Ay Vakti

Acıdan Bir Güne Düşenler

                                                                        Sevgili Babam’ı Allah’ın Rahmetiyle Anarak…
                                                                                                                              
Tamam, biz hemen çıkıyoruz, dedi, telefonu kapatırken. Boğazı düğümlendi, yutkunamadı. Elinin titrediğini fark etti. Öylece kalakaldı, elinden telefonu bırakamadı. Kalbinin hızla attığını, dudaklarının kuruduğunu fark etti.
  
Bir evladın, babasının şu an ölüyor oluşunu haber alması, böyle oluyordu demek ki? Oysa kaç defa böyle bir telefonun geleceğini kafasında kurmuştu. Acı, en derin haliyle hissettirdi kendini. Şu an orada olmak istiyordu.

Saate baktı. Bu saatte otobüs bulunur mu, diye geçirdi içinden. Kalktı, mutfaktaki eşinin yanına gitti. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Babamı acile kaldırmışlar, durumu hiç iyi değilmiş, diyebildi. Ya, diyerek döndü eşi. Abim aradı, akşam namazına giderken yolda kriz geçirmiş. Ağlamaya başlayan eşine, hazırlanalım, dedi kendini zor tutarak. Ayakta duramıyor, yerine de oturamıyordu, Çocuklarının yanına vardı, dedeniz rahatsızlanmış, hazırlanıp çıkacağız, dedi. Abisine tekrar telefon açtı. Babasının kurtarılamadığını, son nefesini verdiğini öğrendi. Bütün hücrelerine kadar sıkıldığını hissediyordu.

Alt komşusuna ve bazı arkadaşlarına haber verdi. Kısa zamanda ev doldu. Onlar hazırlanırken, arkadaşları organize oldular. Arkadaşlarından birinin arabasıyla yola çıktılar. Yolda tekrar telefon açtı. Babasının morga kaldırıldığı haberini aldı.

Araba gecenin karanlığını yara yara ilerlerken, saatin yirmi üç olduğunu fark etti. İçeride sessizce ağlayan eşinin elini tutmuş, dudaklarında dualar vardı. Çocukları kucaklarında uykuya dalmışlardı. Arkadaşlarından anne babasını kaybedenlerin yaşadıklarına dair konuşmaları dinliyor, dünya hayatının ölümlülüğüne dair söylenenlere ara sıra katılıyordu.

Babasıyla yaşadıkları, sahne sahne aklına geliyordu. En çokta yeni yaptırdıkları evlerine yaptığı ziyaretindeki sevinci ve duasını unutamıyordu. Bir babanın evladının sahip olduğu dünyalığa sevinci, görülmeye değerdi. Her ziyaretlerinde vedalaşırken, hakkınızı helal edin, bizim durumumuz belli artık, sözünü hatırlar, seksen yaşına gelmiş bir babanın ölüm karşısındaki rahatlığını görürdü. Ayrılırlarken, yol parası edin, diye zorla verilen parayı almak istememesine rağmen, çocuklarının cebine harçlık olarak konulması, evlat ne kadar büyüse de, babalığın yaşının olmadığını düşünmesine sebep olurdu. Dudaklarında hiç eksik etmediği duasını, artık duyamayacağını düşündü. Demek ki, evlat olarak yapılacak her şey, buraya kadarmış, diye fısıldadı. Eşinin elini daha bir sıkı tuttu.

İlçeye yaklaştıkça heyecanlanıyordu. Baba evinin şu anki durumunu merak etti. Yakından uzaktan, duyup gelenler ve gözyaşı vardır herhalde, diye düşündü. Saatin yirmi dörde  yaklaştığını gördü. İçeride derin bir sessizlik, dışarıda karanlık içinde kendini var etmeye çalışan, irili ufaklı köy ve kasabaların ışıkları vardı.

İnsan, karanlıktan aydınlığa, gidip geliyordu. Hayat, bir savruluştu. Aydınlığı kalıcı kılmak için koşturuluyordu. Üretken bir yapı, bir şeylerin peşinde oyalıyordu. Babası, seksen yıl hiç durmadan çalışmıştı. Sabah ezanından önce uyanır, nafile namazını kılıp, Kuran’ını okur, camide sabah namazını kılar, dönünce sıcak bir sabah çayı içer, bahçede işine koyulurdu. Herkesin uyandığı saatlerde o, epey bir iş görmüş olurdu. Son zamanlarda yaşın verdiği etki ile eskisi gibi çalışamıyor ama içi içini yiyordu. Durumum iyi değil, der, yine de boş durmazdı.

İlçeye girdiler, yolu arkadaşına tarif etti. Bahçelerin arasından yaz serinliğini hissederek ilerlediler. Baba evine ulaşınca etrafta tanıdık arabaları fark etti. Yavaşça indi, yürüdü. Ağaçların arasından yansıyan evin ışıkları, derin bir kabullenilmişliği yansıtıyordu. Karşılamaya çıkan ablalarını görünce, kendini tutamadı. Sarılıp ağladılar uzun uzun. Annem nerede, diyebildi. Ağlayan yüzler içeride olduğunu söyledi. Gözyaşlarını silip içeri girdi. Divanda, daha olayın şokunu üzerinden atamayan annesine vardı, sıkı sıkı sarıldı, ağladı, öptü onu. Sonra ağabeylerine sarıldı. Sonra diğer akrabalarına. Herkeste, her yeni gelenle beliren gözyaşı vardı. Annesinin yanına oturdu. Diğer arkadaşları da geldiler. Anadolu insanının hüznünü içine gömüp, uzaktan geleni sahiplenme sözlerine karşılık verildi bir süre.

Abisine, nasıl olmuş diye sordu. Abisi, bahçede her zamanki gibi durmamış, ikindiden sonra otları biçmiş, akşam olunca abdestini almış, namaz için camiye giderken ana yola çıkınca rahatsızlanmış, komşular görmüşler, ambulans çağırmışlar hemen, bana da telefon ettiler, geldiğimde ambulans dönüyordu. Peşinden hastaneye gittik, nabzı hala atıyordu ama kurtaramadılar, diye anlattı olanları. Şükür, kelimesi çıktı ağzından. Hz. Peygamber’in, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, sözünü hatırladılar. Ölüm, en dar zamanda bile namazını camide kılmak isteyen babasına, cami yolunda gelmişti. Arkadaşları, ne güzel ölüm, Allah hepimize böyle ölüm nasip etsin, diye dua ettiler.

Acı, gecenin en koyu saatlerinde yüreklerde sessizce duruyordu. Bu evde, bir daha babası olmayacak, hayatlarına onsuz devam edeceklerdi. Ölümün, hayatın bir gerçeği olduğu biliniyordu ama yakınlardan biri kaybedilince, başka türlü anlaşılıyordu ölüm. Her gün duyulan sala, sıradan bir ses olmaktan çıkıyor, başka bir anlam kazanıyordu.

Bir daha duasını alamayacağız, dedi kendi kendine. Baba duasının önemini bilen bir yapıya sahipti. Evlatlar için, yüreğin en derinlerinden gelen sözlerden daha geçerli olanı var mıydı şu dünyada? Madde adına her türlü engeli aşmak ve merhametin en zirvesine ulaşmak, dua ile gerçekleşmiyor mu idi? Yaratanın, isteyin sözüne, güzel olanı dilemek, şefkatin sonucuydu.

Yüreklerde acı vardı ama yarın için planlama yapmak gerekiyordu. Sabah erkenden mezarlığa gidip, mezar yeri belirlenecekti. Sala verdirilecekti. Kefen ve diğer malzemeler alınacaktı. Hastane yıkamak için uygundu. Cenaze, öğle namazından sonra Ulu Camii’nden kaldırılacak, definden sonra evde yemek verilecekti. Tüm yapılacaklar, en ince ayrıntısına kadar belirlendi.

Herkeste üzüntü ve yorgunluk hissediliyordu. Saat üç otuzu gösterirken, arkadaşları ile abisinin evine gittiler. Dört otuza kadar uyuyamadan döndü durdu. Sabah namazını kıldılar. Tekrar geri döndüler. Kardeşleri ile yapılacakları tekrar görüştüler. Abisi ve eniştesi ile mezarlığa gittiler. Görevliyi beklerlerken, babasının bu günden sonra burada olacağı geldi aklına. İnsanın, dünyada bir garip olduğunu, ne kadar yaşarsa yaşasın, sonunda toprağa döneceğini düşündü. Görevli üç farklı yer gösterdi. Büyük bir ağacın altında, çeşmeye yakın bir yeri, suyu ve ağacı severdi, diye tercih ettiler. Kefeni de aldılar. Diğer yapılacakları yapıp eve döndüler. Yakından uzaktan, büyük küçük sevenleri dolmuştu eve.

Saatler on bire yaklaşırken fazla kalabalık olmayalım demelerine rağmen, büyük bir kalabalıkla hastane morguna vardılar. İçeri girdiler. Büyük bir titizlikle babalarını içeriden alıp, yıkayacakları yere getirdiler. En büyük abisi yüzünü açtı. Uzun zamandır çalışmaktan yorulup, derin bir uykuya dalmış gibiydi babası. Annesi ve kız kardeşlerini yüzünü son kez görsünler diye içeriye çağırdılar. Annesinin koluna girdi, abisi babasının yüzünü tekrar açtı. Gözyaşlarını kimse tutmuyordu artık. Annesi, hacı, namaza diye gittin, buraya mı gelecektin, diye ağlıyor, saçını ve sakalını okşuyordu. Ayrılıktı bunun adı. Altmış yıllık bir beraberliğin sonuydu yaşananlar. Zorda olsa annesi ve kardeşlerini dışarı çıkardılar. Ölen bir kişinin yıkanmasında az kişi bulunması gerekirdi ama uyarılara rağmen içerisi kalabalıktı. Sanki bütün sevenleri elbirliği ile yıkamak istiyordu. Öyle de oldu, herkes çıksa da,  bir tas su dökmek için tekrar geldi. Sonunda kefenleyip tabuta koydular. Omuzlarına aldılar, cenaze arabasına koyup, son dua için eve yöneldiler. Cenaze arabasında, babasının başucunda idi. İçeriden dışarı farklı görünüyordu. Gerçek olan cenaze arabasında yaşananlardı, gerisi önemsiz görünüyordu. Eve gelince herkes, cenaze arabasına yaklaştı. Sesli dualar edildi, hakların helal edilmesi istendi. Gözyaşları içinde herkes dualara katıldı. Evden Ulu Camii’ye geldiler, öğle namazından sonra defnedilecekti. Abileri ile, başınız sağolsun, diye gelen tanıdık tanımadık cemaatla ilgilendi. Görev yaptığı yerdeki arkadaşlarının da geldiklerini fark etti. Kucaklaştılar, başsağlığı dileklerini kabul etti. Dostları tarafından acılı günde yalnız bırakılmamıştı. Öğle namazını kıldıktan sonra, cenaze namazı için toplanıldı. Cemaatın kalabalık oluşu dikkatini çekti. Sanki herkes gelmişti. Namaz sonunda imamın, haklarınızı helal ediyor musunuz, sorusuna, hep birlikte, helal olsun, cevabını verdi cemaat.

Kimi insan yürüyerek, kimi arabalarıyla cenaze arabasının arkasında mezarlığa geldiler. Sabah belirledikleri mezar başına toplanıyordu gelenler. İncitmemek ister gibi dikkatli davranarak mezar başına getirdiler. Abisi ile mezara inerek, gerekli düzenlemeyi yaptılar. Tabuttan ellerine verilen babalarını yavaşça mezara yerleştirdiler. İnsanın öz babasını elleri ile mezara koyması, çok farklı anlamlar barındırıyordu. Taşları yerleştirip, yukarı çıktılar. Mezara toprak atılırken, Kur’an’ı Kerim okunmaya başlandı.  Kur’an dinlenirken, kürekler el değiştirerek gelenler toprak atıyorlardı. Tüm işlemler bitip yapılan dualara amin denilince, ağabeyleriyle mezarlığın kapısına durup, başsağlığı dileklerini kabul ettiler. Hep beraber eve döndüler, hazır olan yemekler bahçede masalarda ikram edildi. Orada bulunanlar dualar edip, başsağlığı ve sabırlar dilediler.

Uzaktan gelen insanlar, yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Acı insanları bir araya getiriyordu. Acıya dayanmanın yolu, birilerinin acıya ortak olması idi. Hayat acılara rağmen devam ediyordu.

Gün, akşamüstüne çevrilirken, kalabalık dağılmış, taziye için gelip gidenler ve yakınları kalmıştı. Cenazeye gelemeyenlerin taziye dilekleri nedeniyle telefonlar sık sık çalıyordu. Koskoca bahçe ve ev babasız bir akşama hazırlanıyordu. Hüzün akşamla bütünleşiyordu.

Koca bir ömrün özeti gibi, tam bir gün geçmişti babasının ölümü üzerinden. Dün bu saatlerde yaşanmıştı yaşananlar. Ama hayat devam ediyordu. Acı düştüğü yeri yakıyor, sırası gelen ayrılıyordu dünya hayatından. Çünkü en büyük yazıcı, ölümü hayatın bir parçası olarak yazmıştı.

Cemil KÖKSAL

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar