Bahar gibi, insan hülyasını kanatlandıran yazılar kitaplaşınca; mevsimin bir gül, bir lale bahçesine döndüğünü görürsünüz. “Bahar Sürgünü” bir çiçek bahçesi, dimağa enva-i çeşit kokular salan bir yazı neşvesinin kitaptan bir izdüşümüdür. Bu izdüşümde yazarın zihinsel hamulesinden, mürekkebin kalemle raksına giden, sancılı bir fikir işçiliği olduğu su götürmez bir gerçektir. Her kitap Cemil Meriç’in deyimiyle “geleceğe gönderilmiş bir mektuptur.” Bahar Sürgünü bu cihette samimi bir lisanla kaleme alınmış saklanası mektuplardandır. Kitap, okuru düşüncenin lâbirentli yollarından salim bir çıkışa, selametli bir dünyaya davet etmektedir. “Bahar Sürgün”ü, Mustafa Özçelik’in özel bir tarifle dile getirdiği, “yazmak tanıklıktır” ifadesinin somut bir delilidir. Soyak, kitabın tamamında bu dünyanın gizemli yönlerini açığa çıkarmış, yol boyunca işaret taşları dizerek hakiki okuyucuya rehberlik yapmıştır.
Kitap adından başlayarak ele aldığı konulara varıncaya kadar okuyucuyu sıkmayan bir bütünlüğe sahiptir. Soyak kalemin gücüne, onun keskinliğine inanan yazarlardandır. “Bahar Sürgünü” bu gücün hem fikrî hem de yazar sorumluluğunun bir tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmış bir kitaptır. Bu sorumluluk bilinci kitabın sayfaları arasından yarına söylenmiş mesajlar şekline dönüşmüştür. Yazılanlar kafa ve kalp terkibinden geçtikten sonra vicdanın hassas terzilerinde tartılarak oluşturulmuştur. Soyak, yazılarını bazen şiire bazen de hikâyeye yaklaşan şahsi bir üslupla kaleme almış, denemenin kendine ait kıvraklığını yazılarına işlemiştir. Yazarın, yazıların içine yedirdiği insanî duyarlılık, kimi yerde belirgin bir şekilde düşünce hevenkleri haline gelmekte, bazen de bir manifesto haline dönüşmektedir.
“Bahar Sürgünü”, bu yönüyle “yazıya adanmış bir ruhun” yarınlar adına söylediği bir türkü, çiçeğe heveslenmiş sürgünlerin yazıdan fışkırması; masmavi gökyüzüne sonsuz bir haykırış, ümitvâr bir sesleniştir. Kitabın muhtevası incelendiğinde, yazarının sağlam ve köklü bir damardan beslendiği görülecektir. Soyak, çalakalem yazılar yazmaktan ziyade; ön okumalar ile ele alacağı konuları derinlemesine incelemekte, yeni anlamlar peşinde, ufuk açıcı yazılar kaleme almaktadır. Asıl olan da bu değil midir zaten? Yazılmış ve söylenmiş olanı çağın şartlarına, zihni birikimine göre yeni bir tarzla sunmak, yeni bakış açıları oluşturacak şekilde sarsıcı metinler yazmak, yazarın asıl görevi olmalıdır. Yoksa şu gök kubbe altında yazılmadık, çizilmedik ve söylenmedik hiçbir şey kalmamıştır.
Murat Soyak, kitaptaki bir denemenin adını kitabın adı olarak vermiş. Deneme ve inceleme yazıları kitabın genel içeriği olsa bile, daha çok “deneme” türündeki yazılar kitabın ağırlıklı konularını içermektedir. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm “Edebiyat, Sanat ve Düşünce Yazıları” başlığı altında ele alınmış; ikinci bölüm ise daha çok kitap incelemelerini ele alan “Kitaplar Arasında” başlığı ile oluşturulmuştur. Birinci bölüm toplumuzun tamamını ilgilendiren yukarıdaki ifadelerle de önemine dikkat çektiğimiz “Okumak” üzerine başlığı ile ele alınan oldukça örseleyici bir denemedir. Yazar, fert ve toplum bazında okumanın önemine dair bizi sorgulayıcı bir seyahate çıkarırken; okumanın, özellikle bilgisayar ve televizyon gibi engelleyici unsurlara rağmen “soylu bir davranış” olduğunu vurgular.
Soyak, anılarıyla örtüştürdüğü denemelerinde bize sıcak ve içten anlatım zenginliği vermektedir. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, yazarın beslendiği kaynaklarında bir bakıma ipuçlarını görmekteyiz. “Sezai Karakoç’u Anlamak”, “Erdem Bayazıt Şiiri”, “Zulme Rıza Göstermeyen Şair: Mehmet Akif”… gibi yazılar Murat Soyak’ın zihnî inkişafını bütünleyen fikir yazıları olarak ele alınabilir. Kitapta karşımıza çıkan şiir ve şair konulu denemeler, aynı zamanda şiire gönül vermiş bir kalemin, bu mevzudaki teorik yazılarını içermektedir. “Şiire Dair” yazısında Murat Soyak “sahih bir dilli” şiirin olmazsa olmazı olarak görür ve şöyle der. “Şiiri var eyleyen sahici bir duruş ve iç kanamadır. Yaygın bir ifade ile samimiyet. Şiirin gücü ve güçsüzlüğü burada saklı. Bir dönem parlak mısraları ile anılan şairler şimdi unutulur oldu. Mesela Mehmet Emin Yurdakul, Enis Behiç Koryürek, Behçet Kemal Çağlar… Hâlbuki kendi dönemlerinde bu şairler nasıl da ‘yıldızı pekiyi’ idiler. İri, şatafatlı, allı pullu mısralar gün gelir de bir balon gibi sönüverir. Kim ne derse desin, zaman yetkin bir seçici. Şiirin hası direnmesini bilir. Şiir, bir direnç alanı olarak da anılır. Şiir geleneği içinde çetin bir sınav şairi bekler. Şiirin zorluğu da burada diyorum. Dışarıda olup bitenlerin cazibesine kapılmadan; kendi iç akarından, yeni şeyler söyleme çabası şiiri okunur kılmakta.”
Bahar Sürgünü dilin kıvraklığını bilen bir nasirin kaleminden çıktığı için gelecek kuşaklara Türkçenin zenginliğini aktaran bir kitaptır. Okuyucuyu sıkmayan, yalın ve akıcı bir üsluba sahip olan kitap; bir çırpıda okunuveren, kendine has renk çeşnisiyle, kitapseverlerin nazar-ı dikkatine sunulmuştur. Murat Soyak, “Bahar Sürgünü” ile edebiyatımızın çeşitli meselelerini yeni bir anlayışla yorumlamış; onları bahar tazeliğinde, yeni sürgünlere dönüştürerek, farklı bakış açılarıyla okumayı denemiştir.