Ay Vakti

Şiirde Musiki, Musikide Münir Nurettin Selçuk

Yahya Kemal, Namık Kemal’le başlayan, “üstâd-ı sâni” Recaizade Mahmut Ekrem’le devam eden “dildeki intikal”in, Abdulhakhamid Tarhan ile dağınık bir vaziyet almasından sonra “mazi ile ati” arasında muvazene unsuru olarak yerini en kemal şekilde kendisinde bulduğu, müstesna şahsiyet... Recaizade Mahmut Ekrem’le başlayan kelimelerle sanat yapma serüveni yeni şiirde Yahya Kemal’le bize has tatlı bir musiki halini alır. Ahmet Haşim’e göre “sözle musiki arasında lakin sözden ziyade musikiye yakın” olan şiir Yahya Kemal’de bildiğimiz musikiden bambaşka bir musikidir.  

        Hele şiirde musikiyi yakalayan şairin şiirinde harflerle meydana getirilen alliterasyonlar musiki aletleri ile onu layıkıyla terennüm edecek bir sesi de bulunca yarım kalan bestenin tamamlanması gibi eser de kulak denilen ses sahnesinde bir başka arz-ı endam ediyor. Bunu Münir Nurettin Selçuk'tan  “Aziz İstanbul”u dinledikten sonra bir kere daha idrak ediyorsunuz.


MÜNİR NURETTİN SELÇUK KİMDİR?
 

       “1900 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Münir Nurettin Selçuk, 1917 yılında ailesinin ısrarı ile öğrenim için gittiği Macaristan’dan musıkî aşkıyla geri döndü. Dar'ül Feyz'i Musiki Cemiyetine devam etti ve Zekaizade Ahmet Irsoy'dan ve Besteniğar Ziya Bey'den musiki dersleri aldı. Münir Nurettin Selçuk, bestekârlığa 1920 yılında Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı bir besteyle adım attı. İkinci olarak “Sensiz ey şûh gözlerim avâre kalbim ağlıyor” güfteli şarkısını besteledi ve bu iki eserden sonra yirmi yıl süreyle beste yapmadı.


      1923 yılında askerliği sırasında Mızıka-ı Hümâyûn’da sonradan da Riyaset-i Cumhur Musıkî Heyeti’nde çalışan Münir Nurettin Selçuk eski okuyuşla yeni anlayışı birleştirerek alışılagelenden çok farklı bir üslûpla, 1928’de "Sahibinin Sesi" firmasında ilk plaklarını yaparak dikkatleri üzerine çekti ve aynı yıl Paris’e giderek Ses Tekniği konusunda öğrenim gördü. Aynı zamanda özgün bir ses tekniği eğitimi görmüş ilk Türk Musikisi ses sanatçısı olan Münir Nurettin Selçuk, 19. yüzyıl İtalyan opera şarkıcılığının izlerini taşıyan icra üslubu "Bel Canto"dan etkilendi. Musıkî tarihimize tek başına konser verme geleneğini getiren sanatçı, ilk solo konserini Paris dönüşü, 1930 yılında, şimdiki Dormen Tiyatrosu’nda vererek büyük ilgi ve hayranlık uyandırdı. Konserlerde frak giyen ve ayakta şarkı söyleyen, aynı zamanda koro eşliğinde solo okuma geleneğini de başarıyla ilk kez uygulayan sanatçı o olmuştur. Daha pek genç yaşında çevresinde müthiş bir hayranlık uyandırdı, giyimine gösterdiği özenle, ciddiyetiyle ve tavizsiz sanat anlayışıyla bir efsane oldu. Batı’dan gelen etkileri (opera, tango, vs.) kendi Türk Musıkisi okuyuş üslubuna korkmadan dahil eden Münir Nurettin Selçuk, kuşaklar boyu örnek alındı.        

Asıl beste çalışmalarına 1940-1941’li yıllardan sonra başlayan Münir Nurettin Selçuk, İstanbul’a döndükten sonra otuz yılı aşkın bir süreyle İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde görevi yaptı. Birçok genç kuşak sanatçısının yetişmesine katkıda bulunan Münir Nurettin Selçuk’un özel olarak ders verdiği kişiler arasında günümüzün en önemli Türk Musikisi ses sanatçısı olan Alâeddin Yavaşça’yı sayabiliriz. Dünya müzik çevrelerinde de büyük ilgi görmüş olan sanatçı, 27 Nisan 1981'de hayata gözlerini yumdu.”[2]    

Musiki ile ilgili kaleme aldığı bir başka yazıda Batılı düşünürlerden örnek vererek fakir şöyle demişti: “Ünlü Alman düşünür Geothe, müzik hakkında şöyle der: “Sanatın soyluluğu olağanüstü büyüklükte müzikte gerçekleştirilebilir; çünkü tamamen biçim ve içerik olan müziğin ortaya koyduğu her şey yüce ve soyludur. Kutsal olan kendi soyluluğuna uygun- dur. Burada müzik, tüm zamanlar ve dönemlerde aynı kalan hayat üzerin- de en büyük etkiye sahiptir.”  F.W. Schelling ise meseleye ritim açısından yaklaşarak şunları ilave eder:  “Müziğin ilk kategorisi ritimdir. Ritim müzikte sonsuzun sonluda imgele- mi olarak çoklukta birliktir. Doğanın kendisinin uyarımıyla olan hiçbir insan buluşu, ritimden daha dolaysız değildir. ‘Ritim, müzikteki müziktir ve o halde bu sanatın doğası bakımından ondaki egemen olan şeydir.’ Ritmin çoklukta veya çeşitlilikteki birliği, biricik olarak tonların müziksel belirleniminde bulunur.”[3] 

      Müziği Geothe gibi sanatın soyluluğu olarak ifade ettiğinden biraz daha özele indirgeyecek olursak, o zaman biz de şöyle diyebiliriz:  Bir milletin en soylu sanat eseri kendi sesini onda bulduğu, şiir denilen musikidir. Onun heybetini ve asaletini gösteren elbisesi de(şarkı/eser) yine yerli terzileri tarafından(Bestekâr) yerli kumaşlarıyla(güfte) biçilmiş olanlarıdır.

 

     Yahya Kemal’le İstanbul’a tepeden bakmak bir başkadır. O bakışa bir de Münir Nurettin Selçuk elbisesini giydirdiğimizde, dünyaya bile tepeden bakarsınız…Çünkü o bakıştaki heybet cihana hükmetmiş bir medeniyetin heybetidir. Kuru bir cihangirin bakışı değil.

      Konuyu Hazretin diğer yapıtlarını da hatırlatıp “Aziz İstanbul” ile hitama erdirelim.

       “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Gül Yüzünde Göreli Zülf-i Semen-say Gönül, Saki, Safa-yı Metle Parıldasın Camımız, Hülyama Doğan Son Güneşim, Son Hevesimdi, Varalım Kuy-ı Dilaraya Gönül Hu Diyerek, Bir Söz Dedi Canan ki Keramet Var İçinde, Rindlerin Akşamı, Ne Doğan Güne Hükmüm Geçer Ne Halden Anlayan Bulunur, Endülüs’te Raks, Aziz İstanbul, Sessiz Gemi, Rindlerin Ölümü, Sen Şarkı Söylediğin Zaman, Dumanlı Başları Göklere Ermiş, Yedi Renk Üstüne Hareli Dağlar, Söyle Sevgili”
[4]

 

 

 BİR BAŞKA TEPEDEN

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Onur AKBAŞ

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar