ebrâr ile hemhâl olayım diye günlerin ötesine geçtim
iki dirhem irademle bir ince mücâdele içinde,
sanırım ben tuz ile buz eyledim
ebrûlî vakitleri aklen ve fikren ve bilâistisna...
Bir hırka bir de sarık, kapanmış bir devrin izini sürmek benimkisi; kula kulluğunu hatırlatan esrar mıdır yolumu kesen, yoksa bu kula kul olunanın yolunu aydınlatmak mıdır Şiraze?
Seni sâkî-nâme’de karşıma çıkaran şerhsiz sâdeliğin kıvrımları, bir de kaydı
Tutulamamışların savruluşudur alevlere.
Bir yelkenli açıklardan geçerken devrilir, bin kelâm hebâ olur da ulaşamaz müstesnâ raflarına o gizemli keşişler adasının.
Kim anar beni bin yıl sonra desem Şiraze, böyle hassâs dokunuşlarla kelâmıma?
Zamanı kapattığımda üzerime, kim duyacak benim soluğumu sürûr ile, şevk ile, ilm ile, ihsân ile, lûtf ile?...
Muvakkaten Şiraze, toprağıma gül dikeceğim, karanfil döşeyeceğim; görsen tanı, fikrine düşünce harfi beklenenin, bekleyenin, bekletilenin... bir soft tebessüm yayılsın gölgesine kirpiklerinin mor kavisli. Ziftî, zifirî, her ne var ise dûn için zarurî; sert bir hamle ile ötelere iteledim. Bu kavgadan yorulmak ve caymak ve son demde firâr etmek yazılı imiş; Şiraze bu yazgıyı silmenin, en zıd biçimiyle tefsîr etmenin, olmadı türlü biçimde tâbir ile şekil şekil değiştirmenin, hatta kavgayı sükût ile ifşâ etmenin yoksa mümkünü; bir yere artık sığınmalıyım; dergâh mı olur bu, makam mı, mekân mı, yoksa mesken mi Şiraze. Söyle de bileyim sûfî duruşlum, kim ne yapsın şu hâlimi?
bir kere şaştı mı ferd, derler imiş “bir daha dene”
sonra bir dahi, ve bir dahi, ve bir dahi...
merhameti sorgulamak haddi aşmak imiş de,
bir gün gelir bütün renkler soldurulursa, kul düşer
ve düştüğü yerde kalır imiş... yine de
şu ümîd denizi var ya, kulun gözlerinde bir serâb
öylece bekler imiş gelip parmaklarına dalgalarını dokundursun,
dokundursun da onu ayağa kaldırsın diye
Zannederim masal şatolarından en görkemlisinde, kütüb deryâsına atılmış buldum kendimi, tarihin birinde.
Ne sen, ne ben, ne de tüm bilip bilmediklerim Şiraze; bana açılan kitaplar kadar kılamadınız beni müesser, müzehher, münevver.
Ben çadırımı kendim kurdum perdesini aralayıp giriverince içeri saraylara açılan. Kimseden duymadığım sözleri kendim için ben söylettim o mekânlarda her tüyü ayrı renk bahçe kuşlarına. Elimi her daldırdığımda başka bir tada bürünen nehirlerim oldu, sıkıldıkça manzarası değişen pencerelerim; çağırdığımda sesimi duyan birileri hep oldu mütebessim. Ben ben’i dinledim, kendimce söylendim şu âlemin kenar çizgilerinde, sezdirmeden Şiraze.
Hâriçte kalan;
sürgün memleketlerinde Ortaçağ’ın,
dönemeyişin nakşedildiği mektûbelerini kör kuyulara sallandıran;
nem kokulu hurûfu ok misâli zeminin dört yanına hem sükûtla, hem hurûşân atan;
sen ki zindânlarda soldurulan çeşmigiryân, sûzan, nâzan...
De ki: hâldeyim bir ben bilirim hâlimi, bir de hâlden tek anlayan
Ey hâricimde kalan nâlân! De ki duyayım, de ki ben her dediğine tutunayım
de ki sussun ücralarımda gezinen şu nâdân... bir tek an
Ey hâriçte kalan!
...
hâleliyim yine,
mevsim sonu kederi bu, ne soğuk ne sıcak tutumlar arası kararsızlık.
sanki bir şey düşecek üzerime çok yükseklerden,
sanki düşecek de, bir tereddüt dolanmış eylemine; hisler arası garîb bir karışıklık.
Bil ki Şiraze; benimkisi, çok yerde yapılmış bir tek yanlışlık.
Şiraze’den Şiraze’ye