Ay Vakti

ARABA SEVDASI ADLI ROMANDA ARABA VE AT TEMİ

Edebiyatımızda alafranga züppe tipi birçok müellif tarafından ele alınmış ve işlenmiştir. Ahmet Mithad’ın “Felatun Beyle Rakım Efendi”si, Hüseyin Rahmi’nin “Şıpsevdi”si, Peyami Safa’nın “Mahşer”i, Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”si bu tip insanları ele alan ve onların yaşam tarzını, düştüğü komik ve trajik durumları anlatan metinlerdir.


Bu konuyu ele alan ve işleyen diğer bir metin, Ahmet Mithad’ın “Felatun Beyle Rakım Efendi”si ve Hüseyin Rahmi’nin “Şıpsevdi”si arasında bir köprü sayılan ve Berna Moran’ın deyişiyle (Moran 1995:196–202) alafranga züppeden alafranga haine geçişte bir basamak oluşturan, Tanzimat Devri yazarlarından Recaizâde Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası” adıyla kaleme aldığı metindir.


Ekrem eserinde alafranga yaşayışın yükseldiği, her türlü dış etkinin görülmeye başladığı Tanzimat Dönemi toplumunun sosyal yaşamını Bihruz karakteriyle çizmeye çalışır.


Öncelikle, Ekrem’in “Araba Sevdası”nın önsözünde söylediği “roman, ahval-i beşeriyenin ibretnümasıdır” ifadesine dayanarak hem de romana altyapı oluşturması sebebiyle dönem hakkında kısa bilgi vermek yararlı olacaktır.


Tanzimat Fermanı ile başlayan dönem Osmanlı toplum hayatının yeni bir merhalesini teşkil eder. Bu dönemde, her zaman muhteşem olduğunu düşünen Osmanlı; kendi zayıflığını, geri kalmışlığını kabul etmek zorunda kalır. Çünkü karşısında gün geçtikçe büyüyen ve hükümranlığını  –zorla da olsa-  kabul ettirmeye başlayan bir Batı medeniyeti vardır. Osmanlı’nın ise; yönetimi bozulmuş, hazinesi boşalmış ne içerde ne de dışarıda saygınlığı kalmıştır.



Söz konusu ferman Osmanlı’nın bu kötü gidişini durdurmak, “devlet yönetiminde bozulan nizamı yeniden kurmak isteğinden, ‘fikir hayatında Batı’ya dönmek ve yeni medeniyetin gidişine ayak uydurmak’ ihtiyacından doğmuş bir harekettir.” (Levent 1949:96) Şuursuz Batı hayranlığını oluşturan bu Avrupalılaşma hareketinden itibaren cemiyet hayatının her alanına  – siyasi, sosyal,  ekonomik vs. –  Batılı anlayış yerleştirilmeye çalışılmış ve bir taklit kültürü oluşmaya başlamıştır.


Devlet, yükselen Batı medeniyetini takip etmek, bu kültürü öğrenmek ve kendi içinde uygulamak için kendi eliyle Avrupa’ya öğrenciler gönderir. Devletin kendini bu şekilde ve bu kadar Batı’ya açmasıyla İstanbul’da hayat tamamen değişir. “Yenilikler halkın arasına yavaş yavaş sokulur. Yazın Tarabya’da, Büyükdere’de görülen ecnebi kıyafet ve adetlerini Müslüman halk, artık sık sık gidip gelmeye başladığı Beyoğlu’nda kışın daha yakından görür. Beyoğlu’nda açılmış Avrupavari müesseseler, terziler, manifatura tüccarları, tuvalet eşyası ve mobilya satan dükkânlar Müslüman halkın daha sık uğradığı yerler olur. Devrin gazetelerinde verilen ilanlar her gün Avrupa’dan yeni bir modanın girdiğini gösterir. Büyükdere’de kotra yarışı yapılıyor, ertesi günü İngiliz usulü mobilya satılıyor, daha başka bir seferinde ecnebi bir kadının, ‘piyano denen ve bizim kanuna benzeyen bir çalgıyı’ istenirse ‘haremlerde’ öğreteceği ilan ediliyordu. Türk ricalinin bulunduğu sefaret balolarının, süvarilerin havadisleri ağızdan ağza naklediliyordu.” (Tanpınar 2003:131)



Tanpınar’ın deyişiyle 1856 yılında Islahat Fermanı’nın neşredilmesinden sonra Tanzimat hareketi yeni bir devresine girer ve meyvelerini vermeye başlar. (Tanpınar 2003:151) Böylece, şuursuz Batı hayranlığı trajikomik bir hal alır. “Avrupalı muaşeret Şehzadebaşı, Bayezıt ve Aksaray semtlerinde toplanan vezir konaklarıyla İstanbul’un içindeki Türk halkı arasına sokulur.    (Mevsim)araba sevdalılarının, Boğaz yalılarının, Çamlıca bağlarının, büyük koruların; zengin, teşrifatlı, tenperver ve müsrif mevsimidir.” (Artık)eski ile yerlinin gelenekten, alışkanlıktan, dini terbiyenin aksüamelinden başka dayanacağı şey kalmamıştır.” (Tanpınar 2003:157)


Görüldüğü gibi bu dönemde Batı’ya, körü körüne bir bağlanış vardır. Tabii, gelenek tamamen yıkılmış değildir. Kısmen devam etmektedir; fakat bu devam ediş “garip bir hissiliğin tesiri altında bir nevi soysuzlaşma manzarası gösterir.” (Tanpınar 2003:157)



Dönemin içinde bulunduğu kaotik ortam hakkında kısa bilgiden sonra konumuza geçebiliriz. Bu noktada ele alınacak olan  –dönemin–  araba tipi; “fayton” adı verilen, ‘at’ ve at tarafından çekilen dört tekerlekli bir ‘kupa’dan meydana geldiği için, bu iki kavramı ayrı ayrı ele alacağız. Bunu yaparken de konuyu; Tanzimat Dönemi toplumunun araba kavramına bakış şekli, arabanın; insanların toplum hayatındaki yerini ve statüsünü belirlemedeki rolü, daha da önemlisi yüzyıllardır devam ede gelen Batılılaşma sürecimiz içerisindeki önemi(!) gibi açılardan irdelemeye çalışacağız.


Yazar, metnine Çamlıca Bahçesi’ni uzun ve ayrıntılı bir biçimde tasvir ederek başlar.(Araba Sevdası 2005) Burası İstanbul’un “Çamlıca Bahçesi nâmıyla en evvel tanzim ve küşâd olunmuş olan bahçesidir.” Gerçekten de insanların hem gözüne hem de gönlüne hitap eden, insanı seyir zevkine doyuran Çamlıca Bahçesi “Hâricin enzâr-ı tecessüsünü kesmek için kenarlara bir tertib-i matbû da dikilip, gereği gibi feyizlenmiş… Dal budak salıvermiş salkım… aylantoz, atkestanesi gibi sâye-dâr ağaçlar ile, orta yerlerde câbecâ mağrûs çınar… Kavak… Manolya… Salkım söğüt misillü escâr-ı günâgünün ve bazı yerlerde nur-ı enzârın değil, eşi’a-yı şemsin bile içerisine kolaylıkla nüfuz edemeyeceği surette sıklaşmış ormancıklarıyla” gönül açan bir yerdir. ( s. 3)



İlk önceleri ıssız, sessiz sedasız olan bu bahçe; yazın gelmesiyle Üsküdar, Kadıköyü, Beylerbeyi, Boğaziçi gibi İstanbul’un uzak yakın her yanından, kimi zaman arabayla atla kimi zaman da yaya gelen insanlar tarafından saldırıya uğrar. Önceleri, sessiz sedasız, hüzünlü olan Çamlıca Bahçesi “bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir sükût-âbâd-ı tenhayı değil, hengâmeli bir sûrgâh-ı şevk ü şuğb idi.” (s. 4) Öyle ki, bahçenin dışarısı da içerisi kadar hareketlidir. “Süslü hanımlar, şık beyler hâmil birkaç yüz kadar araba, bahçenin etrafını kuşatarak bir zincir-i müteharrik gibi biri biri ardınca muttasıl ve müteselsil devreder” dururlardı. (s. 5)


“Çamlıca Bahçe-i umumîsinin açılacağını, civâriyet münasebetiyle bittabi herkesten evvel haber alan” (s. 13) ve söz konusu metnin asıl kahramanı olan Bihruz da “mart gelir gelmez validesini zorlaya zorlaya sayfiyeye nakle irzâ” eder. (s. 13)


“Vilâyetten vilâyete intikâl ile on beş sene kadar alettevâlî İstanbul’a ayak basmamış olan pederiyle sagir-i sinninde memleket memleket dolaştığından dolayı bir çocuk için derece-i evlâda vâcibü’t-tahsil olan mâlumâtı on altı yaşına kadar ele getirememiş, vilayetlerde bulunduğu zaman en büyük, zevki sırmalı esvâp içinde, midilli veya at üzerinde, arkasında çifte çifte uşaklarla sokak sokak gezip dolaşmak olan, İstanbul’a geldikten sonra ise merakı üç şeye  -     birincisi araba kullanmak, ikincisi alafranga beylerin hepsinden süslü gezmek; üçüncüsü berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla Fransızca konuşmak(!)–  masrûf olan; fakat “alâfranga genç beylerin tavr ü kıyafet ve hal ü hareketini taklitte hakkâ ki bir büyük eseri-i istidat göster(en)” (s. 9–10) Bihruz Bey; tamamen alafranga düşünen ve yaşayan biri olarak yeni insanlarla tanışmak, bayanların gözdesi olmak, gösteriş yapmak ve bu anlamda diğer insanlara üstünlük sağlamak için arabanın önemini(!) anlamış olacak ki hiç vakit kaybetmeden “ekipajını yine biraz daha süs vermek için Beyoğlu’nda tedarik ettiği bazı vesâitle Bender Fabrikası mâmülâtından olmak üzere gâyet hafif ve zarif bir arabayla” (s. 13), at cinsi içerisinde saygın bir yerinin olduğunu biliyor olmalı(ki), “mevcûtlarına nisbeten ikişer parmak daha boylu bir çift muallem Macar” atı ısmarlar. (s. 13) Fakat bu cinsin saygınlığı ve soyluluğu Bihruz için hiç önemli değildir. Kendisi beğenmese bile çevresindeki insanların atlara gıpta ile bakması yeterlidir. Çünkü Bihruz’un amacı her nerede bulunursa bulunsun, maksadı “görünmekle beraber görmek değil, yalnız görünmek”tir. (s. 11) Bu sebeptendir ki Macar cinsinin en güzellerinden olan bu atlar “gerek boyları, gerek renkleri araba ile mütenâsib olduğu gibi koşum takımı da tabii en iyisindendi.” (s. 13)



Tarihimize baktığımızda, at cinsinin Türk kültür hayatında önemli roller üstlendiğini görülür. Özellikle atlı – göçebe yaşanılan dönemde at cinsi Türkler için sadece bir binit hayvanı değil adeta onların gören gözü, tutan elleri olmuştur. Türkler, atı evcilleştirerek at sayesinde akıncılık yapmışlar, ekincilikle uğraşan kavimler üzerinde hâkimiyet kurmuşlar, aynı zamanda avlanarak yiyeceklerini, içeceklerini temin etmişlerdir.


Yine destanlarımızda rastladığımız, “destan kahramanı olan alperenlerin olmazsa olmazı durumunda olan, zaferin ve mağlubiyetin gerçek sahibi, şecereleri bilinen, son derece akıllı, zeki, bilinmezden ses duyan, tehlikeyi önceden sezip haber veren yeteneğe ve kahramanlık ahlakına sahip, insan dilinden anlayan, insanlar gibi konuşan, kahramanların yaptıkları yanlış hareketlerde onları uyaran ve ölümden kurtaran, soy sop sahibi” (Çobanoğlu 2003:108) bu varlıklar asıl kahramanın en büyük yardımcısıdır. Öyle ki kahraman atı olmadan ‘kâfire karşı kılıç sallayamaz’, ‘dereyi tepeyi aşamaz’. Kısacası elinden hiçbir iş gelmez.


At kültürü, Türklerin kendilerine mal ettikleri en büyük değerlerdendir. Fakat tarihimizde bu denli önemli rol oynayan soy sop sahibi bu kahramanların, sözde Batılılaşma ve gösteriş merakı uğruna Bihruz tarafından soysuzlaştırıldığını ve yılkılaştırıldığını görüyoruz.


Bihruz’un, arabasının da atlarından farkı yoktur. Dönemin Batılılaşma anlayışı lüks bir lândodan öteye geçemediği içindir ki, Bihruz “o senenin moda rengi olan gayet açık, tatlı sarıya boyanmış; yan tarafları beyin isim ve mahlasının ilk harflerini hâvi yaldızlı birer marka ile müveşşih; tekerleklerinin çubukları incecik fakat kendisi ziyadesiyle yüksek, zarif ve nâzik ve âmiyâne bir tâbir ile kız gibi bir şey” (s. 13) olan arabasıyla da tam bir Avrupalı beyefendidir(!). Arabası onun her şeyidir. Ona karşı olan sevgisi samimi ve içtendir. Bu içtenlik Bihruz’un arabasıyla, annesiyle ve en yakın arkadaşı Keşfi’yle kurduğu ilişkiden daha yakın bir ilişki kurmasına yardımcı olur ve ondaki bu araba tutkusu kendisini arabasız bir yere gidemez hale sokar.


Bizde, araba kültürünün, at kültürü kadar geniş bir yeri olmadığını söyleyebiliriz. Hem faytondan esinlenerek yapılmış ilk araba türleri olsun hem de motorlu taşıtlar olsun, bize Batı’dan taşınan bir olgudur. Bu olgunun Batı’dan gelirken kutsallığını da(!) beraberinde getirmesinin yanı sıra  -bu dönem açısından-  Türk toplumunu, zihniyetten ziyade şekilde Batılılaştırması gibi bir görevciği vardır. İşte bu çarpık düşünce kendi değerlerimiz açısından onulmaz yaralar açmıştır. Bu anlamda birbirinin tamamlayıcısı olan ve istisna dönemler hariç Türk toplumunun her daim şiar edindiği “at – avrat – silah” üçlemesinin yerini, “lüks giyinmek – Fransızca konuşmak(!) – araba sahibi olmak” gibi tamamen taklit ve şekilciliğe yönelik vasıfların aldığını ve böyle önemli bir düşünce kırılışının bu dönemde gerçekleştiğini söylemek pek de hayali olmasa gerek.


Yazar, Tanzimat toplumunun üzerine bir gölge gibi çöken yanlış Batılılaşma anlayışını bir kez daha vurgulamak için Bihruz’un duygularını, insanın iç dünyasının derinliklerinde saklı olan artık bir yerden sonra mahremiyet sınırına giren duygularını da, deyim yerindeyse bir sınava tabi tutar ve Bihruz’u trajikomik bir aşkın içine atar.


Bihruz, Periveş adlı hayat kadınını Çamlıca’da “güzel bir çift doru beygir koşulu, büyücek ve müceddid bir lândo” (s. 15) ile tur atarken görür. Tabii görür görmez Periveş’e âşık olur. Çünkü araba çok şıktır, çünkü “lândonun syeji üzerinde bir temkin-i mahsus ile oturmakta olan köşe yani arabacı parlak düğmeli”dir. (S. 15)


Bunun üzerine Bihruz, Periveş’i güzel bir lândonun üzerinde görünce , “lândoya izafetle hanımları ve hanımlara nispetle lândoyu  -gördüğümüz derecelere kadar-  ehemmiyetlendir(ir)” (s. 13–14) ve birtakım genellemeler yaparak onun iyi bir eğitim almış olduğunu, zenginlerin oturduğu semtlerde oturduğunu, kendisi gibi modern, Batılı düşünce yapısına sahip olduğu gibi çıkarımlar yapar. Fakat “Periveş Hanım  -Bihruz’un yakıştırdığı gibi-  öyle şerefli bir aileye, asil bir hanedana mensup olduğu gibi ikametgâhının bulunduğu mevkide Bihruz’un taksimince tahminine muvafık olmak üzere sınıf-ı kibara mahsus olan yerlerden değildi(r).”(s. 35)


Modern, Batılı düşünce yapısına sahip Bihruz Bey için lando sahibi olmak, iyi bir eğitim almayı, sivilize olmayı beraberinde getirir.


Görüldüğü gibi Bihruz’un Periveş hakkındaki tüm çıkarımlarında “güzel bir çift duru beygir koşulu büyük ve yeni bir lando(nun)” etkisi vardır. Zaten Bihruz, Periveş’i görmeden önce Periveş’in landosunu görmüş ve tutulmuştur.


Bu durumda Bihruz’un asıl derdinin, bir çift koşum takımı, iki beygir ve bir kupa ile Bihruz arasında kurulan özel bir bağ ; “Araba Sevdası” olduğu anlaşılır.


Kitabın son birkaç bölümünü Bihruz’un kendisiyle hesaplaştığı ve kendi kendine yaptığı itiraflar bölümü olarak düşünebiliriz.



Bihruz, bir sebepten dolayı Mösyö Kandoraki’ye yüz elli lira borçlanır. Bu para ödenmeyince de Kandoraki Bihruz’un atlarını ve arabasını kendi üzerine geçirir ve Nisbeti Bey’e satar. Bihruz, bu olay karşısında da kendi türüne sadık kalır ve atlarının, arabasının elinden alındığına hiç mi hiç üzülmez. Çünkü “O, küçük ve mirasyedi borçlarının hesapları içine gark olmuş, tıpkı devri gibi, yeni bir mal satarak temin edeceği muvazenenin peşindedir.” (Tanpınar 2003:492)


Atların ve arabanın elden çıkması üzerine Bihruz, ilk itirafları dile getirir: “Yüz elli lira bir eski araba için!... Hayvanlar da iyice bozulmadılar mı ya?... Şimdi satacak olsan kim alır?... Bâhusus şimdide sonra arabanın ne lüzumu var?... Gezmeye kim gidecek?...Araba kullanmaya kimin hevesi kaldı?...” (s. 195–196)


Periveş’in ölümü üzerine de  – ki gerçekten ölmemiştir –  kendisindeki bu araba hevesinin geçtiğini, aslında arabayı Periveş’e gösteriş yapmak için kullandığını, yazar aracılığıyla, yine kendisi itiraf eder: “Ekipajın kendi nazarında yüz elli liralık değeri kalmadıktan başka, lüzumu da kalmamıştı. Kendisine yegâne medar-ı siper ve cevelân ve vücûd-ı lâtif fevt olduktan sonra artık mesirelere de kim(in) için dolaşıp, kime gösteriş edecekti?”(s. 197)



Arabayı Kandoraki’ye kaptırdıktan sonra, esas anlamda kendisine de ağır gelen bu “Batılı, modern insan” tasavvurunu bir kenara bırakıp, ayaklarının yere bastığı bir gün Bihruz, Taksim Bahçesi’ni adımlarken kendi arabasını ve arabacısı Andon’u görür. Kendi kendine O muydu, değil miydi ikirciminde kaladursun ; “sarı arabayı, kır hayvanları yanlış görmemiş, Andon’u da benzetmemiş, hepsini de doğru görüp doğru tanımıştı(r).” (s.217) İşte hazin son; canından çok sevdiği Avrupalı arabası artık kendi türünden olan diğer bir Bihruz’a; “Bihruz Bey’den görüp beğenmiş, iştirasına ziyadesiyle heveslenmiş ve bu bâbda Kondoraki’nin tavassutuna müracaat etmiş olan, nevzuhur mirasyedilerden Balcızâde Nisbeti Bey’e” miras kalır.(s. 217) Bihruz’dan sonra boşalan Çamlıca Bahçesi’nin küçük bir kenarını, Nisbeti Bey doldurmuştur bile.


Görüldüğü gibi romanın kahramanı olan Bihruz yaşamını arabasına göre düzenlemiş ve arabası onun toplum hayatındaki yerini ve statüsünü belirleyen bir imge haline dönüşmüştür. Ekrem, bu durumu ironiyle karışık verirken bir yandan güldürürken bir yandan düşündürür.


Önemli düşünce kırılışlarının yaşandığı 19. yüzyıl, hem siyasi hem toplumsal hem de “bireyler ve değerleri açısından parçalanmalar, paylaşımlar ve yeni oluşumlar çağıdır. Elbette, geçmiş yüzyılların çıkarımı olan ve gelecek olaylara da kaynak sağlayarak ‘neden’leşecek olan” (Korkmaz 2006:17) bu dönem toplum bireylerinin hayata bakış açısında bir köksüzlük, taklit ve şekilcilik meydana getirmiştir. Bu anlamda R. Mahmut Ekrem tarafından 120 yıl önce yazılan bu metin, devrin eleştirisini yapmakla birlikte, ne kadar yol kat ettiğimizi göstermesi açısından da önemlidir. Halen, tıpkı Bihruz gibi altımıza kupaların en iyisini çekiyoruz, isimlerimizin baş harfleriyle de onları şereflendiriyoruz. Diğer yandan arabamızın tekerlekleri normalden daha kalın ise ve kaputunun altında bin dolarlık bir motor taşıyorsa bir anda toplum içerisindeki yerimiz, sosyal statümüz, itibarımız artıyor hâsılı Batılı olup çıkıyoruz. Durum böyle olunca da, bir tonluk demir yığını olan kupalar, canlı bir varlık haline geliyor ve ailemiz de yeni bir fert kazanıyor.


Motorlu taşıtların günlük hayatımızı büyük ölçüde kolaylaştırdığı, tabii ki yadsınamaz. Fakat  –hem 19. yüzyıl hem de günümüz için söyleyebiliriz–  Batılılaşmayı hayat programı haline getirip, bize yabancı bir medeniyetin, sadece eğlence hayatını taklit etmek yüzyıllardır içinde yoğrulduğumuz kültürü inkâr etmenin de akılcı(Batılı) bir yöntem olmadığı aşikârdır.      


KAYNAKLAR


Bakırcıoğlu, N. Ziya. Başlangıcından Günümüze Türk Romanı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.

Çobanoğlu, Özkul. Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, Akçağ Yayınları, Ankara, 2003.

Dinleyen, Mustafa. Türk Kültürünün İki Bin Yıllık Yolculuğu, İlya İzmir Yayınevi Matbaası, İzmir, 2005.

Finn, Robert P., Türk Romanı, İlk Dönem: 1872-1900, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2003, Türkçesi: Tomris Uyar.

Gündüz, Osman. Meşrutiyet Romanında Yapı ve Tema, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1997.

Levend, Agâh Sırrı. Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1949.

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, c. 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 1995.

Parlatır, İsmail. Recaî-zade Mahmut Ekrem, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2005.

Recaizâde Mahmut Ekrem. Araba Sevdası, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005.

Talat, Sait Halman; Horata, Osman; Çelik, Yakup; Demir, Nurettin; Kalpaklı, Mehmet; Korkmaz,

Ramazan; Oğuz, M. Öcal, Türk Edebiyatı Tarihi, Turizm ve Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2006.

Tanpınar, Ahmet Hamdi. 19’uncu Asır Türk Edebiyatı, Çağlayan Basımevi, İstanbul, 2003.

Hacı KÜÇÜKCILIZ

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar