el-yevm
sâkinim ve üzerimde bir hafiflik
iç bulantılarımdan azâd, ifil ifil yakalıyorum uçuşan kelimeleri
şeb için, şev için, bil ki leyâl için Şirâze.
tekilden çoğula giden gidene sağdan soldan, umrum mu hiç;
ben artık gitmelerden çok gelmelerin habercisiyim.
tamam, yine kırılgan bana aitliğin;
yine matlub, yine ma’kud ve mahbûb...
üç yıl, geçti uyumaklığım ah! şimdi doğan güneşle ısınmaktayım.
ve üzerimde yine mora çalan bir örtü; dem bu demdir Şirâze, sen bilir misin?
terk ediyor diye beni bir bir hüzünlerim; edâm bir hoş, sadâm hep hoş...
kalem de inceldi şimdi, mürekkep âsî; temkinli yine bendeki sen.
şu mâzîden çıkarıp aşkı bir cesâret Şirâze, bir de gayret
uçursam Uzak Asya’ya yeniden;
“hangi bahçenin gülüsün?” diye sormayacağım üstelik bu
sefer, son sözü dinlemeden.
yevmen...
hüsnüm de sen, hüznüm de; hükmüm de sen Şirâze... gönül defterimin tek hecesi.
kır kapıyı, vur hedefi, açıl denizlere pusulasız ve kalkansız;
değişmez sana düşkünlüğüm, değişmez topladığım açıların karesinin bir eksiği.
kuş uçmaz, kervan geçmez “sahra” dedikleri yerde, ey! gönlümün gölgesinde
dinlendirdiğim:
sensizliği / senliliği / sendeliği sırf içinde “sen” var diye sevdim.
hangi gecenin uykusu,
hangi sabahın seheri,
hangi aşkın yüreğisin?
Konur’da bir limonata tadında
belki Soysal Pasajı’nın dolanan merdiven aralığında
her bir sokak lambasının solgun ışığında
evsiz, etiketsiz, etkisiz karışansın akan kalabalıklara.
karanlıkla, kararlılıkla; belki kahırla, belki de bin
bir tavırla çözemedim:
“sen Şirâze, hangi sözün altına atılmış imzasın?”
Neşet geldi dün, elinde küçük bir valiz.
“veda vakti” dedi.
“ben vedaları sevmem ki” Şirâze.
insan vedalaştığı kişiyi iyi tanır, yakın bellerdi tabiî.
yoksa ne diye vedalaşmaya gelsindi!
“bu sefer ne tarafa?” diye sordum öylesine, sırf bir şey söylemiş olmak için.
yine yüreği köşeye sıkışmış, bir çıkmaza kilitlenmişti belli...
yön belirlemeden yola vuracak, vakti gelince de yüklendikleriyle dönecekti.
ama nereye, işte o net değildi.
kimleri bulacak, hangi sokaklarda kaybolacak, hangi sahillere savrulacaktı yine?
“güneye” dedi saçlarını karıştırırken.
hep sevmişti sıcak iklimleri, ben gibi Şirâze.
“vedalar bana göre değil” derken acı bir gülümseme takıldı dudaklarıma.
“kendini sevmeyi öğrenmedikçe hayat sana hep ağır gelecek” diyecek oldum...
o iyi bilirdi, ben iyi bilirdim; insan hatadayken hatada olduğunun kuşkusuz idrâkindeydi.
sözün bittiği yerde aşk / es
faniliğin zirvesinde aşk / bîkes
yarının ertesinde aşk / mâkes
Şirâze!
derin uykularımın sırlı mahzeni,
öylece bırak da hiç uyandırma beni.