor Mevlana; içinden söz ırmakları taşıyor; fakat anlıyor ki gelen ilham hayra davet etmiyor ve: “Kendimi bu ilhama kolayca bırakmayayım, varsın sözüm sadakta beklesin.” diyor. Bir hadis hatırlıyor: “İkrime’den çektiğimi Ebu Cehilden çekmedim.” “Dostum dön gel artık! Ağyardan çektiğim dert değil, senin firakındır kaddimi büken. Dön artık, ruhumun karanlığını aydınlat ne de olsa sen Şems’sin…” sözleri kalbinin ağlarından kopuyor. Sözleri diniyor; ama gözyaşları hala konuşuyor, aklar düşen sakalları ıslanmış. Bir aralık yine ağzında hicran bestesi nağmeleniyor: “Varlığıma aşk üfleyen, eteğime güller diken Efendim! Sensizlikte varlığım pörsüdü, eteğim taşlarla doldu. Biliyorum, bu dünya çölünde Allah bizim bir “âh”ımızı bile zayi etmez. O âh ki Allah lafzının ilk ve son harfinden libas giymiştir. Dön atık. Beni böyle melil mahzun koyma! ”



Hat, Name ve Yolculuk



“Hastalıklar senden uzak olsun, ey canlarımızın rahatı,

Ey gören gözümüz,

Kem gözler senden uzak olsun!

Bizim canımıza gelsin

Senin bedenine gelen ağrı.”



Celaleddin, “Onun elinde Hallaç gibi olmadıkça içimdeki ateş dinmeyecek.” demiş ve bütün varlığından soyunurcasına bu sözü, bir hattata yazdırmıştır.

Sultan Veled: “Baba, yataklara düştün, bir mum misali eridin. Ay yüzün, birkaç serseri bulutla gölgelendi. Ben senin can evinden sümbül verdim. Yolda şaki var, yol başlı başına bir harp meydanı. Gel, ırak dur bu sevdadan kıyma can oğlunun canına.” Celaleddin: “Oğulcağızım, bu sevdalık dünyevi bir aşk değil; uhrevi bir helecan, ilahi bir lütuftur. ‘Şu dünyada herkesin bir nasibi vardır, benim nasibim ise aşktır, aşk dağıtılırken onda dokuzu bana, biri tüm kainata dağıtıldı. Ben aşk çocuğuyum, beni aşk doğurdu. Anam da babam da aşktır.” Sultan Veled anlıyor ki, bir çağlayanın eşiğindedir, çağlayan bütün sesleri yutar. “Baba, sabah namazı ile yoldayım hakkını helal et!” diyor. Celalleddin oğlunu sarıyor, gözlerinde yaşların yatağı iyice derinleşmiş. Gözlerini silmiyor bile. Oğlu ayrılırken içinden şu cümleler geçiyor: “Benim akrabam, eşim, dostum aşıklardır. Aşıklardan başka akrabam da soyum da sopum da yok.” diyor ve zikrine kaldığı yerden devam ediyor. Defalarca: “Ya Vedud, ya Vedud!” diye inliyor.

Mehtabı aya, geceyi güneşe devretme zamanı. Mevlana bitap düşmüş, canında derman yok. O, hafi bir zakir; lakin sesi ta Şam’da Şemsettin’in can evinde yankı buluyor, Şam seması adeta çatırdıyor. Mevlana’nın her zikrinde gök parça parça düşüyor, yıldızlar yüzlerinden hicap ediyor, küsuf tutuyor; yağmurlar tufan habercileri gibi yağıyor, yer aşkla lerzeye geliyor. Bu aşık adamın dilini bütün kainat dinliyor.

Sultan Veled yola revan olmuş; yol, insanın ve aşkın en güçlü imgesi. Yol, aşktır insan için; insan yoldur, aşk için.  Sultan Veled, bütün korkulardan arınmış, ilahi aşkla akan ırmağın en büyük kolu olmuş. İçini dinliyor; akşam, ruhunu saran korkunun yerini vecde bırakmış, o can evinde aşk halvetine çekilmiş. Bir cümle ıslanıyor gönül yamacında, “aşıklık müşkil haldir, her gönül onu taşıyamaz.” Babasını daha iyi anlıyor. Altındaki doru atı aşka çağlıyor, sanki kanatlı bir at olmuş. Doru at, dağlar aşıyor, dereler geçiyor, çukurlar yutuyor, kayalara çarpıyor, dağları sırtlıyor hayret ki ne hayret: at bir tökez bile yemiyor. Sanki Celalattin ve Şemsettin arasındaki firak yolu bu atın sağrısında vuslata erecektir. Veled, bir çayla karşılaşıyor çay deli deli akıyor. Rızasız kimseyi geçirmiyor, rıza ister gibi köpürüyor. Veled, ellerini açıyor, ağzında dua ıslanıyor, capcanlı: “Allah’ım sana aşık iki dostu vuslata erdirmek için yoldayım, yolumu açık eyle, zorlukları asan kıl. Medine’de ellerinde tef tutan çocuklar kadar helecan içindeyim, sen hakkı görüp hakkı gözeten bu kutlu dostların gözlerini yolda koyma.” Hızır, Sultan Veled’le yol alır, kanatlı at sanki uçar ve bir esatir yeniden yazılır.



Söz Etmek ve Zan



“Düşman saçma sapan laflar eder,

duyar can kulağım.

Benim için kötü şeyler düşünür,

görür can gözüm.

Çok acılar çekerim, çok acılar.”



Dedikodular, iftiralar, asılsız masallar gibi kirli ağızlarda yol alıyor; fakat birkaç gönlü arı dervişin imanları ile kırılıp paramparça oluyor. İkindi vaktidir, güneş, Şemsettin’i hatırlatıyor. Mevlana, yeryüzüne dağılan ağıtları topluyor ve onları besteliyor. Bu ağıtlar, bu feryatlar neyin vatanından ayrılışın sesleridir. Aşıklar, aşkta asıl vatanlarını, öz yurtlarını arıyorlar. Bir derviş soruyor: “Efendim, aşk nedir?” Mevlana, Elest Bezminde edilen yemini hatırlamaktır. “Aşk, kulluğun en zirve halidir. Aşk, tövbe-i nasuhtur. ” Derviş susuyor; ama dudağında bir karınca yürüyor sanki, sesi kesik kesik geliyor. Bir derviş cümleye gönlünü katıyor:    

Dostun ardından ağlamayı bilmeye edep gerek,

Bir kadehtedir can, kadehi terbiye etmeye saki gerek.

Ham şaraplara çalınan gönüllere bir mayadar gerek.

Suskunluk, hafi bir zakir; konuşma ise cehri bir serzakir. Bu dergahta her hal, bir ibadet neşvesi içinde yoğruluyor.



Şam, Şemsettin ve Vuslat



“Yayından fırladı ok.

Hedefe ha vardı, ha varacak.

Bahçeler selama durdu.

Selviler ayağa kalktı.

Çayır çimen yollara düştü.

İşte konca ata binmiş geliyor.”



Sultan Veled, Şam’a varıyor. Hayret ki ne hayret!  Araması gereken Veled’ken, Şemsettin onu şehrin giriş kapısında karşılıyor. Sultan Veled sadece selam verir, sonrasını Şemsettin anlatır: “Dostumun mektubunu ver.” Mektubu alır, açmaz öper gözlerine sürer. “Onun elinde Hallaç gibi olmadıkça içimdeki ateş dinmeyecek.” der Sultan Veled hayret eder, Şems daha hattı açmadan okumuştur ve Şems: “Benim ateşim dindi mi ey kutlu hak dostu!” der. Sultan Veled, anlar ki bu aşk ilahi aşkın semasından ışığını almaktadır. Tek sual sormaya mecali yoktur. Bir han odasında uykuya henüz çekilmiştir ki düşüne babası gire: “Oğlum canım taşmaya durdu, dön ve semamın güneşini bana getir.” der. Oğul irkilir, bir de ne görsün Şemsettin dışarıda atının üzerine kurulmuş onu beklemektedir. “Evlat, sana düşte nasip olan bize hakikatte nasip oldu. Dostumun, efendimin canı taşıyor bakalım benim takatim bu yolu aşmaya yetecek mi” der. Yola koyulurlar. Dönüş yolculuğu kerametlerle olur; ama keramet söze bulaşırsa kirlenir, bundandır ki Sultan Veled kimseye tek laf etmez.

Uzun zamandır bir hüzün durağı olan Mevlana, bir çocuk gibi şendir. Dergahın kuyusuna koşar ve: “Ey sır tutmasını bilen kuyu, ey dertlere sine kuyu! Dostum yola revan oldu. Senden en son ne zaman su çektiğimi bile hatırlamıyorum; ama inan Yusuf’la karşılaşan o talihliler kervanı kadar talihliyim. Sendeki suyu Yusuf muştusu almışçasına çekeceğim ve dostuma seni ab-ı Kevser gibi sunacağım.” Kuyu dile gelir ama söyleneni sadece Celaleddin anlar. Bu sır sonsuza değin ikisi arasında kalır. Kuyudan aldığı suyu, pencerinin kenarındaki çiçeklere döker çiçekler can bulur, hayat bulur. Anlar ki Şems yakındadır.





Koku ve Hitam



“Bu ne güzel koku böyle,

bu ne güzel koku.

gül bahçesinden gelen yoksa o mu?

gece mi bu gelen, misk mi bu, amber mi bu?

bu ne güzel koku böyle,

bu ne güzel koku.”



Yusuf’un kokusunu alan Yakub’tu. Biline ki, sevmenin alameti sevdiğinin kokusunu almaktır. Şems, “Bir koku alıyorum bu koku bahar dalları gibi kokuyor.” der. Mevlana: “O gömleği gözüme sürsem de körelen can gözüm aydınlık bulsa.” der. Bekleyiş Hicret’in en Kutlu iki yolcusunu bekleyenlerin bekleyişini hatırlatıyor. Şems, dergaha yaklaşmıştır. Mevlana bir edep abidesi, iki büklüm, hicabı dosta karşı, vefa eksikliği, sadakat eksikliği, aşk eksikliği… Şems, kendisini tutamaz gözleri yaşlıdır, iner atından. İki dost hıçkıra hıçkıra ağlar, içli içli söyleyişler. Duyanlar: “Bir sema ayininden yanık ney sesleri yükseldi” derler. Vuslat, Elif ile Lam’ın vuslatı gibi olur.



“Sus yeter artık,

var git yokluğa haydi,

yoklukta yok ol.

Git, yokluklardan tanı

yokluktan var olanı.”

Mehmet ÖZTUNÇ

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar