Ay Vakti

Şairin Ölümü

"Bir âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir." Hadisden şairlere de bir pay düştüğüne inanıyorum. akikate bağlı bir âlimle, aynı özellikteki bir şairin olarak yaptıkları bir bakıma aynıdır. Bu yüzden, âlimin ölümüyle ortaya çıkan  boşluk nasıl allamıyorsa şairler için de durum aynıdır. O yüzden ölümleri gibi şair ölümleri de bizde aynı yoğun elem usunu bırakır.

Fakat, bu işin iki önemli teselli noktası vardır.İkincisi ölümün mukadder ve asıl hayatın ölüm ötesi at oluşuna dair inancımız... İkincisi, şairlerin de âlimler ölümlerinden sonra yaşamaya devam etmeleridir. Şû ki bu yaşama kitapları ve örnek hayatları sayesindedir. İnsan, ölmekte fakat eseri yaşamaya ve sahibini yaşatmaya devam etmektedir. Yaşadığı onurlu ve sorumlu edebiyatın hatıraları hep canlı kalmaktadır. Bu iki önemli sebep, ölüm duygusunu beşer yanımızla üzülsek, ilk nda kabulde zorlansak bile fazla zaman geçmeden karşılamamıza ve takdire rıza göstermemize sebep olur

Artık, şu veya bu sebeple vefat ederek aramızdan aynlanlan rahmet dileklerimizle anarken, onları bıraktıkları eserlerle ve eğer sağlıklannda müşahhas beraberliklerimiz de olmuşsa müşterek hatıralarımızla yad ederiz. Bu, 12 Aralık 2002'de bir tren kazasında kaybettiğimiz rahmetli Nazir Akalın için de böyle olacaktır. Rabbim, onu merhametiyle, muhabbetiyle kucaklasın. Eserlerini bir berat vesilesi kabul etsin. Çünkü inanıyorum ki, o kısa ömrüne sığdırdığı iki önemli şiir kitabıyla hak ve hakikat adına yazan ve yaşayan şairlerdendi.

Nazir'i de ismen, şiirlerinden çok önceden bilmekteydim. Sonra görevli olduğu üniversitede birlikte master yaptıkları müşterek arkadaşlarımız Mustafa Erdoğan ve Muhammed. Benli'yle selamları geldi. Kırıkkale'den Selam, dostluklarda çok önemli bir adımdır. Birinin selamını alıyorsanız o kişiye karşı muhabbet duygunuz daha da zenginleşir. Benim için de öyle oldu. Gıyaben sevdiğim bir şair arkadaşa dönüştü. 1998 yılının 24 Nisanında Bursa'ya bir şiir şöleni için gitmiştim. Salonda yerime oturur oturmaz, arka sıralardan birisi gelip "Ağabey, ben Nazir Akalın..."dedi. Elinde yeni çıkan Kanayan Simya isimli şiir kitabı vardı. Yayımlanmasında kısmi bir payım da olduğu için belki bir teşekkür ifade edecekti ama buna fırsat vermedim. Çünkü sahip olduğumuz imkanları paylaşmak teşekkürü gerektiren bir durum değil kardeşlik hukukunun bir gereği idi...Kitabını " Aziz milletimin şair oğlu Mustafa Ozçelik'e hürmet ve muhabbetle...." diye imzalamıştı. Hürmet ve muhabbet Gıyabi tanışıklıklarımız bile şairler olarak aramızda böyle bir hukuk oluşturabiliyordu. Artık böyle birisi sizin için, siz de onun için yeni tanıştığınız insan olmaktan çıkıyor, kırk yıllık ahbabınız oluveriyordunuz. Bu, Nazir için de benim için deböyle oldu. Öte yandan bu hitap cümlesi, ilgili kişiyi "dostum, arkadaşım vs..." sıfatlardan öte "millet" ait görmek istemesi onun nasıl bir toplumsal bilinç taşıdığının da göstergesiydi. Bu hitabı bu yüzden çok anlamlı bulmuştum.
 
Sonra Kütahya'ya askere geleceğini öğrendik. Muhammed Benli'nin evinde buluşup uzun süre oturup konuştuk. Onu kışlasına kadar getirdik. Sonra da birkaç kez ziyaret ettik. Daha sonra askerliğinin kalan bölümünü tamamlamak için buradan ayrıldı.

Son olarak da geçen ay Ankara'da onunla dolu dolu bir gün geçirdik. Bu karşılaşma da benim için çok önemlidir. Çünkü bu karşılaşma, onun insan yönünü tanımama sebep oldu. O gün, Nazir'den önce çok eski bir dostumu aradım. Kendisi, bir zamanlar bize ve yaptığımız işlere çok saygı duyan bu yüzden bizleri seven bir dosttu. Ama o zamanlar yoksuldu fakat büyük davlann peşindeydi....Şimdi ise büyük bir iş adamı olmuştu.. Acaba değişmiş miydi? Çünkü yıllardır onunla da görüşmemiştik. Yeni konumunu dikkate alarak telefonla görüşme talebimi bildirdim. Birlikte bir çay içebileceğimizi söyledi. Bu cevap, içimi burktu. Endişelerimde haklı çakmaktan korktum. Fakat işin geri dönüşü yoktu. Bürosuna gittim. Gerçekten de değişiklik daha bürosundan ve yanında çalışanlardan başlıyordu. On
beş  dakikalık  kısa   bir  görüşme Daha  fazla kalamayacağımı anlayarak yanından aynldım. Detaylannı anlatmak istemiyorum ama sonuç, hüzün vericiydi. Çoğumuz, şu veya bu sebeplere hakikat karşısındaki duruşumuzu ne yazık ki değiştirebiliyorduk. Bu hüzünle Kızılay'da dolaşırken Nazir aklıma geldi. Aradım...On dakika sonra yanımdaydı. Geçici olarak bulduğu işinden ayrılmıştı. İkimiz de çalıştığımız üniversitelerden uzaklaştırılmıştık. Bu olaylardan söz ettik. Ama o pes etmemişti: Doktora çalışmasıyla uğraştığından bahsetti ve bîr gün üniversiteye yeniden dönebileceği umudunu taşıdığını söyledi. İşsizliğine rağmen yemek yemeyi teklif etti hatta zorladı buna. Kıramadım...Birlikte yemek yedik. O yemekte konuştuklarımız, biraz önce yaşadığım kırılganlığı gidermeye yetmişti. Cebi yoksul da olsa gönlü geniş ve zengin bir insanla beraberdim. Yapmak istediklerini anlattı. Hepsi de bilim, kültür ve sanat hayatımız adına müsbet şeylerdi. Büyük hedefleri vardı. Yemek sonrasında ise "Dostları ziyaret edelim..."dedi.

Birlikte Dil Tarih"e giderek Ramazan Korkmaz hocayla ve Hicabi Kırlangıçla görüştük... Kitapçılara uğradık. Bana bir süre önce vefat eden Erzurumlu genç bir şairin, Hüseyin Alacatlı'nm kitabını hediye etti. Şair ölümleri üzerinde konuştuk. Daha sonra kadim dostu Mehmet Aya'yla buluşup bir saat kadar birlikte oturduk. Sonrası mı? Birlikte Dursunbey'e Su çıktı şiir şölenine gidecektik. Kısmet olmadı. Son olarak bu konuda bir telefon görüşmemiz oldu.

Bir ara internet yoluyla haberleştik. O sıralarda Şairin Duası isimli kitabım için malzeme topluyordum. Cevat Akkanat'tan Nazir'in bu konudaki geniş malumatını duyunca hemen şiirlerine ulaşamadığım kimi şairler hakkında bilgi istedim. Gerçekten de çok yardımcı oldu. Ve işin acı tarafı, kitabı çıktıktan sonra ona henüz ulaştıramamış ve ancak mail yoluyla katkılarından dolayı teşekkür etmiş ve bayramını kutlamıştım. Ben ondan cevap beklerken ölüm haberi geldi...Trajik bir durum.
 
Erzurum, son iki yılda Hasan Ali Kasır ve Hüseyin Alacatlı'yla birlikte üçüncü şairini kaybetti... Gerçekten büyük acı. Bilindiği üzere Nazîr Erzurumlu idi. Öğrenim hayatı üniversite dahil orada geçmişti. Pek çok dergide ürün yayımlamış hatta birkaç derginin yayın yönetmenliğini de yapmıştı. Kuru akademik kimliği, sanatçı duyarlığıyla zenginleştiren genç bilim adamlarından biriydi. Eminim ki, yayımlanmaya hazır epeyce çalışması vardır. Bunlar, keşke gün yüzüne çıkabilse...

Ve ölümün ertelenemez vakti geldi. Gerçeği konuşan sadece ölümdü. O konuştu ve hüma kuşu aramızdan ayrıldı. Şimdi geriye bıraktıkları...Eşi ve iki çocuğu... iki kitabı...Henüz yayımlanmamış çalışmaları.... Bunlar, bizlere bırakılmış emanetlerdir. Umulur ki, hayatlarında kıymetlerini bilemediklerimizin geride bıraktıklanna karşı vefa borcumuzu yerine getiririz. Yalnız bu arada beni şahsen çok rahatsız eden bir durumdan da söz etmeliyim. O da şudur: Bilindiği gibi Nazir, Üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra işsiz kalmıştı. Mazlumder Ankara şubesindeki kısa süren çalışması haricinde bu durumu değişmedi. Tabi ki bu olayın her insan gibi onda da maddi ve manevi sorunlara yol açması doğaldı. Bana bunlardan da söz etmişti o günkü görüşmemizde...Nazir nerede çalışabilirdi? İlgi alanları dikkate alındığından bu yer bir gazete, dergi, yayınevi vs. olabilirdi. Çaldığı kapılar yüzüne kapanmıştı. Şimdi burada onu düşüncelerinden ve kimliğinden dolayı akademik başarılarını dikkate almadan sokağa bırakan üniversite yönetiminin tutumunu anlamak zor olmayabilir. Ama ya, kültürel kaygılarla işe başlayıp çok geçmeden parasal ihtiraslarla kitap basıp satmayı domates yetiştirip satmakla eş değerde görüp yazarlarını, şairlerini sefalete mahkum eden yayıncılara, imkan sahibi olan iş adamlarımıza, siyasetçilerimize ne demeli?

Unutmayalım ki, sorunumuz yalnızca ekonomik yalnızca siyasi bir sorun değildir. Kültür kumaşımızı kendimizi dokumak zorundayız. Bunu biz yapmazsak boşluğu o pek şikayetçi olduğumuz egemen kültür dolduracaktır. Nitekim öyle de olmaktadır. Nazir ve onun gibiler yerli kültürü dokuyacak yetenekli insanlardı. Onun mukadder sonunda sorumluluklarını bu anlamda yerine getirmeyen o kişilerin de payı yok mu dersiniz? Ben, olduğunu düşünüyorum. Bir insan, hele bir sanatçı kolay yetişmiyor. Susunca da bir daha konuşmuyor. Şairlerin, yazarların susmasından daha feci ne olabilir bir toplum için? Eğer onlar susmuşlarsa, hak ettikleri yerde değil iseler, ayaklar baş; başlar da ayak olmuş demektir. Bu da bir hadis-i şerifte de belirtildiği üzere kıyamet alametlerindendir. Asıl kıyamet, işte bu tür kıyamet provalarıyla her gün tekrarlanıp durmaktadır. Bunu görmemiz lazım. En önemlisi de yazarların, şairlerin kendi aralarındaki dayanışmaları.... Bu anlamda da ciddi sorunlar var ortada... Umulur ki, bunlar üzerinde düşünürüz. Zira her olay gibi ölümler de birer âyettir. Doğru    okunup   doğru anlaşılması gerekir.

Nazir Akalın'a bir kez daha rahmet, yakınlarına, dostlarına baş sağlığı diliyorum.

Mustafa ÖZÇELİK

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar