“Babamın gölgesi koruyor beni,
Oh ne güzel şehir, bu eski şehir!”
Doç. Dr. Âlim Yıldız’ın, Kitabevi Yayınlarından çıkan “Şiirin Gölgesinde” adlı eserini okuyunca rahmetli büyüğümüz Akif İnan’ın bu dizeleri aklıma geldi. “Şehir Gazeli”nin dördüncü beyiti.
Eser, doksan altı sayfa. Şiirin gölgesinin düştüğü bütün alanlara projektör tutmaya çalışan yazar eseri şu ana başlıklara ayırmış:
Edebiyat, Şiir ve Kur’an-ı Kerim
Esmâ-ı Hüsnâ
Miraç ve Düşündürdükleri
Hilyeler
Hicret
Edebiyatımızda Mevlid
Ramazan ve Edebiyat
Regâib ve Regâibiyye
Hz. Ali’den Vecizeler
Dört Kapı Kırk Makam
Attar’ın Pendnamesi’nin Türk Halk İnanışına Etkisi
Ayrıca, Ahmet Cahit Zarifoğlu, Eşrefoğlu Rumi, Yunus Emre gibi önemli şairler, farklı vesilelerle gündeme taşınarak şairlerin eserlerinden örnekler verilmiş. Kısacası şiirin nefesinin ulaştığı bahçelerde kısa ama güzel gezilere çıkılmış. Eski tabirle “saye”, yeni şekliyle “gölge” sözcüğü dilimizde farklı anlamlara gelir. “Saye” sözcüğü “gölge”ye göre sanki daha olumlu anlamlar çağrıştırır. Şöyle ki: “Gölge etme, başka ihsan istemem.”diyen Diyojen’e göre gölge, ihsanı ve in’amı, dahası hakikati örten perdedir.
Hırsızlar uğursuzlar gecenin karanlığında bir gölge gibi dolaşırken, nice genç yetenek, ikinci hatta üçüncü sınıf kendini aydın, sanatçı, bilim adamı, şair, yazar vs. sayanların gölgesinde kalmıştır. Bazen de gölge, gücü ve otoriteyi temsil eder. Başka yol kalmayınca birinin emri altına girer, gölgesine sığınırız.
Bir işi birinin himmet ve yardımıyla yapmışsak “Sayenizde efendim.” deriz. Saye sözcüğünden türeyen ve büyük şemsiye, çadır anlamına gelen “sayeban” da bizi çepeçevre saran bir sözcüktür. “Sayesinde sayeban olmak” yani, istenilen bir şeyi başkasının aracılığıyla elde etmek anlamına gelen bir de deyimimiz vardır.
Nedim’in dizelerinde bambaşka bir anlam ve incelik kazanır saye:
Güllü dîba giydin amma korkarım azâr eder
Nazeninim; saye-i hâr-ı gül-i dîba seni
“Ey sevgili, sen üstünde gül resmi olan ipekten bir elbise giydin; ama, o elbisenin üstündeki gülün dikeninin gölgesi seni incitecek, senin tenine zarar verecek diye çok korkuyorum.”
Yazar eserine başlık seçerken bir hayli düşünmüş ve bence çok anlamlı bir seçim yapmış, ortaya bu isim çıkmış: Şiirin Gölgesinde
Yazar daha eserin girişinde “Şiir nedir ve şairin derdi nedir?” sorusuna cevap arıyor:
“Birçok kimse tarafından çeşitli tarifleri yapılan şiirin, herkes tarafından kabul edilebilen bir tarifi bulunmamaktadır. Bu nedenle şiir, tarifini yapan kimselere göre farklı bir yönüyle karşımıza çıkmaktadır. Bu durumu da doğal karşılamamız gerekir. Çünkü herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tarif, şiirin kendi özünü, anlamını ya da varoluş nedenini ortadan kaldırmak olacaktır. Şiir dört duvarla sınırlanacak bir obje veya nesne değildir. Şiir hayaller dünyasına olduğu kadar hayal ötesine uzanan, akıl ve mantığın sınırlamalarına aldırmayan bir süreçtir. Şair hayallerini kullanmak suretiyle, aklına estiği anda kendisine has mükemmel bir dünya kurar ve oradan seslenir, kendisine hayranlıkla bakan insanlara. Olmazları olur, düşünülmezleri düşünülür hâle getirir.
Şair, bakan değil baktığını gören hem de başkalarının görmediklerini gören kimsedir. Bütün bunları yaparken kelimelerin sihrinden yararlanır. Az sözle çok şey anlatır. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı şiir, insanlık tarihi boyunca edebiyatın en önemli ve en vazgeçilmez kısmı olmuştur.”
Şiir ne ki bunun gölgesi olsun? Hele Divan şiiri ki kimine göre halkın yanından yöresinden geçmemiş, sarayda doğup sarayda ölmüş, ne bulaşmış ne kokmuş, diyenleri eser boyunca ve söz geldikçe uyarır. Eserin yazılış sebebi de aslında bu ikazı biraz daha yüksek sesle yapmak ve eski şiirin gölgesinin düştüğü bütün alanları gözler önüne sermektir:
“Eski edebiyatımız çoğu zaman halktan ve yaşanan hayattan kopuk bir edebiyat olarak eleştiri konusu yapılır. Bu tezi savunanlara göre yaygın adıyla Divan Edebiyatı saray, köşk ve kasırların edebiyatıdır. Bir avuç tuzu kuru insanların uğraştığı bir edebiyattır. Bu edebiyatın içinde, hayatın gerçekleri yoktur bu iddiayı dile getirenlere göre. Bundan dolayıdır ki adına “Yüksek Zümre ya da “Enderun Edebiyatı” denilmektedir.
Edebiyatla uğraşanlar bilirler ki bir şair veya müellif, şuurlu olarak yahut farkında olmadan, yazdığı şiir veya yazının satır aralarında inancına, dünya görüşüne ve yaşadığı hayata dair çeşitli ipuçları verir. Eski edebiyatımız söylenilenin aksine hayatın içinde ve hayata yön veren bir edebiyattır. Bu millet dinini, inancını, Allah’ını ve Peygamberini Divan Edebiyatı eserlerinden öğrenmiştir.”
Bu zaviyeden bakınca Âlim Yıldız’la Akif İnan’ın geçmişe bakışı örtüşüyor. İnan, rahmetli babasının gölge gibi onu takip ettiğine koruduğuna inanır. Eğer bu şehri seviyorsa bunun yegâne sebebi de “eski” olmasıdır. ÂlimYıldız da, Divan şiirinin hayattan kopuk olmadığını vurgular. Ortada genel kabul görmüş bir şiir tanımı yapılamazken ve şiir, diğer edebi türler içinde soyutlamaya en müsait bir sanatken bir de ona “gölge” izafe ederek aslında eski şiirin varlığını tescillemek ister.
Divan şiirinin halktan kopuk olmadığını anlatmak için eserine aldığı örneklerden birini gelin birlikte değerlendirelim.
Ramazan’ın gelişiyle aşka gelen Divan şairi “Ramazaniyye”ler kaleme alır. Bu eserlerde camilerin kandillerle, mahyalarla süslenişi, iftar ve sahur sofraları anlatılır. Reçelleri, şurupları ve tatlıları şiirle anlatan şairin şiirinde de anlattıklarında da ayrı bir tat vardır.
Farklı sanat anlayışına sahip şairlerin Ramazan karşısındaki tavırlarına birlikte şahit olalım:
Bilelim kadrini savmın gece kâim olalım
Olmaya göz göre kadri gözümüzden pinhân (Kâmî)
Mutasavvıf şair durur mu? O da bakın nasıl anlatıyor Ramazan’ı:
Âşıklara edin salâ
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cûş edip
Âlemlere doldu yine (Üftâde)
Halk da Ramazan’ı manilerle karşılıyor:
Ramazan’ın ibtidâsı
Kuruldu cennet binası
Bu ayda oruç tutanın
Kabul olur her duası
Evet, biz bunları ve daha fazlasını bize “zümre edebiyatı, aristokrasi edebiyatı, halktan kopuk edebiyat, saray edebiyatı” şeklinde adlandırılan “eski şiirin sayesinde” öğrendik. Eğer bu tatlar sizin damak zevkinize hitap etmiyorsa daha açıkçası Divan şiirinin köklerinin “dînî” özellik taşıması sizi rahatsız ediyorsa en güzeli ne tele dokunmak ne de mızrabı incitmektir.