Ay Vakti

Tarık Buğra'nın Anadolu'dan Bahseden..

Tarık Buğra, konusu Anadolu’da geçen roman ve hikâyelerinde Anadolu insanını ön plana çıkarmış, ona nesnel gözle bakarak kahramanlarını günlük hayattan koparmadan eserlerinde işlemiştir. Buğra, kılık kıyafetten aksesuarlara, haberleşme araçlarından aydınlanma araçlarına, kurulan sofralardan çamaşırların saklandığı bohçalara, zaman mefhumundan içilen sigara çeşitlerine, okunan kitaplardan eğitim kurumlarına, lakaplar-unvanlardan nesne ve kavramların yöresel adlandırmalarına, sağlıktan merak ve dedikoduya, eğlence hayatına kadar pek çok konuda kahramanlarını karakterlerine, sosyal yaşamlarına göre günlük hayatın akışı içerisinde ele almıştır. Tarık Buğra bunu yaparken kahramanların içinde bulundukları devri ve devrin şartlarını da göz önünde bulundurmuştur. İncelediğimiz roman ve hikâyelerde yukarıda sayılan unsurlar yoğun olarak eserlerin yansıttığı dönemlerdeki Akşehir’in günlük hayatını anlatır. Çünkü yazılan bu eserlerin mekânı ağırlıklı olarak Akşehir’dir.

Ele aldığımız roman ve hikâyeler içinde çok çeşitli lakaplar kullanılmıştır, neredeyse kasabalının hemen hepsinin bir lakabı vardır. Kullanılan lakap, kasabada o kişiyi tanıyan herkes tarafından bilinir. Anadolu’da lakapların çeşitli veriliş nedenleri vardır. Lakapların bir kısmı kişinin veya ailesinin taşıdığı özelliklere göre verilir. Anadolu’da geçen eserlerin genelinde bu türden lakaplar çok fazla olduğu için biz bunları eserlere ve bu eserlerde karşımıza çıkış sırasına göre sınıflandırarak vermeyi uygun gördük.

Anadolu’da şahsın veya ailesinin taşıdığı özelliklere göre verilen lakaplar:
Küçük Ağa romanında: Mumcu Mustafa, Deli Fadik, Güdük Hamdi, Çolak Salih, Gönülsüzlerin Haydar, Topbaşların Rıza, Çaylıların Mustafa, Kulaksız Hafız, Küçük Hacı, Ese’nin Şaban, Toprakçıların Haşim, Kaşıkçıların Hacı İbrahim, Dabak Hacı Hafız, Kör Hüseyin, Dilsiz Hasibe, Sümsük Hasan, Koca Ragıp, Kel Hasan, Kel Hacı, Çakırsaraylının Recep, Kuru Mustafa, Küçük Ağa, Elmas Pehlivan, Sarı Mehmet, Manda Halil, Topal İsmail, Cambaz Sadi, Ak Ömer, Ayı Şükrü, Dilsiz Hanife, Topal Salim.

Firavun İmanı romanında: Koyuncuların Bekir.
Dönemeçte romanında: Fakir Halit, Teşrifat Nâzırı Şerif, Kör Muallim Sait, Karcı Yusuf, Deli Fişek Türkçe Öğretmeni, Deli Kadir, Yetişmez Lâtif, Emanetçi Sultana, Tokluoğullarından Yakup, Yeşil Ahmet, Şahim Abdullah, Topal Necati, Çorapsızın Ali.
Yalnızlar romanında: Demircilerin Deli Bekir.

Yağmur Beklerken romanında: Mumcu Rıza, Gülbeyazların Mahmut, Güdük Hacı, Torlakların Şemsi, Kantarcıların Halis,  Kuru Mustafa, Tabak Hacı Ali, Tahtaburun Hasan Hüseyin, Başçavuşun Nazif, Çarıkçının Veli, Çorapsızların Zehra, Kupdellerin Deli Yakup, Çarşıbelâsının Yusuf, Güdük Hamdi, Sümüklü Süleyman, Şaşı Ömer, Altıntaşların Halit, Dortluoğlu İsmail, Kantarcıların Şakir, Şahim Abdullah.
“Ovaya Destan” hikâyesinde: Al Ayşe, Kaşıkkıran Zehra.
“Bacanak” hikâyesinde: Küpeli, Koca Gelin, Al Ayşe.
Tarık Buğra’nın konusu Anadolu’da vuku bulan eserlerinde lakapların bazılarının veriliş nedeni anlatılır.

Küçük Ağa’da cepheye gitmeden Salih’in annesi Fatma Hanım’ın adının başına hangi lakabın niçin geldiğinin hikâyesi aktarılır. Fatma Hanım, eşinin ölümüne, büyük oğlunun Çanakkale’de şehit oluşuna şahit olmuş, kızlarının evlenip gitmesiyle yalnız kalmış bir kadındır. Salih’in cepheden dönüşünde onun fiziksel ve ruhsal felaketini de gördükten sonra iki yanına sallana sallana, oğlunun adını üst üste tekrarlayarak ağlar. Sonra bu da biter ve donup kalır. Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilken kapı çalar, kalkar ve sanki başkası tarafından idare ediliyormuşçasına kapıyı açar:

“Gülümseyen bir kız çocuğu. Elinde bakır tepsi. Tepside küçük bir tencere.
Kadın boş gözlerle bakarak:
― Hıı, dedi
― Salih ağam gelmiş de…
― Gelmiş ya…
― Gözünüz aydın diyor anam.
Kadın kendini zorlaya zorlaya cümleyi buldu:
― Aydının içinde kalın.
― Anam bunu gönderdi. Fatma Teyze’nin telaşı vardır, şunu yiyiversinler, diyor.
― Bulamaç.
― Bulamaç mı?..
Kızcağız şaşırmıştı. Tepsiyi biraz daha uzattı.
― Buyur.
― Ha…
Önce tepsiyi almak istedi. Sonra tencereyi almak icap ettiğini anladı. Fakat uyanmış değildi ve asla uyanmayacaktı. Arka sokağın Fatma Teyze’si artık ‘Deli Fadik’ olmuştu.”
Aynı romanda yazar, Salih’in alabileceği lakapların listesini verir. Salih’in cepheden kasabaya geldikten sonra memleketin hâlini umursamayan tavırları, kasabanın gergin havasına rağmen Niko ile görüşmesi kasabalının tepkisine yol açar. Salih kimlik bunalımına girer ve yazar, kasabalının Salih’e takacağı lakapların neler olabileceğinden bahseder:
“Salih’in adı uzun zaman kararlaştırılamayacak, ona kimi ‘Pantollu Salih’ diyecek kimi ‘Deli Fadik’in Salih’ kimi Niko’nun Salih kimi de ‘Yüzsüz Salih’ veya ‘Çolak Salih’ diyecekti ve Salih kendisine bir ‘Gazi’ diyeni bulamayacaktı.”

Roman kahramanı İstanbullu Hoca (Mehmet Reşit Efendi)’nın Küçük Ağa lakabını nasıl aldığı da anlatılır. Akşehir’i terk eden İstanbullu Hoca, Çakırsaraylı çetesine sevmeden, içine sindiremeden katılır. Çakırsaraylı, İstanbullu Hoca’nın aslan gibi görünüşü yüzünden İstanbullu Hoca’ya artık hoca değil ağa, hatta iki ay yanında kaldığı, Zile taraflarındaki şahsa benzediği ve kendisine de ağa dendiğinden karışmaması için Küçük Ağa der ve artık İstanbullu Hoca, Küçük Ağa olarak romana adını verir.


Dönemeçte romanının kahramanı Halit’in lakabı Fakir’dir. Halit, ilçenin sayılı zenginlerin biridir. Aşırı tutumluluğu yüzünden ona bu lakabı takmışlardır. Halit, yalnız parasının değil dakikalarının da hesabını bilir. Ayrıca Fakir Halit’e aynı özelliğinden dolayı eski Ağır Ceza Reisi Emanetçi Sultana lakabını vermiştir.

Dönemeçte romanında Doktor Şerif kendi kendine bir lakap takar ve bunun sebebini de kasabaya yeni gelen savcı yardımcısıyla tanışırken yine kendisi açıklar:
“Adım Şerif, hükûmet doktoruyum. Bana Teşrifat Nâzırı da derler. Daha doğrusu ben istedim öyle denmesini, önce kendim benzetti kendimi karşılayıcı başına. Kasabaya gelen her yeni memur ilk olarak beni tanır. Yani gelenleri önce ben tanırım… Şöyle bir yoklarım.”
Romanda bir gözünü Kurtuluş Savaşı’nda kaybeden öğretmen Sait, Kör Muallim olarak anılır. Aynı romanda Terzi Lâtif’in lakabının Yetişmez olmasının kendine ait özellikten kaynaklandığı da belirtilir. Terzi Lâtif, bir takımı bitirene kadar öbür terzilerin en tembeli bile dört takım diker. Lâtif, kendisine elbise diktirmeye gelenlerden bayrama veya yaza yetişmesi lazım diyenlere, bayrama veya yaza isterse üç ay olsun yetişmez, der. Bu yüzden lakabı kasabalı tarafından Yetişmez olarak verilir.
Yukarıda saydığımız lakapların bazıları da benzetme amaçlı kullanılır.
Küçük Ağa’da Mumcu Mustafa’nın evinde yapılan Kuvayı Milliye’yi tanıtma ve birliklere adam kazandırma amaçlı toplantıda Mumcu Mustafa’nın oğlunu Kuvayı Milliye’nin öncülerinden Doktor Haydar Bey’in yanına gönderdiğini söylemesi üzerine odadakilerden ses çıkmayınca Ali Emmi sinirlenir ve orada tepkisiz kalan kasabalı için bir benzetme yapar:
“Len insafsızlar, bir hayırlı olsun demek de mi yok? Mustafa Efendi tosun gibi oğlunun harbe gideceğini haber veriyor da Ese’nin Şaban gibi alık alık susuyorsunuz.”
Yalnızlar romanında da Nigâr Hanım, çok içen eniştesi Hüseyin Bey’e: “Boyuna şarap… Acıyorum sana enişte. Bir gün Demircilerin Deli Bekir gibi küt diye devrilip gideceksin.” der.
Lakapların veriliş nedenlerinden biri de gönderme yapmaktır. Küçük Ağa’da Doktor Haydar ile Yüzbaşı Hamdi arasında geçen diyalogda birbirlerine şaka ile takılırlarken Doktor Haydar: “Seni yüzbaşı yapanı… Sen Kel Hasan’a yamak olacakmışsın.” der.
Bahsi geçen romanda Çakırsaraylı sergerdesinin kasabaya baskın yapacağı haberi Akşehir’de duyulunca kasabalılar birtakım önlemler almaya çalışırlar. Bunlardan biri de kadınların kendi aralarında yaptığı çirkinleştirme makyajıdır. Makyajı tamamlayan kadın diğerine: “Oldu şimdi seni bu hâlinle Sümsük Hasan bile beğenmez.” der.
Bir başka gönderme amaçlı lakap kullanma Yağmur Beklerken romanında karşımıza çıkar. Rahmi, karısı Güldâne’ye oturdukları ev ellerinden gitse çocuklar beni yine sever mi, diye sormasının ardından Güldâne: “O nasıl söz öyle herif? Helbette. Bubalarını sevmeyecekler de malı mülkü bol diye Sümüklü Süleyman’ı mı seveceklermiş!” der.

Lakaplar Akşehir kasabasında ailelerin özellikleri veya kişilerin fiziksel ve ruhsal bozuklukları esas alınarak kullanılan, Anadolulunun özelliklerini veren unsurlardandır.
Lakaplardan başka unvanlar da Tarık Buğra tarafından Anadolu’da vuku bulan eserlerine dâhil edilmiştir.

Bazı isimler, adın başına bir nevi kişinin künyesi gibi babasının adı veya babasının unvanı getirilerek oluşturulmuştur.

Küçük Ağa romanında Doktor Haydar Bey kasabaya gelince ziyaretine gelen misafirlerine cephede beraber olduğu Salih’i sorar. Birinin cevabındaki isimler ve isimlerin başındaki unvanlar birbirine tezat teşkil edecek şekilde verilmiştir: “Salih mi? Hani şu Hafız’ın oğlu Salih’i mi sordun? Meyhaneci Ligor’un oğlu ile düşer kalkar.” Aynı romanda İstanbullu Hoca, Reşit Halit oğlu Mehmet Reşit olarak tanıtılır.

“Bacanak” hikâyesinde iki bacanağın konuşmaları sırasında birinin diğerine sürekli Keriminoğlu diye hitap ettiğini görürüz.

Bazı unvanlar kahramanların memleketini veya milliyetini verir mahiyettedir. Bu unvanlar, lakaplar kadar olmasa da incelediğimiz eserlerde kullanıldığı için lakaplarda takip ettiğimiz sırayı burada da uyguladık.

Küçük Ağa romanında: İstanbullu Hoca, Köyceğizli Fırıncı Yaşar, Beydoğdulu Hatçe, Konyalı Hacı İbrahim, Geredeli Hayri, Kürt Avni, Giritli Arif, Çerkez Tevfik, Çerkez Ethem, Gürcü Mehmet Ağa.
Yağmur Beklerken romanında: Mâcir Ahmet.

Aşağıda listelediğimiz kişi adlarının önündeki unvanlar Anadolu kasabasındaki yerli veya yabancı kahramanların meslek gruplarını da ortaya koyar.

Küçük Ağa romanında: Demirci Hamdi Usta, Terzi Yani, Terzi Niko, Bakkal Alaaddin, Manifaturacı Eftim, Yemenici Mustafa Ali, Müezzin Rıfat, Demirci Efe, Helvacı İsmail, Demirci Halis, Demirci Sabri Usta, Sucu Ömer, Marangoz Rıza, Kunduracı Giritli Ali, Çarıkçı Hasan.
Dönemeçte romanında: Terzi Lâtif, Çarıkçı Kel Hakkı, Çerçi Kadir, Manav Ata, Berber Haydar.
Yalnızlar romanında: Foto Yılmaz.

Yağmur Beklerken romanında: Manifaturacı Gülbeyazların Mahmut, Nalbant Mustafa Efendi, Faytoncu Hami, Foto Atâ Yavuz, Manifaturacı Kör Halim.

Ayrıca Küçük Ağa’da romanın kendi adında olduğu gibi emmi ve ağa unvanları da kasaba eşrafından belli şahıslara verilir: Alaaddin Emmi, Mevlit Ağa, Yakup Ağa. Bu isimler her zaman bu unvanla çağrılırlar. Diğer eserlerde kahramanların emmiliği veya ağalığı şahsın yaşına ve konumuna uygun olarak değişiklik gösterir.

Tarık Buğra’nın Anadolu’dan bahseden roman ve hikâyelerinde kullanılan lakap ve unvanlar, yukarıdan beri anlatılageldiği gibi çeşitli sebeplerle Anadolu insanı için kullanılır. Bunlar: a) meslek, b) memleket, c) aile/soy, ç) şahsiyet, d) fizik yapısı, e) sosyal statü ve yaştır.

1919-1921 ve 1930 yıllarının romanları olan Küçük Ağa ve Yağmur Beklerken’de henüz soyadı kanunu çıkmadığı için çok popüler olan unvan ve lakaplar, 1934 yılında yürürlüğe giren Soyadı Kanunu’na rağmen 1946 yılının romanı olan Dönemeçte’de de kullanılmıştır. Bunun sebebi, mekândaki daralma nedeniyle kasabalının birbiriyle içli dışlı olması, birbirini sülale boyu tanıması; fiziksel, sosyal, ticari özelliklerini iyi bilmesi ve insanın doğası gereği eski alışkanlıklarını kolay kolay bırakamamasıdır.

Yararlanılan Eserler:

1. Tarık Buğra, Küçük Ağa, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001.
2. Tarık Buğra, Firavun İmanı, Kervan Yayınları, İstanbul, 1976.
3. Tarık Buğra, Dönemeçte, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1997.
4. Tarık Buğra, Yalnızlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1997.

5. Tarık Buğra, Yağmur Beklerken, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1998.
6. Tarık Buğra, Hikâyeler, “Ovaya Destan”, Günaydın Yayınları, İstanbul, 1964.
7. Tarık Buğra, Yarın Diye Bir Şey Yoktur, “Bacanak”, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2001.

Nuran ÖZLÜK

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar