Ay Vakti

gül güzellemesi ya da bülbüle acımak

Sevimli, küçük bir dostumun verdiği gülü inceliyorum. Koyu kırmızı rengine, kıvrımlarına, yaprak ve dikenlerine büyük bir zevkle, zevkten de öte, hayranlıkla bakıyorum. Bu ne güzellik?

Önce bütün haşmetiyle "güzel" kavramı geldi, oturdu gönlümün baş köşesine. Gönlümün ve beynimin.. Bir güller geçidi başladı. Gül-i ranaları, gül-i rühsârları, gül-i zibâları, gül-i sadberkleri, gül-i sürhları düşündüm. Yassı güller, kadeh gülleri, yuvarlak güller, bölmeli güller, kat kat güller geçti aklımdan. Rengi, kokusu, biçimi, boyu başka başka; bildiğim veya bilmediğim sayısız gül çeşidinin kokusu doldu âdeta içime.

Gülü o kadar sevmişiz ki hemen hemen bütün sevdiklerimizi gül'e benzetmişiz. Her ne kadar "Ben yârime gül demem / Gülün ömrü az olur" denmişse de meftun olduklarımız için yine "gül-çehre" , "gül-dehen", "gül-endam" gibi tabirleri kullanmışız. Hoş ve lâtif sözlülere "gül-nefesî" demişiz. Bir parçamız olan çocuklarımıza Gül ,Gülten, Gülçin, Gülderen, Şengül.. gibi güllü isimler vermişiz. Annelerimiz, bacılarımız, taze gelinlerimiz renk renk onu nakşetmişler çeyizlerine. Gül kadar güzel köylü kızlarımızın  "Entarisi asılı /Cebinde gül basılı"dır.

Manilerimizde, şarkı ve türkülerimizde, deyim ve atasözlerimizde gül vardır. Tezyinatta, minyatürde, resimde, şiirde gül vardır. Gül, sanatın en önemli malzemelerinden biridir.

Küçük dostumun verdiği güle bakıyor ve ondan cesaret alarak daha da ileriye gidiyorum: Gül sanatın tâ kendisidir, diyorum. Böyle iddialı bir yargıda bulunmamın sebeplerinden biri de gülle ilgili biriktirdiğim zarflar dolusu malzemedir.

Gül denince akla hemen bülbül gelir. Bülbül, gülün kıskanç ve çilekeş bir âşığıdır. Folklor, sanat ve edebiyatta hemen hemen hep beraber kullanılmışlardır. Gül ve bülbül motifleri o kadar işlenmiş ki hepsini tespit etmek imkânsız. Neredeyse gül ve bülbülden söz etmeyen şair yok. Ya hakkında müstakil şiirler yazmışlar veya bir tabiat unsuru olarak,  sembol olarak, benzeyen veya benzetilen olarak eserlerinde kullanmışlardır. Gülsüz, bülbülsüz manimiz, türkümüz, şarkımız  yok gibi. İşte birkaç mani:



Arpa ektim gül bitti

Dalımda bülbül öttü

Ötme bülbülüm ötme

Yarim elimden gitti



Bülbül hep inim inim inlemekte, âh ü zâr etmektedir. Diken ise engeldir, rakiptir. Hele bir gül yaprağı düşmeyiversin.



Başladı zara bülbül

Ne demiş hâra bülbül

Gül yaprağı düşünce

Düşer efkâra bülbül



Gül, hayattır, güzelliktir, aşktır. Bahçe eğer içinde güller açıyorsa ve bülbüller ötüyorsa bahçedir:



Böyle bağlar

Yar başın böyle bağlar

Gül açmaz bülbül ötmez

Yıkılsın böyle bağlar



Halk arasında söylenen manzum  gül bilmeceleri, gül-bülbül muammaları da vardır. İşte Şükrü Elçin'in derlediği Türk Bilmeceleri'nden iki örnek:



Karşıda ay doğmuş

Ayı görenler olmuş

Anası kundakta iken

Kızının kızı doğmuş.(Gül)



Yeşil tahtın üstünde var bir peri

El uzattım rakip çekti hançeri.(Gül)



Gül ve bülbülle ilgili bir muamma örneği:



Sevdiğim etme bana gönül dedim

Yakma canım etme gayri gül dedim

Gülmedin, güldürmedin cânâ beni

Bak perişan halime gül gül dedim

Perçem-i yâri görüp sümbül dedim

Hoş sadasın dinledim bülbül dedim

Güle güle koklasın ahbap hemen

Bu muamma bir demet gül, gül dedim.



Atasözlerimiz de güllerle bezeli: Gülü seven dikenine katlanır. Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz;  iti tarife ne hacet, ne köpektir biliriz. Nisan yağmursuz, mayıs gülsüz olmaz...

Şair Gevherî sevgilinin güzellik bahçesinde seyran eylerken "bülbül sesi, gonca sesi, hâr sesi" duymaktadır. Kul Mustafa'nın "hakikat bülbülü" öter, "gül" ister. Âşık Ömer'in ise bütün âşıklar gibi "bülbül gibi âh ü efgânı" vardır.



2



Gülü o kadar sevmişiz ki dalından koparmaya kıyamadığımız olmuş. Nitekim ünlü ressamlardan Üsküdarlı Hoca Ali Rıza ömrü boyunca dalından tek bir gül bile koparmaya kıyamamıştır. Faruk Nafiz,

Bir gül dalında durduğu müddetçe tazedir

Bir gül çelenge düştüğü gün bir cenazedir.

derken âdeta Ali Rıza Bey'in duygularının tercümanı olmuştur.

Gül âşıklarından biri de XV. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi dervişi olan Gül Baba'dır. Gülü çok sevdiği için bu isimle anıldığı sanılmaktadır. Türbesinin bulunduğu yer, bugün de "Gül Tepesi" olarak bilinmektedir. Tacının tepesinde tekke şeyhi alameti olarak bir gül taşıdığı ve bundan dolayı "Gül Baba" adıyla anıldığını ileri sürenler de vardır.

Ünlü sufilerden Hallac-ı Mansur, "Enel Hak" dediği için ölüme mahkum edilir. Öldürmeye götürürlerken herkes onu taşlar, yalnız, bir derviş gül   atar ona. Necip Fazıl, bu durumu şiir diliyle şöyle ifade eder:

Sana taş attılar, sen gülümsedin,

Dervişin bir çiçek attı, inledin,

Bağrımı delmeye taş yetmez dedin,

Halden anlayanın bir gülü yeter.



Tasavvufta gül ve bülbül daha geniş manalı semboller olarak kullanılırlar. Bülbül ilahi aşkla yanıp tutuşur, ruhu temsil eder ve ten kafesinde "ezelî gül bahçesi"nin özlemiyle feryad ü figân eder. Rufai tarikatında gül şeklindeki bakır cisimle ve "gül yalamak" tabiriyle karşılaşıyoruz. Eşrefoğlu Rumi, şeyhini bir güle, kendini de onun yaprağına benzetir:

Şeyhim güldür ben onun yaprağıyım

İlâhi yaprağı gülden ayırma



Bazı Hristiyan tarikatlarında da gülün sembol olarak kullanıldığı görülür. Rose-Croix tarikatı mensupları, sembol olarak İsa'nın yerine, üzerinde beş yapraklı kırmızı gül bulunan bir haç kullanırlar. Kırmızı gül "zulümde neşe bulan saf aşk"ın sembolüymüş. Bu tarikat mensuplarına göre gül velev kanla lekelenmiş de olsa ilahi manasından bir şey kaybetmez. Gülü "gönül ve ruh asaleti, hayatın lezzetli kokusu, şövalöresk bir ruh, nezaket" sembolü olarak kullananlar da olmuştur.

İslam tasavvufunda gülün baş köşede tutulmasının sebebi, onun sevgililer sevgilisini, "Gaye İnsan-Ufuk Peygamber"i  remzetmesidir. Halk edebiyatı ile Divan edebiyatındaki mutasavvıf şairler bunun için güle meftundurlar. Fuzûlî, meşhur "Su Kasidesi"nde bahçıvanların boşuna zahmet çekmemelerini söyler; çünkü bin gül bahçesi sulasalar bile O'nun yüzü gibi bir gül yetiştiremeyeceklerdir.





3



Klâsik edebiyatımızda birçok şair, müstakil gül-bülbül mesnevileri yazmışlardır. Bunlardan biri de XVI. yüzyılda yaşayan Kara Fazlı'dır. Şair, " Gül ü Bülbül" mesnevisini kimseden istiare etmediğini söylemekle beraber, onun Hoca-i Kirmanî'nin "Gül ü Nevruz"undan ilham aldığını ileri sürenler vardır."Zarif bir efsane, güzel bir aşk ve tabiat destanı" olan bu mesnevinin konusu İslam Ansiklopedisi'nde şöyle özetlenmiştir:

"Bahar Şahı'nın oğlu gül, suda aksini görerek güzelliğine âşık olur. Ve Nesim'e güzelliğinden bahseder. Nesim gülün güzelliğini bülbüle tasvir edince, bülbül güle âşık olur. Fakat gül çekingen davranır. Bülbül ıstırap içinde kıvranarak aşkını herkese ilân eder. Bahar Şahı bu dedikoduya kızarak bülbülü yakalatıp bir kafese hapsettirir. Bu esnada  Temmuz Şahı ortalığı yakarak gelir. Bahar Şahı'nı gülşenden kovar. Onun arkasından Hazan Şahı gelir. Nihayet Nevruz Şahı görünerek, Bahar Şahı'nı gülşene tekrar hükümdar yapar. Bu sefer gül, mahpus sevgilisi bülbülü ziyaret eder ve âşık ile maşuk birbirlerine kavuşurlar."

Gül-bülbül hakkında yazılanların çoğu gibi bu eser de alegoriktir. Kara Fazlı, eserinin sonunda baharın aklı, dikenin kibri, gülşenin teni, nesimin insan nefesini, temmuz ve hazanın insanda bulunan gazap ve şehvet yönlerini, bülbülün gönlü ve gülün de ruhu temsil ettiğini belirtiyor.

Klâsik edebiyatımızda gül-bülbül konusu onca işlenmesine rağmen belirli mazmunların dışına çıkıldığını söylemek güçtür. Bazı unsurlar hep aynı kadro dahilinde ele alınmıştır. Bülbül daima güle meftundur. Gül, bu acılı âşığa hep naz yapar. Aralarında diken engeli vardır. Bülbül güzel sesiyle bıkıp usanmadan çektiği ıstırabı terennüm eder. Onun için "hoş güftar"dır, "hoş nağme"dir. İşte bu mazmunlar üzre kurulmuş beyitlerin birkaçı:



Gül istedim diken oldu yerim ne çare kılam

Meğer libas-ı hayatımı pare pare kılam

Ahmet Paşa



Ağlayıp feryâd edersin her nefes ey andelib

Hâr ile hem-sâye olmuş verd-i handanın mı var

Zâtî



Dildâr tünd ü serkeş ağyar ise cefâ-cû

Netsin ya bülbül-i dil gül böyle hâr böyle

Nev'î



Gül hâre düştü sine-figâr oldu andelib

Bir hâre baktı bir güle zâr oldu andelib

Nâilî



Bu örnekleri artırmak mümkün. Bu arada gül ve bülbülün doğrudan doğruya bir tabiat unsuru olarak ele alındığı beyitler de yok değil. Yine içki kadehinin, sevgilinin yüzünün hatta boyunun renk ve biçim bakımından güle benzetildiği de olur:

Sâkiyâ cam-ı mey ne hoş gül olur

Kim alırsa eline bülbül olur

Bâkî



Gül-i ruhsarına karşu gözümden kanlı akar su

Habibim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Fuzûlî



O gül endâm bir al şala bürünsün yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

Vâsıf



Nedim, gülü sevişini şairce bir sebebe bağlar. O sevgiliye sürekli "gülüm" diye seslenmekte ve gülü de "cânâna hitabı" olduğu için sevmektedir:

Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mu'tâdım

Seni ey gül sever canım ki cânâna hitabımsın



Güftelerimiz de gül- bülbül motifiyle yüklüdür. Halk ve Divan şiirindeki imajlar burada da tekrarlanır. Ancak Tanburî Alî Efendi'nin, sözleri Osman Nevres'e ait olan hüseyni şarkısında, gül-bülbül-diken üçlüsüne dördüncü bir unsur olarak gülyağının katıldığını görüyoruz. Şarkının sözleri şöyledir:

Senden bilirim yok bana bir fâide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül

Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül





4



Gül-bülbül motifleri eski şark kültürü dairesiyle sınırlı kalmamış; belki oradan tevarüs eden motiflar olarak son dönem edebiyatçıları tarafından da çokça kullanılmıştır. Bilhassa bülbül, bazen bir tabiat unsuru olarak, bazen dinî bir sembol olarak, bazen de vatan sevgisiyle kaynaştırılarak işlenmiştir. Recaizade Ekrem ve Mehmet Âkif'in şiirlerinde bülbülün feryadıyla "reel vatan hasreti" arasında bir münasebet kurulmuştur.

Yahya Kemal Beyatlı, rindlerle ilgili iki şiirinde gül ve bülbül motifine de yer verir."Rindlerin Akşamı" şiiri "Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahut gül" mısraıyla biter. "Rindlerin Ölümü"nde gül ve bülbül, kusursuz bir şark tablosunun unsurlarıdırlar:



Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış,

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.



Yine, Yahya Kemal'in çok bilinen şiirlerinden "Endülüste Raks"taki üç önemli objeden, üç kırmızı'dan biri güldür.

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü

Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü..

Yahya Kemal, bir rubaisinde ikbal, servet hatta ukba saadeti gibi nimetleri reddeder ve "Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde / Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz" der.

Ahmet Haşim, "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirinde "sonsuz iri güller"den, "kamıştan daha nâlân" güllerden bahseder. Haşim'in bülbülü değil de  gülü inletmesi enteresandır. Bir başka şiirinde bülbüle şöyle seslenir Haşim:

Bir gamlı hazanın seherinde

Israra ne hacet yine bülbül?

Bil kalbimizin bahçelerinde

Can verdi senin söylediğin gül!

Savrulmada gül şimdi havada

Gün doğmada bir başka ziyada...



Haşim, aslında bir efsanenin bitişini ilan ediyor. Gül, can vermiş, savrulmaktadır ve bülbülün ısrarı boşunadır. Ancak Orhan Seyfi Orhon  sanki inadına "Gül ile Bülbül Efsanesi"ni yazar. Ama o da, artık gülün o eski gül olmadığını biliyor:

Bakmışlar; solup gitmiş

Gül kırıklar içinde.

Bülbülünü terk etmiş

Hıçkırıklar içinde.



Ahmet Hamdi Tanpınar, ölüm ülkesinden "güzel dünya"ya selâm gönderdikten hemen sonra gülleri sordurtur: "Bahçelerde hâlâ güller açar mı?"  Halide Nusret, "Gel Bahar" şiirinde "Güllerin kıpkızıl şarabını iç" buyruğunu verir. Ömer Bedrettin Uşaklı, öldükten sonra güllerini kimin dereceğini merak eder; tabutunun "her yanında yanık bülbüller öten"  bahçelerden geçeceğini düşünür. Ahmet Muhip Dranas, "Yeşil pencerenden bir gül at bana" der sevgiliye; istenilen gül atılırsa kalbinin ışıkla dolacağına inanır. Görülüyor ki gül, özlenen bütün güzellikleri karşılayan tılsımlı bir kelimedir şair için.

Sezai Karakoç’ta gül bir anahtardır. Şiire onunla başlanmalı, kelimeler ülkesine "baharı kollayarak" onunla girilmelidir. O, sevgilinin, "en sevgili"nin remzidir zira:

Gülle başla şiire atalara uyarak

Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle



Melih Cevdet Anday, son derece çarpıcı olan "kör bir gül" imajına yer verir bir şiirinde. Salah Birsel, "Ölüyorum, gül yetiştir" diye yalvarır. Fevzi Halıcı, güllere alev raksı yaptırır. Arif Nihat Asya, kuytularda kalmış gülün dramını dile getirir:

Kalmışsın kuytularda sen... Lâkin yok

Bir koklayacak... açma gülüm, açma gülüm!



Çağ, artık bülbüle de muhaliftir. Onun da, kuytularda kalmış güle feryadını duyurması mümkün değildir. Bu bakımdan şair Mehmet Kânî ile Arif Nihat'ın  serzenişleri birbiri ile örtüşmektedir. Kânî de şöyle diyor:

Güle gûş ettiremez yok yere bülbül inler

Varak-ı mihr ü vefayı kim okur kim dinler



Yeniden küçük, sevimli dostumun verdiği güle bakıyorum. Beni sayfalarca notun, cilt cilt kitapların arasında neredeyse şaşkına çevirdikleri için güle ve sahibine sitem edesim geliyor. Ama haksızlık etmiş olacağımı düşünüyorum hemen. Beni, güllü bülbüllü bir masal diyarına götürdükleri, zarflara tıkıştırdığım derbeder kâğıt parçalarından kurtardıkları için onları biraz daha seviyorum.

Arif Nihat Asya'nın yukarıya aldığım mısralarını da düşünerek gülü koklamayı arzu ediyorum. Bir korku sarıyor içimi: Ya bülbül feryada başlarsa... Bu sırada penceremin önünden yeri göğü sarsarak bir motorlu araç geçiyor. Bülbüle acıyorum. Uyusam, diyorum. Uyusam ve rüyamda, Ümmi Sinan gibi, her şeyi gül olan bir şehre varsam :



Seyrimde bir şehre vardım

Gördüm sarayı güldür gül

Sultanının tacı tahtı

Bağı duvarı güldür gül



Gül alırlar gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Çarşı pazarı güldür gül

A.Vahap AKBAŞ

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar