Siz bilemezsiniz. Yosunlu sessizlikte boğulurdum eskiden. Arada sırada su doldurmak için çaprazlama atılan kovalar da olmasa, bir Allah'ın kulu ortak olmazdı mavi yalnızlığıma. Yüzlerce taş, kozalak dizili üst üste sıralanmıştık bu kuyuda. Dipten bir parmak kalınlığını ancak bulan suyun yukarılara tırmanırken kudurmuş bir açlıkla su isteyen toprağa karışmasını önlemek için, itinalı ellerle sıralanmıştık hepimiz. Yıllar bizi bu karanlığa, soğuğa, ıssızlığı alıştırsa da şu sırtıma kene gibi yapışan yosunlara bir türlü alışamamıştım. Hoş onlarda olmasa kuyunun suyu iki günde kokardı. Yosunlardan önce çokça sohbet ederdik, hikâyelerimizi anlatırdık birbirlerimize. Bu kuyunun taşlarının çoğunluğu bir taş evinden sökülüpte buraya gelen taşlardan oluşuyordu. Çok az bir kısmı da ırmak kenarı Hikayem bir tepebaşında koca bir kaya olarak başlamış.
Babamla annemi kocaman buldozerler ayırmış bir sabah aniden. Daha güneş ışıkları mahmurluklarını üzerine atmadan üşüşmüşler babamın basma. Kimseye duyuramamış sesini zavallı babam. Oysaki o sabah kuşları davet edip şarkı söyleyeceklermiş hep birlikte. Rüzgârda onlara birkaç demet çiçek getirecekmiş. Öylesine çok severlermiş birbirlerini annemle babam, bir an bile ayrı durmazlarmış. Ama nerden bilecek o devlet memurları, indirmişler bir seher vakti babamın tepesine kepçeleri... Yol geçecekmiş oradan, koca koca otobüsler, kamyonlar ve nasırlı elleriyle sürücüler...
Uzun süre annemden dinledim o ayrılığın hikâyesini. Taki bir gün geldi, belki aynı dozerler belkide başkaları indirdiler kepçelerini annemin böğrüne. Ne fark eder? O kadar sıkı sarılmıştık ki birbirimizi kepçeler ayıramadı annemin kollarını boynumdan. Sonra vurdular, habire külünkleri ile vurdular. Yaralandı, kanı aktı, sonrasında ağladı annem. Kollan kopunca tamamen bıraktı beni, bir yıldız kayar gibi düştüm tepeden aşağıya. Arkadan annemin gözyaşları takip etti beni.
Oysa ne hayaller kurmuştuk biz beraber. Hayallerimize yolcu otobüslerinde başını cama yaslamış yorgun gözlerle bakışan genç kızlar, genç erkeklerde eşlik ederdi bazen. Nice dostlar edindik. Nice kamyon şoförleri ekmek peynir yedi bizim üzerimizde. Ara sıra demlenmediler de değiller hani. Ama ak saçlarıyla yumuşacık elleri ve alınlarıyla üzerimize secde eden ihtiyarların o tatlı kokularını da anmadan geçemeyeceğim. Dağlardaki kardelenler gibi kokarlardı. Rüzgâr o kokulan uzaklara götürmek isterdide biz kıskançlık edip bırakmazdık bir türlü... Hem firenler günler boyunca saatimize tik taklık edip dururlardı. Kuduran frenlerde olurdu çalar saat gibi, biz o anda fırlardık ne oldu diye. Ara sıra savrulurdu arabalar yamacın aşağısına kadar. Gazete örtülü cesetlerin kokusunu da işte o zamanlardan duymuştum ilk. Neyse uzatmayayım, yol genişlesin diye annemde un ufak oldu işte ve ben kala kaldım bu dünya tenhasında. Ama hayat böyleydi işte. Bir taşta olsanız acıdan, kederden bir ömür biçiyorlardı size. Sonraları duydum bazı annelerden 'seni doğuracağıma taş doğursaydım' bedduasını. Bilseler bunu ne ağır bir beddua olduğunu, hangi ananın yüreği elverirki yavrusunun bir taş olmasını. Bilmem ki...
Neyse efendim uzatmayayım, kamyonlara doldurulduk parçalandıktan sonra. Sonra bir limanda gemileri bekleyen taşların arasına karıştık. Suyu bıçak gibi kesen o kocaman gemilere kol kanat germek ağrıma gitmişti ilk başlarda. Alıştım. Liman betonlaşınca yine kamyonlarla kilometrelerce bulutlara yarenlik yaptık. Kocaman bir çiftliği çevreleyen taş duvarda yuvalanmakta yazılmış alnımızda. Bir müddet orada kaldık. Sonra telle çevrildi çiftlik, biz kamyonlarla.
Yolculuk bir ustanın beton kazıkları, kesme briketleri, mermer mezar taşları arasında son buldu. Oradan da bu kuyunun içine düştük işte. O gün bu gündür kuyuda zamanı eskittik durduk. Ta ki, kuyuya su veren kaynağın dört yüz metre ileriye açılan bir kuyunun cazibesine dayanamayıp oraya göç eylemesine kadar....
Ha... Unutmadan, Nuri benim adım. Nur içinde yatsın diyerek bir aşığın mezarına mezar taşı yaptılar beni en sonunda. Sevmiş, sevmişte yar olamamış sevdiğine. Düğün gecesi aşığım kaçırmaya çalışırken vurmuşlar kızın abileri. Sonrada bir atın arkasına bağlayıp sürüklemişler köyün tepelerinde. Sevmiş işte Nuri. Şimdi konuşur dururuz annesiyle. Yaşlı gözlerle ve titrek ellerle okşar dört bir yanımı. Artık çürümeye yüz tutmuş oğlunun bedeni niyetine sever, sarar beni.
Bir gün şöyle orta boylu, zayıfcana, kırmızıya çalan yanaklarıyla bir esmer köylü kızı yaklaştı yanıma. Sarıldı. Sanırdınız ki, Ben Nuriyimde, Nuri'nin kemikleri benim yerime taş olup karışmış toprağa.
İşte o gün bu gündür, üzerimdeki 'sevdiği için onsekizinde vurulan Nuri Kocaoğlu işte burada yatmaktadır, ruhuna fatiha' yazıları silense bile; bu taş bağrımda yaşattığım Nuri'nin aşkıyla gözler dururum o esmer köylü kızını.
Benim adım Nuri. Kuyutaş Nuri yani.