Ay Vakti

Devrilen Ağacın "Zarif" Yaprakları

Atalarımız ne güzel söylemişler, "Ağaç devrilme yince yeri belli olmaz" diye. Gerçekten de, öyle insanlar var ki, aramızdan ansızın çekilince varlığının farkına yarıyoruz. Genç yaşta kaybettiğimiz Cahit ZARİFOĞLU Ağabey de bunlardan biri. Yazdığı gazete ya da dergide ayrı bir tat ve sıcaklık oluyor, fıkraları, sohbetleri, değerlendirmeleri zevkle okunu yor, duyarlı okuyucuların vazgeçemediği tutkuları hâline geliyordu. Edebiyatla ilgilenip de O'nun Maverada ya da diğer yayın organlardaki değerlendirmelerinden yararlanmayan yoktur sanırım. Bulunduğu yayında ilk baktığımız yerler Onun sütunları olurdu. Bugün hâlâ Onun basın-yayın hayatındaki boşluğunun hissedildiğini düşünüyorum. Hatta Üstad Necip Fâzıl bir yana tutulursa bizim kuşağın en çok ihtiyaç duyduğu bir misyonu temsil ediyordu diyebiliriz rahatlıkla. Bu iki isim de, "Acaba bugün hayatta olsalardı neler yaparlar, neler yazarlardı?" diye merak edilen, özlenen öncü isimlerdi demek bir gerçeğin ifadesidir. İşte Cahit Ağabey, söz kılıcını en iyi kullananlardan biriydi ve nasıl kullanılması gerektiği noktasında örneklik teşkil eden gayretli bir usta mesâbesindeydi. Durmak, dinlenmek bilmeyen bir aktivitenin insanıydı. Zarifoğlu, Vedat Can, Ah met Sağlam, Abdurrahman Cem, Âdem Yaşar gibi müstearlarıyla beraber tek başına bir orduyu akla getiriyordu. Onların her biri" Yedi Güzel Adam" ya da "İşaret Çocuklarından biriydi sanki. Hepsinin ayrı birer işlevi vardı. Şiir başta olmak üzere, hikâye, roman, masal, tiyatro, günlük, deneme türlerinde yetkin,kalıcı ve özgün eserler veren Cahit ZARİFOĞLU 16 yıl önce 7 Haziran 1987'de 47 yaşında aramızdan ayrıldı. Allah(C.C) rahmet eylesin.

Şunu da belirtmek gerekir ki,Onun dışa yansıyan hareketliliği, iç alemindeki deryaya nispetle, katresi denecek kadardı. O, asıl dalgalanma ve titreşimini iç dünyasında yaşıyordu. Daha ilk bakışta bunu görmek mümkündü. Yazılarını okurken de bu kanaatiniz zenginleşirdi. Onun yanında sizi, ünsiyetin sıcaklığı sarardı. O günlerin Ankara'sında Maveranın, o çok da geniş olmayan bürolarına vardığınızda bir Anadolu genişliği ve soluğu hissederdiniz bütün benliğinizde. Daralmış da, can havliyle kendinizi oraya atmışçasına bir rahatlık duyardınız.

Kendisiyle fazlaca tanışmak ve görüşmek nasip olmadı maalesef. 1980'in ilk aylarında Ankara'ya yolum düşmüştü. Her zaman olduğu gibi yine Maveraya uğramıştım. Ancak taşralılığın verdiği bir çekingenlikle, gerek Cahit Ağabey, gerek M.Âkif İnan, Rasim ve Erdem Ağabeylerin yanına sokulmaya cesaret edemiyorduk. Her nasılsa bu defa yanlarına vardık. Onların, kitap ve dergilerin bulunduğu salondan ayrı odaları vardı. Gelen yazıları burada değerlendiriyorlar, sohbetlerini de burada yapıyorlardı.   Kendileriyle tanıştık.   Çok samimi ve candan davranıyordu. Bir misafir olarak benimle çok yakından ilgilendi. Hâl hatır, hoşbeşten sonra, edebiyatla ilgilenip ilgilenmediğimi öğrenmek istedi. Ben de, şiirle ilgilendiğimi belirttim. O zaman o, en azından o zamanlar için çok önemli olan bir hususa dikkat çekerek; edebiyat deyince akla sadece şiir, hikâye, roman gibi türlerin gelmemesi gerektiğini, bir ilâhiyatçı olarak benim, İslâmî duyarlılıkla deneme, fıkra türünden yazılar da yazabileceğimi ve bunun ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Yazacağım ürünleri bekleye¬ceğini de ifade etti. Her tanıştığı ve yazıştığı kişiden kabiliyetine göre mutlaka bir şeyler yapmasını istiy¬ordu. Tanıştığı kimseleri ciddîye alıyor ve özellikleri-ni kolay kolay unutmuyordu. Nitekim daha sonra ben öğretmen olarak Lüleburgaz 'a gittiğimde kendisiyle mektuplaşmaya başladım. Yazışmalarımız daha çok Mavera ve benim görevimle alâkalıydı. Ancak, çok az görüşmüş olmamıza rağmen beni hayret edilecek derecede hatırlıyordu:

"Sevgili dostum:
Mektubunu büyük zevkle okudum. Seni de hatırladım. Akabe'de ayaküstü konuşmuştuk. Fındıkları da hatırladım. Bize teşekkür imkanı bırak-madığını,adresini de bilmediğimizi hatırlıyorum. Kendisinden hep haber beklediğim, eylem beklediğim arkadaşlardan biri de sendin. O günlerde yanılmıyorsam kuralar için Ankara'da idin.

Çalışmaların çok olumlu. Allah, inşallah gayretini çoğaltsın. Bulundukları köy ve kasabalarda aktif çalışmalar yapan imamlar beni çok heyecanlandırıyor. Senin faaliyetin de aynı anlamda. Kursa gelen çocuk ların ve lisedeki öğrencilerin namaza başlamaları, namazı sürekli kılmaları konusunda yapacağın telkinler mutlaka en başta gelmeli. Senin dost yüzünü hatırlıyorum, kursa gelenler tarafından sevilmeni hiç yadırgamadım. Tatlı dille, hilmle, kalp yumuşaklığı ile o Lüleburgaz'ı baştanbaşa değiştirmeyi bile Allah sana nasip edebilir. Sana dua ederiz. Sen de bizi unutma."

" Mektubunun uzunluğunun zararı yok. Yalnız yazını okumakta zorluk çektim. İnşallah daktilo alırsın. Bugün Akabe'ye bir arkadaş Almanya'dan getirdi. Gümrük almıyorlarmış. Bu nedenle bize maliyeti Türkiye'deki perakende satış fiyatının yarısı oldu. Bir tanıdık varsa en iyisi Almanya'dan getirtmen. 7000 liraya falan mal oluyor. Dışarıda, piyasada 15000 lira.

İyi günler temenni ederim. Bütün mektuplarına özel cevap verme imkanı bulamayabilirim. Ama sen mutlaka yaz olmaz mı? Memlekete gidersen muhterem babana hürmetlerimi iletmeni isterim. İn şallah orada da faal olalım.

Selam ve sevgilerimle"    Cahit ZARİFOĞLU

21.7.1980 tarihli mektubun bir kısmını buraya aldım. Mektubun diğer kısımları ve ayrıca lütfettiği öbür iki mektup Maveranın teknik ve mâlî durumlarıyla ilgili. Buraya genel ve biraz da özel bölümleri aldım. Maksadım, Onun ne kadar candan ve çok az da görse, çok uzaklarda da olsa kardeşlerinin her şeyiyle ne kadar dostçasına ve yakıncasına ilgilendiğini,bir kardeşine ne kadar önem ve değer atfettiğini belirtmek, ayrıca, tanıştığı kişileri zihnine nasıl nakşettiğini, onu nasıl cesaretlendirdiğini, özgüven ve ümit aşıladığını, tebliğdeki hilm metodunu, namaz konusundaki duyarlılığını vurgulamak.. Elbette, çağımızın en önemli şahsiyetlerinden biriydi O. Ve İslâmı anlamış, kavramış, özümlemiş, özümsemiş, içinde ve dışında yaşamış, onu en güzeliyle tebliğ etmenin sancısını çekmiş böyle bir kıymetin kelamında, kaleminde, davranış ve tavırlarında bizler için yol gösterici nice pırıltılar vardır.

Cahit Ağabey basın yayına büyük önem verir, bu sahadaki gayretleri de cihat olarak nitelendi pirdi. Gerçekten, o zamanların gergin ortamında İslâm'a, millî-mânevî değerlere hizmet eden yayınları izlemeye ihtiyaç hissetmek, bir nevi savaştaki safını belirlemek, hedef olmak anlamına geliyordu ki,bu cihadın ta kendisi değil miydi? Nice aydın olduğunu söyleyenlerin bile mesâisinin büyük bölümünü izbe köşelerde geçirdiği, kitaplara serin, okuyup-yazanlara tehlikeli gözüyle bakıldığı, bir toplumda, hele ekonomik zorluklar da varsa, para verip gazete dergi almak, bunları ısrarla izlemek aynı zamanda nefisle yapılan bir mücâhedenin de ifâdesi değil midir? Bu vesileyle Maveranın 46. sayısının Okuyucularla bölümünde merhumun şahsıma hitaben yazdığı notları buraya almak isterim:

           "Nuri Kahraman-Lüleburgaz
            Üst üste aldığım mektuplarınızı cevaplamıştım. İlginiz beni gerçekten sevindirdi. Siz, hiçbir telkin ve teklif beklemeden Mâverâ için garip ve hoş bir bağlılık ve heyecanla kendiliğinden mesâi yapan benim hayranlık duyduğum kardeşlerimden birisiniz. Böyle olduğunuz için başka işlerinizde de gayretlisiniz, bunlarda cihat eder gibisiniz. Uzun mektubunuzda İslâmı tebliğ babında fahriyen yap¬tığınız güzel çalışmalarınızı duygulanarak okudum. İslâmî gayret içinde olanlar bakıyorum ,belirttiğim gibi,hiçbir teklif beklemeden Mavera için de,Afganistan'da savaşan Müslümanlar için de... gayret gösteriyor. Umarım bütün Müslümanlara örnek olursunuz.- Selam ve sevgilerimle.."

Onu son gördüğümde, kendisine ve dergiye gönderilen mektupları gözden geçirmekle meşguldü. 12 Eylül'ün ilk günleriydi. Ankara'nın o, insanda her zaman soğukluk hissi uyandıran çağrışımlarının buz gibi bir fırtınaya dönüştüğü günler. Yer, Selanik Caddesi'ndeki Mâverâ bürosu. O, bir masanın önünde, sandalyeye oturmuş, önüne aldığı mektupları tek tek inceliyor. Eğer Arapça yazılmış, selâmla ya da besmeleyle başlayanlar varsa onları ayıklıyor(l) veya suç(!) teşkil edebilecek muhteva taşıyanları ayırıyor du! Kendi ihmâli yüzünden kardeşlerinin başına bir şey gelmesini istemiyordu. "Zâten Selanik Caddesindeyiz, bir yanımızda da Meşrûtiyet Caddesi var." vs. diyerek, bir nevî kuşatılmışlığımızı ifade et meye çalışıyordu. Nasıl oldu bilmiyorum; ondan sonra kendisiyle ne görüşebildik, ne de haberleşebildik. 1984 Mayısında Ümit Çiçekleri kitabım yayınlandığında kendisine bir adet gönderdim. Sanırım o sıralar dergide bir adres değişikliği, biraz da el değişikliği söz konusu olmuştu. Kitabın kendisine ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum. Eğer ulaşsaydı ve herhangi bir aksaklık söz Konusu olmasaydı görüşlerini bir şekilde mutlaka yansıtırdı diye düşünüyorum. Çünkü şiirlerimi zaman zaman değişik yerlerde iktibas etmiş, değerlendirmişti. Olumlu ya da olumsuz, değerlendirmelerinin olmasını çok arzu ederdim.

Mevlâ bizlere, Onun teveccühlerine lâyık olabilmeyi nasîp eylesin. ACZ'inin farkında bir hayat tarzını sürdürdüğüne şahit olduğumuz Ol Zarîf Kul'dan rahmetini esirgemesin... Mekânı Cennet olsun...

Nuri KAHRAMAN

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar