Ay Vakti

“ Duldada Bir Adam ”

Mart 2011

Ah kitaplar.
Mekân üzerine Ay Vakti için söyleşi yaptığımda, mekân özel kütüphaneden müteşekkil diye bir cevap bekliyordum, olmadı. O, mekânı uzun uzadıya anlattı. Hayata ve insana dair, aşkla bezenmiş, kültürle beslenmiş, ruhu olan bir mekândan bahsetmişti. “Ruhu zengin kent ve mekânların, insanlarının da ruhu zengin olur.”demişti.
Yıl iki bin altı ve Şubat.
Bingöl’ün Hasköy’ünde doğdum ve büyüdüm ama ruhen Üsküdarlıyım dediği Üsküdar’da, Ay Vakti’nde Ali Ağabeyi misafir etmiş, sonrasında bu söyleşiyi yapmıştık.
Mekânı sormuştuk.
Amacımız; hemen her gün kitaplarla, dergilerle, dostlarıyla, dergi yazarlarıyla, okurlarıyla paylaştığı Yedi İklim’in yayına hazırlandığı mekânı anlattırmaktı.
Hikâyelerindeki mekânlardan söz ettirmekti.
Hususi cevaplarla beraber genel tarifler de yaptı ve güzelde oldu.
Ya kitapları.
Yazdıklarıyla beraber aldıkları.
Elli bine yakın kitap ve özel bir kütüphane. İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaparken tez konusunda kendisiyle istişare yapmış, Durali Yılmaz hocamızla da mutabık kalınca, Beyan’ül-Hak üzerine çalışmıştım.
Zengin Haksal kütüphanesinden temin etmiştim meşrutiyet döneminin bu güzide gazetesini.
Kendisini her ziyaretimizde de kitaplar ağır basar, o halet-i ruhiye ile ayrılırdık bu güzel mekândan.
Ah kitaplar.
Bir yazar, bir düşünür, bir aksiyon adamını dört yandan kuşatmıştı.
Bir de hudutsuz güzele sevdalıydı ve davası vardı.
Onu önceledi hep.
Okumak ve aksiyoner olmak ve yazmak.
Yedi İklim mektebinde yüzlerce insanın yetişmesi, eserlerinin yayınlanması, bir kültür sitesi oluşması için öncülük yapmak.
Bir mekânı bu duygularla paylaşmak.
Bizde geleneği bozduk ve bu defa Ahmet Demirel hocayla evinde ziyaret ettik.
Bize her zamanki gibi ikramda bulundu ve uzun uzadıya sohbet ettik.
Erzurum konuştuk biraz, ama orada yaşanan çok şey vardı ve kısmı değinmelerle yetindik.
Ali Haydar Haksal.
Ruhen Üsküdarlı ve bin dokuz yüz yetmiş altılarda Erzurum’da tanıdığım Haksal’ın heyecanı, azmi ve idealini taşıyordu.
Köprülerin altından çok sular geçti diyenlerden değil.
Nerede durduğunu bilenlerden.
                         *                                     *                                *

Nisan 2011 
Erzurum.

Seksen öncesi Erzurum’u Erzurum’da konuşurken, okumalardan, kitabevlerinden bahsederken gündeme geldi Ali Haydar Haksal.
Bu yazıyı da o sebeple kaleme aldım.
O dönemde Edebiyat Fakültesi’nde okuyordu. Kendilerinin de sanırım kurucu oldukları kitap kulübü vardı ve bizim uğradığımız, kitap aldığımız mekânlardan birisiydi.
Erzincan Kapı’daki Doğu Kitabevi’nin yaşaması için gayret edenlerdendi.
O hengâmede okumak ve okumak…
Kitapla hemhal olmak.
 Lise’de Edebiyat Dergisi’yle tanıdığımız Nuri Pakdil’i o anlatmıştı bize. Anlatırken, Pakdil’in kitaplarından birini kitabevinin rafından almış, sormuştuk burada ne diyor diye. Bir sahifede iki satır yazı vardı ve biri üstte, diğeri alttaydı. Uzun uzadıya izah etmişti ama biz yinede anlamamıştık.
Abdülhamit, İstanbul, Ortadoğu, İslam.
Bu meyanda açıklamalar yapmıştı.
Biz Necip Fazıl okuyorduk genelde. Sadece kitap sahifelerinde değil, slogan yazılan duvarlarda da Necip Fazıl vardı.
“Sur’da bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es.”
Bir anekdot daha…
Rufai meclisine ve zikirlerine iştirak etmem hasebiyle, severek okuduğum Sezai Karakoç’un hangi tarikata mensup olduğunu sormuştum, uzun uzadıya onun mutasavvıf gibi yaşadığını, bir mütefekkir olduğunu izah etmişti ama adres göstermediği için bizi tatmin etmemişti.
Anladık, zaman sonra anladık.
Anlatılanlar el-hak doğruydu.
Ve Erzurum o dönemlerde dolu doluydu.
 Umarım şimdi de öyledir.
                         
                     *                            *                   *

Yedi İklim’le yoluna devam ediyor.
Aşk derdi ile hoşem…
Kudüs ah Kudüs diyerek.

Şeref AKBABA

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar