Ay Vakti

Eylül Vurgunu Bir Şair

Şiirler, şiir kitapları bir şairin aynı zamanda “ruhsal bir portresi”, şairin kelimeler aracılığıyla kendi “iç benini” tasvir ettiği metinler olabilir mi? Şiirin mimarı şair olduğuna göre bu soruya elbette müspet bir karşılık vermek durumundayız. Eğer, meseleyi bu şekilde kabul ediyorsak rahatlıkla diyebiliriz ki; Hasan Akçay’ı ifade edebilecek en uygun tanımlama “Eylül vurgunu” ifadesidir.
 
Bu tespiti yaparken onun ilk kitabının adının “Eylül Yorgunu”[1] oluşundan da yararlandığımı elbette söylemek isterim. Fakat gerek bu kitabını gerekse “Gül Şafaklı Bir Özlem” [2]isimli ikinci şiir kitabını okuduğumuzda onun için “yorgun” sıfatından çok “vurgun” sıfatının daha uygun olduğunu düşünüyorum. Zira, her şair gibi sürekli arayışlar içerisinde olan bir iç yolculuğu anlatmakla birlikte çıktığı yolculukta kimi zaman umutsuzluklara kapılsa bile arayışını sürdürdüğü ve ikinci kitabına da isim olan “Gül Şafaklı Özlem” şiiri okunduğunda Akçay, “yorgun” değil “vurgun” bir şair olduğu görülür. Çünkü bu şiir, şairin şiirle anlatmaya çalıştığı macerasının bir finalidir. Çünkü öyle olmasaydı aşk’la çıktığı yolculukta(vurgun sıfatını bunun için söylenmektedir.) “yokluğun kapısında”, sırtına “yokluluk elbisesi”ni giyerek “Var” olanın önünde durmaz, onun merhamet kapısını çalmazdı.
 
“Gül Şafaklı Bir Özlem” şiirinin bir final olduğunu söylemiştik. Şair, kanımca bir münacat niteliği de taşıyan bu şiirini belki geleneksel sunuma uygun olarak kitabının başına almış ama aslında bu şiir, bir son şiir olarak okunmalı. Eğer böyle yapılırsa Eylüllerden kışa; oradan bahara ulaşmanın hikâyesini anlatan şiirlerinin çizdiği dünya daha iyi anlaşılır ve Akçay’ın şiiri hakkında daha doğru bilgilere ulaşılabilir. Şimdi mısralar eşliğinde bu serüvenin iç hakikatine bir yolculuk yapalım:

Akçay’ın şiirinde hâkim duygu elbette aşktır. Pek çok şair için de söyleyebileceğimiz bu durumun onda farklı bir tarafı var. O da aslında tıpkı Necip Fazıl gibi varlık-yokluk meselelerini kurcalayan bir şair. Ama çektiği buhranların kesafetinden çok az şey yansıtıyor okuruna…
 
Uzaklardan gelmişim seni bulmak dileğim.
Susadım denizleri içiyor kanmıyorum.
Bu yalnızlık şehrinde her şey karmakarışık..

 
Bu mısralarda da görüldüğü gibi şairin asıl meselesi insani olan sevgilerden çok ötede duran bir sevgi..Ama yolculunda onun da ilk yoldaşı belki bir “Leyla…” Çünkü derin bir yalnızlık ikliminde boğulmanın, hayattaki karmaşanın ve yüreği çiçeklendirmenin tek imkânı aşktır. “Yayla güzellerini en iyi ben bilirim” ifadesiyle aradığı aşkın “saf” ve “soylu” olması gerektiğinin üzerinde durur. Sevgilisi ona “şiir gibi” gelmelidir. İçtenlikli, doğal, hesapsız ve sıcak…
 
Gel, diyerek gönlünü açtığın o sevgili
Çiseleyen yağmurla şiir gibi gelmeli.

 
Akçay için Leyla aslında bir yol arkadaşıdır. Arayışın mutlak hedefi değildir. Sevgilisine:
 
Issız vadilere çiçek dermeye
Gidermen beni de götür

 
Derken, onu aslında hayatının olmazsa olması olarak düşünmez. Derdi “vuslat” değil aşkın bizatihi kendisidir. “Kavuşunca aşkın tadı mı kalır..” derken bu yorumumuzu bizzat kendisi doğrulamaktadır. Zaten bir başka varlıkla kendi varlığına anlam kazandırma meselesini kimi zaman da “anne” ile tamamlamaya çalışır.
 
Anne, bırakma ellerimi
Korkuyorum!
Anne bu zindanın adı ne
Boğuluyorum

 
Gibi söyleyişleri sığınılacak limanın kimi zaman “annesi” olduğunu söyler. Ama, sevgili de, anne de faniliğin birer aktörleridir. Maveraya doğru bir yolculukta ancak uğranılan duraklar olabilirler. Vuslatın kendisi olamazlar. Üstelik “aşk”ı tanıyan “Leyla Mecnun” misali seven insanlar da yoktur ortalıkta..Aşkı bilmeyen bir toplumda aşk uğruna söz söylemenin de çok anlamlı olduğu söylenemez. Bu yüzden şairin:

Şimdi seven mi kaldı sen boşuna yanmışsın

Şeklindeki söyleyişi  aynı zamanda bir çağ eleştirisidir de…Öte yandan da hakikat arayışı çok derinlerde olan biri sıfatıyla bütün dünyasının renklerini beşeri aşkla doldurmayı doğru bulmayan bir karakterin ifadesidir. Sevgilisine “Mecnun”u bulmalısın derken kendisi Mecnun sıfatında Leyla’dan ötesini düşlemektedir:
 
Bir gün gideceğim habersiz
Sen duymadan usul

 
Bu mısraların alındığı şiirin başlığının “Maveraya yolculuk” olduğunu da söylediklerimizin bir teyidi olarak burada belirtelim.
 
Akçay, yolcuğunda Mecnun sıfatındadır ama yolu çölden önce dağlara, denizlere düşer. Ne de olsa bir şehir insanıdır şair. Dolayısıyla denizler ve dağlar, bizi şehrin hafakanından kurtarabilecek yerlerdir. Bu yüzden çölden önce onu bekleyen duraklar önce bunlar olmalıdır. Aslında bu duraklara gelmeden de bulunduğu şehir ortamında tıpkı Ahmet Haşim gibi  “mum ışığı”, “yangın”, “kızıllık”, “akşam”, “gölge”, “hicran”, “karanfil”, “solgun çiçekler”, “yaralı ay” gibi şiirinde sıkça kullandığı ifadelerle tam bir “melal şairi” olarak çıkar karşımıza..Hatta Haşim’le  ruh yakınlığını göstermek için olsa gerek “Varamadığım” başlıklı şiirinde onun “Akşam, yine akşam, yine akşam…””mısraını kendi şiirinin içinde kullanır. Ama o, Haşim gibi bu boğuntunun içinde tıkılıp kalmaz…Bu tür sıfatların ifadelendirdiği ortamında kavradığı kimi gerçekler vardır:

Bu âlem acı bir gurbete benzer

 
Derin bir yalnızlık duygusunun atmosferinde boğuntunun kuyularında can vermez. Vakit gece de olsa ulaştığı “Gökleri delip aşmak” fikri onu sonsuzluğa kanatlandırır. Karanlık içinde “kar beyazlığı”nı fark edecek bilince, ondan “çiçek açmış baharlar ülkesi” gerçeğine ulaşmayı başarır. Artık adresi bellidir:
 
Bakar seni ararım
Ararım akşamlarda
Yanarım akşamlarda

 
“Ham”lıktan “pişme” ye (ki bu süreçte yoldaşı çiledir); ardından “oluş” ifade eden “yanma”nın atmosferine girmiştir artık. Burada “oluş”u, “buluş” olarak görmek gerekir. Çünkü akıl, bir bukağı gibi o “hayret” sularında gezerken ona bir engel oluşturmaya çalışmış, fakat şair aşkı duygularının merkezine koyarak sevdiğini “uğuldayan rüzgârlarda”, “çiçeklerin renginde”, “suların çağıltısında” hissedebilmenin saadetini yakalamıştır. Çünkü, dünya nimeti olarak önüne sunulan  ne ve kim olursa olsun o, yalnızca “O”nu dilemiştir. Bu uğurda “ölmek” onun için “dirilmek” olmuştur.

Şair, içsel serüveninde bu noktaya gelmiş olmanın sevinciyle artık şöyle diyecektir:
 
Ey keder git artık benden uzaklaş
Tükenmez kaynağın suyundan içtim
Yeniden dirildim bir başka doğdum
Bir sevda uğruna bininden geçtim
Yandım duman duman göklere ağdım
Ey keder git artık benden uzaklaş

 
Böylece “en koyu gece bile umutla aklaşmış”, “sevinçle kanatlanan yüreği uçmuş”tur. “Eylülleri sileceğim takvimlerden” şeklindeki bir kararlılıkla “kulaç kulaç dalgalarla boğuşmuş” “Kays suretinde” çıktığı yolculukta dağ ve deniz duraklarından sonra yolunu “çöl”e düşürmüştür. Çöl, ise sonsuzluktur. Fetret tuzaklarından kurtulma yeridir. Burada insan, sadece kendini yani aczini algılar. Her şey, geride kalır. Var olan sadece O’dur. Ve bu bilinçle şunları söyleyebilir dil:
 
Toprak ne, ağaç ne, yol ne demektir
Unuttum yaprak ne, dal ne demektir
Meğerse var olmak, burada ölmektir
Öğrendim sonunda kul ne demektir

 
Kulluk duygusu en iyi “yakarış”la hissedilir. Kitabın aslında son şiir olmasını söylediğimiz ilk şiirine döndüğümüzde bu gerçekle karşılaşırız:
 
Ey ezelden ebede her şeyi gören ve bilen
Bu çölde susuz yaya bırakma merhamet et
Sen sevensin kulunu, bir tek sensin sevilen.
 
“Leyla”bir hayaldir artık, gerçek olan ise “Mevla”dır. Bu yüzden şair, son kitabı olan “Şiir Biraz, Çokça Hüzün”[3] kitabında “Dönüş gazeli”yle başlar söze ve hakikat arayışına son noktayı koyar:
 
Geldim ve gölgelendim gün bitit dönüyorum
Ufukta şâm-ı hicrân gel etti dönüyorum
………………..

Âhımla günahımla boynu bükük ve tenha
Ümidim korkuları eritti dönüyorum.
 
[1] Eylül Yorgunu, Mina Yay., Erz., 1991
[2] Gül Şafaklı Bir Özlem, Birey Yay., İst.,  2000
[3] Şiir Biraz, Çokça Hüzün, Erguvan yayınları, İst.2008
Mustafa ÖZÇELİK

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar