Saat 16.30
13.41’de kaldı yürekler
Otobüsten indim. Başımı kaldırdığımda Van halâ 13:41deydi. Terminalden çıkmak için birkaç adım daha attım. Yavaş yavaş ilerlerken yüreğim koşmaya başladı, herkesi kurtarmak istercesine koşuyordu. Ben ilerledikçe terminalden Van’a doğru, vicdanım sanki bana pusula oluyordu. Bir yabancı olarak girmedim bu şehre, sıcak bir nefes, titreyen bir dokunuş, sabırsız bir iç çekiş…
Bu düşüncelerle terminalden çıktım. Biraz yürüyüp etrafa bakmak istedim. Gördüklerim hep aynı başlık altında toplanıyordu: yığın… Burada her şeyin adıydı yığın. Tüm bakışlar dalgın ve düşünceli, yüzlerde hep aynı izler ve her yerde keskin bir enkaz ko(r)kusu… Gözüm bir manava ilişti, yerlerde birkaç meyve ve cam kırıkları. Fiyatsız etiketler acıların üzerine yazılmıştı. Derken telefonum çaldı, arayan Belkıs idi:
—Geldin mi, nerdesin?
—Geldim, terminalin çıkışındayım, sen?
—Tamam, dur orada, geliyorum, dedi.
Belkıs’ın sesini duyduğumda yüreğimdeki enkazın ağırlığını hissettim. Bir an nefessiz kaldım, sanki o enkazın altında kalmıştım, sanki bende 13.41 degibiydim. Yolun karşısında gördüm Belkıs’ı. En son İstanbul’da iki ay önce görüşmüştük. O gün İstanbul soğuk bir gün yaşıyordu. Benim için oldukça sert olan hava Belkıs için gayet iyiydi. “Bu İstanbul havası yine iyi, ah sen bir de bizim oraları görsen, nasıl soğuk bir bilsen…’’ demişti.
Evet, gerçekten burası çok soğuk. Bunu daha otobüsten inmeden hissetmiştim. Camdan baktığımda, bulutlar altına sığınmış bir Van görmüştüm. Oysa şimdi karşımda yüzündeki sıcaklıkla tüm soğuğu yenmiş Belkıs bana bakıyordu:
—Hoş geldin.
-(Hoş bulduk diyemedim.) Allah rahmet etsin, sizlere ömür...
—Takdir-i ilâhi…
Bu konuşmalar eşliğinde yola koyulduk. Nereye bu gidiş diyemedim, bir eve mi, çadıra mı yoksa bir enkaza mı gidiyorduk bilemedim. Yol boyunca sanki bir tabutu taşıyorduk, üzerimizdeki ağırlık bunun kanıtıydı. Dudaklarım kıpırdıyor ama hiçbir sözcük cesaret edemiyordu çıkmaya.
Mahalleye girdik, karşımda duran binada oturuyorlardı. Büyük bir kalabalık vardı, kapının önünde sigara dumanlarına eşlik eden insanlar, yukarda ise hüznün kapladığı ağıtlar… Van ağlıyordu, Van soğuktu, Van kimsesizler içinde kalmış bir sahipsizdi!
Belkıs’ın amcasının oğlu vefat etmişti. Okulunun yurdunda kalıyordu, yurt yıkılmıştı ama Yusuf o enkazdan çıkmadı; çünkü o ders çalışmak için gittiği hocasının evindeydi, o evde Yusuf son kez kalemini tuttu, son kez hocam dedi, hayata olan son tebessümünü o evde bıraktı. Hocasıyla birlikte yıkılan binanın derinliklerinde kaldı. Yusuf’un bedeni enkazdaydı, evinde bulunan herkesin yüreğini yanına alıp gitmişti…
Tarifi zor bir acı gördüm. Anlatılması çok zor, dilin lâl gönlün melâl olduğu bir yerdeydim.
Saat 9:30…
Terminaldeyim… Ruhumu bir enkaz başında bıraktım, bedenimle ayrılıyorum bu şehirden…
Deprem.
Altı yüzün üzerinde insanın ölümüyle sonuçlanmıştı.