Ay Vakti

Mevsim Van

“Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,                                                                                                                        
toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı
ve insan                      
“ne oluyor buna!” dediği vakit, işte o gün yer,
Rabbin’in ona bildirmesiyle haberlerini anlatır.”
Nereden başlamalı, nasıl başlamalı?
Bilinmez.
Bir yerden girizgâh yapılacaksa kaderden başlamalı.
Sözü önce sahibi söyleyecek, sonra biz. Önce yer sallanacak, sonra biz. Ne oluyor diyeceğiz?
Sakarya, İzmit, Düzce, Yalova... Şimdi de Van depremi, bir kâbus gibi çöktü üzerimize…
Van’ın Başkale ilçesine atanmıştım askerlik sonrası.
Bilmediğim bir diyar, bir coğrafya.
Neden Erciş ya da Van olmadı diye hayıflanırken.
Kader.
Gölcük ve Düzce depremleri akşamın karanlığında olmuştu. Gece, tüm kötülükleri örttüğü gibi depremin o dehşet verici anını da örtmüştü. Bu durum bizim için bir hikmetti aslında. Allah’ın hikmeti.
Depremin olduğu gün bir grup öğretmen arkadaşla araç kiralayıp Van’a gitmiştik. Van’da, öğretmenlerin bir araya gelip oluşturduğu bir dernekte buluşmamız vardı o gün. Dernek binasında neredeyse iki yüz öğretmen bir aradaydık. Yeni ve eski.
Güzel bir pazar günü, anlamlı bir buluşmaydı. Ve güzel insanlar.
Öğlen namazını henüz tamamlanmıştı. Yere bağdaş kurup oturmuştum. Geldiğimden beri dernek binasında, mekânın güzelliğinden bakışlarımı alamıyordum. Çok güzel tasarlanmıştı içerisi. Işıklandırmalar, özel İran halıları, deri kanepe ve koltuklar, işlemeli duvarlar.
Yer kendine has sarsıntıyla sallanmaya başlayınca, ilk anda ne olduğunu anlamadan hepimiz ayağa kalktık. Ne oluyor diye geçirmedik değil aklımdan ve salonun ortasında öylece kalakaldım. Sonrasında hatırladığım şey ise diğer öğretmen arkadaşların elleri başlarında kanepelerin dibine çöküp çaresizce beklemeleriydi.
Birisi el açmıştı koca salonun ortasında, dua ediyordu Yaradan’a.
Ağızlarda kelime-i şehadet.
Sonra dualar ve âminler yükselmişti semâya.                         
Duvarlara baktığımda çatlamaya başladığını gördüm. Bir anda vademin dolduğunu ve yirmi beş yıllık hayatımın sona erdiğini hissettim.
Şairin dediği gibi.
Bekleyin geliyor ölüm usulca
Usulca girer koynunuza.
O gün/ Ben/ Orada/Usulca/Ölümü/Bekledim.
Gelmedi.
İnsan aciz. Hazırlanmalı. Her an gelebilir.
Ve gelecek…
       *                             *                         *
Binadan dışarı çıkışımız, ölümle burun buruna gelişimizin ayrılık noktasıydı. Nihayetinde kurtulmuş ve arkadaşlarla sokağa çıkmıştım. Gördüğüm manzara olayın vahametini daha bir gözler önüne seriyordu. Bağıran çığıran ve ne olduğunu dahi anlamayan küçük çocuklar. Ağlamaklı genç kızlar. Titreyen anneler ve ürkek bakışlı insanlar.
Başkale’den öğretmen bir ağabeyime kayıyor tüm dikkatim.
“Abi yenge hanıma ulaşabildin mi?”
Üç-dört yaşlarında birde kızları vardı.
Hafifçe başını eğdi:
“Yok. Hayır.”
Ardından nemli gözlerle şu sözler döküldü dudaklarından:
“İşte… İnsan…”
Susuyor..
O esnada herkes telefonlara sarılmıştı. Analar, babalar, oğullar, kızlar… Sevdiklerine ulaşabilme telaşı içerisindeydi.
Sarsıntının etkisinden yeni kurtulmuştuk ki art arda gelen sallantılarla korkuyla karışık tedirginliğimiz iyice artmıştı. Hemen araca binip Başkale’ye doğru yola koyulduk.
Aracın camından Van sokaklarına ilişti gözlerim.  Herkes sokaklarda. Ne oluyor tedirginliği… Trafik alt üst… Polis bir yandan gergin ortamı yatıştırmaya çalışıyor bir yandan trafiği düzeltmeye... Haklı olarak.
Hemen solumda külah’ı devrilmiş bir minare. Bereket ki kimsenin üzerine düşmemiş. Az ileride önü caddeye bakacak şekilde yan yatmış bir apartman. Belki de kaderine ağlıyordur, ya da boyun eğmiştir.
Kim bilir…
                 *   *   *
İki gün sonra tekrar Van sokaklarındayız. Bir arkadaşımla beraber.
Kalabalığın olduğu yere doğru yöneliyoruz. İş makineleri, arama- kurtarma ekipleri, asker, polis, belediye görevlileri. Tüm dikkatleriyle enkaz ve çevresinde, teyakkuz halindeler…
Acaba bir can daha kurtulur mu?
Japonlar… Gazeteciler… Meraklı gözler…
Ve yıkılan binanın toz haline gelmesi. Garipsiyorum. Beton nerede?
Hızlı ve düşünceli adımlarla yürürken şehrin sokaklarında, duvarları çatlamış, tuğlaları dökülmüş, kolonları devrilmiş binalar çığlık çığlığa sanki.
Nerede bir açık arazi varsa orada çadırlar. Kimi Kızılay’ın, sonrasında sivil kuruluşların çadırları, kimi de vatandaşın kendi yapmış olduğu derme çatma kulübeler.
Soğuk.
Valiliğin  hemen yanında bir bina daha. Göçük. Neden diğerleri ayakta ve neden o bina çökmüş, hafif bir kızgınlıkla söyleniyorum yanımdaki arkadaşıma. Polis barikat kurmuş. Daha fazla yaklaştırmıyor insanları.
Az ileride yer alan ara sokakta bir vinç. Üzerine beton blok devrilmiş aracı kaldırmakla uğraşıyor. Ve yine bereket ki içinde insan yok.
Akşam karanlığı çökmeden Başkale’ye döndük.
Günler geçtikçe felaketin büyüklüğü daha bir gün yüzüne çıkıyor. Gün yüzüne çıkan yeni hayatlar gibi…
Sevinç, gözyaşı, teselli, teslimiyet…
Türkiye seferber olmuş vaziyette. Bunu tüm çıplaklığı ile gördüm. Kardeşlik, bir bütün olmak, paylaşmak ve birlik olmak.
Türkiye halkı  sadece acıyı değil, Van’daki kardeşiyle ekmeğini de paylaşıyordu.
Yardım tırları, kargo uçakları, akut ekipleri, belediyelere ait konvoylar, kızılay çadırları, devlet yetkilileri, sivil yardım kuruluşlarının yardımları.
Ve ülkenin dört bir yanından yardım için gelen vatandaşlar.
Milletimiz bir kaynaşma örneğini de burada sergiliyor.
Van’da muhkem bir uhuvvet…
Vaziyeti, aklımda kalan iki karikatür çok güzel özetlemekte:
Van şehrinin nüfusunu gösteren bir tabela. Van. Nüfus: 74 milyon.
İkincisi. Kalp şeklinde bir Türkiye. Van’ın üzerinde bir yara bandı. Tek yürek.
Van kardeşliği…
Mevsim…
Êdî hemû demsal Van in…
Deprem’le Van’da yüzleşmek varmış kaderde.
Altı yüzün üzerinde insanımızı kaybettik.
Mevsim kış.
Üşümeler, donmalar, göç…
Van’da deprem.
Ekim 2011.
Selim AKDEMİR

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar