9.
“Dost aramaya çıktım” dedi Ayşemin.
“Bulabildin mi?” diye sordu ses.
Başını iki yana salladı Ayşemin, “bulamadım” diye mırıldandı.
“Devam edecek misin aramaya?” diye sordu ses.
Yine başını salladı Ayşemin, “vazgeçtim” diye mırıldandı.
“Bu kadar çabuk mu?” diye sordu bu sefer ses.
“Tâkatim kalmadı” dedi Ayşemin.
“O gelsin sana” dedi ses, “bekle o bulsun seni; geze geze varamayacağın yerler var, araya araya bulamayacakların var, sadece senin istemenle gerçekleşemeyecek düşler var.”
Sıray’a döndüğünde yüzünü nelerden vazgeçmişti kimse bilemedi. “Ben dinlemek istiyorum, sadece izlemek istiyorum” dedi Ayşemin. Âni kararlar, âni değişiklikler, renk renk boyanmalar, bir oraya kayıp bir buraya akmalar... Ayşemin yine dalgalanmıştı rüzgâra ters yönde. “Peki” dedi Sıray ve gerisin geri çıktılar İrfan Mektebi’nden. Herkesin işine koyulduğu alanda biraz ilerledikten sonra, “İşte burası” dedi Sıray eliyle bütün çevreyi işaret ederek. “Sen burada dinleyecek ve izleyeceksin. Herkese bir soru soracaksın ve herkes sana sadece tek bir sorunun cevabını verecek. Ne anlatırlarsa sözlerini kesmeden dinleyeceksin. İyi izle, sözlerden başka her hareketin vardır taşıdığı anlamlar.”
Daye ve Sıray onu bir başına bırakıp uzaklaştılar. Ayşemin duvar dibine çekilip bir tabureye yerleştiğinde onun varlığını önemseyen tek bir kişi bile çıkmamıştı henüz. Sol dirseğini dizine koyup çenesini avucuna dayadı ve başladı tâkibe. Neler sorabilirdi ki hiç tanımadığı bu insanlara? Önce soruları mı seçmeliydi, yoksa kişileri mi sıraya koymalıydı karar veremedi. İşe bir an önce başlamak için hırçın bir sabırsızlık hareketlendi içinde. Onu hızlanmaya zorluyor, kısa çözümler bulmaya çalışarak oyalıyordu. “Yok” diye düşündü Ayşemin, “artık yavaş hareket edeceğim. Kimseyi ürkütmeden, kimseyi rahatsız etmeden ve kimseyi incitmeden. Doğru kelimelerle doğru sonuçlara ulaşacağım.”
Ayağa kalktı ve ileriye doğru yürümeye başladı. Toprak yolda attığı her adımda kırmızı bir toz bulutu havalanıyordu. Tabiatın sesine insan koşturmacası karışmıştı. Bütün sesleri birbirinden ayırmayı denedi önce. En belirgin olandan en belirsiz olana kadar hepsi ortak bir mûsıkînin ayrılmaz parçalarıydı. “Sesleri ayırd et” dedi içindeki ses. “Her sesin bir sahibi var, her sesin bir muhatabı var; onları önemli yapan da bu.” Ayşemin itaat içinde bütün sesleri ayrı ayrı duymaya başladı. Bir huzur şelâlesi dökülüyordu üzerine şimdi. Hafiflediğini, kanatlandığını, bedeninin ağırlığından kurtulduğunu hissediyordu. “Sen diye bir şey yok, herkes tek’in küçüklü büyüklü birer parçası” diye devam etti ses. “Onları anla, onları tanı, onları bil, onları isimlendir, onları keşfet, onları çıkar meydana, onları kurtar kapıldıkları selden, onlara dokun kendi sesinle, onlardan ol, sen ol... ol ki olduğun bilinsin, ol ki olduğun görülsün, ol ki olman birşeyleri değiştirsin, ol sadece. Kıyıya çekilme, kenarda durma, sen de hayatın akışında ilerle yükselmeden, ayakların yere bassın. Kanatların olsun, ama sen dilersen seni uçursunlar senin dilediğin yere. Kayma sen istemeden, kaybolma sen istemeden, karışma sen istemeden, düşme sen istemeden, takılma, yorulma, durulma sen istemeden. İraden şekillendirsin sokaklarının manzarasını, sen çiz yolunun kıvrımlarını, sen yön ver yoluna ve sen ol; çünkü bu hayat senin.”
Durdu Ayşemin. Şimdi nefes nefese, ter içindeydi. Attığı birkaç adım değildi onu böyle yoran. Ne olduğunu anlamaya başlamasıydı belki, neler yapabileceğinin gösterilmesi miydi? “Ben zayıfım” diye mırıldandı durduğu yerde. “Çok zayıfım.”
“Buradasın” dedi ses.
“Getirildim” dedi Ayşemin.
“İnancın olmasaydı getirilmeyecektin, hedef koymasaydın o hedef gösterilmeyecekti sana” dedi ses.
“Sadece saraydan çıkmak istedim” dedi Ayşemin.
“Çıktın” dedi ses. “Şimdi devam edeceksin.”
Gözlerini kapatmış olduğunu o an farketti Ayşemin. Hemen açtı ve açar açmaz göz göze geldiği adama doğru ilerledi. “Buraya ne zaman geldin?” diye sordu hiç düşünmeden soruyu. “On-dört yıl önce” dedi adam. Omzuna birisinin dokunduğunu zannederek geriye döndüğünde bir kadının hemen yanında durduğunu gördü, “Git dedikleri için” dedi kadın. “Ben de ısrar etmedim kalmak için.”
“Uzak mıydı gittiğin yer?” diye sordu Ayşemin.
“Çok uzaktı” dedi diğer kadın. “Artık geri dönemeyecek kadar uzaklaşmıştım ve nasıl dönebileceğimi de bilmiyordum.”
“Korkmadın mı?” diye sordu Ayşemin.
“Korktum” dedi başka bir adam. “Girdiğim yerde kaldım ve uzun süre çıkmadım oradan. Yalnızlıktan yorulduğumda birilerini bulamayı denedim. Ama artık çok geçti. Konuşmayı unutmuştum. Yapabildiğim her şeyi unutmuştum. Sahip olduklarımın hepsi geride kalmıştı.”
“Sonra ne oldu?” diye sordu Ayşemin.
“Güneş çok yavaş doğmaya başladı” dedi başka bir kadın. “Ama benim her çekingenliğimde takrar saklandı dağların ardına.”
“Benim gittiğim yerde hiç dağ yoktu” dedi bir başkası. “Çöl o kadar büyüktü ki ona sığınanı yutuveriyordu.”
“Sen nasıl kurtuldun?” diye sordu Ayşemin. “Beni de yuttu” karşılığını alınca da anlayamadı. Biraz düşündü. Cevapları verip kendi işine dönen bu insanlara tek tek ve uzun uzun baktı. Her cümlelerin ardında yatan binlerce cümle vardı, her söylenmeyenin ardında binlerce söylenmeyen vardı, her görünenin ardında sayısız görünmeyen yüz vardı ve sordu: “Bana kim kelime öyküleri anlatacak?”
Hepsi birden, aynı anda cevap verdiler: “Biz!”
Ayşemin kendisine rahat oturacağı bir yer seçtikten sonra ilk kelimeyi söyledi: “Savaş”
Bir gözü perdelenmiş yaşlı bir kadın yaklaştı Ayşemin’e ve başladı anlatmaya: “Çocuktum. Köyümüz yemyeşil bir çayırlığın ormana ardını veren düzlüğündeydi.Tarlalarımız vardı buğday, mısır, lahana, havuç ekili. Üzüm bağlarımız, ceviz ağaçlarımız vardı. Birgün askerler geldi. Neyimiz var neyimiz yok hepsini toplayıp gittiler. Aç kaldık. Teker teker ölüm almaya başladı bizi. Kimse kime karşı çıkacağını, kimden yardım isteyebileceğini ya da kiminle savaşacağını bilmiyordu. Teker teker çıldırdık. Civarda ne kadar hayvan varsa tükendi, bütün ağaçların gövdeleri kemirildi, avuç avuç toprak yendi. Korkunçtu açlık, kimse baş edemedi. Birbirlerini öldürüp yiyenler oldu, acıya dayanamayıp kendini asanlar oldu. Birgün bu acı yüzünden babam beni vurdu.”
Ayşemin gözlerini dehşetle yaşlı kadının gözlerine dikti. Kadın söylediklerine hiçbir şey eklemeden ve beklemeden kendisine bir şey denmesini ardındaki kalabalığın arasına karışıp gidiverdi. “Ağaç” dedi Ayşemin. Elindeki küreği omzuna oturtmuş bir adam iki adım öne çıktı: “Büyük Rârinem çölünün bir ucunda kendi hâlinde yaşamaya çalışan insanlar susuzluktan kırıldıkları bir dönemde toplanıp karar verdiler: “Köklerimiz bu çöle bağlı olsa da artık başka bir yere göç etme zamanı gelmiştir.” Herkes en kıymetlisini aldı yanına, atlar ve develer ve bütün hayvanlarıyla beraber kervan edâsında batı’ya yöneldiler. İçlerinden bir tek kişi bile daha önce bu köyden uzağa varıp dönmemişti. Bilmeden, ileriyi görmeden, bir bilenin öncülüğüne güvenmeden geceleri devirdiler, gündüzleri izlediler, toprağın şekilden şekile girmesine bir sevindiler, bir şaşırdılar. Adını bilmedikleri bir orman kıyısına dayandıklarında “burasıdır” diyerek keçeden çadırlarını kurmaya başladılar. Toprak verimli, hava yağmur kokulu, su alabildiğine bereketliydi. Sevindiler. Bir sabah yer sarsıntısıyla yerlerinden fırladılar. Yüzlerce at sırtlarındaki okçularla çevrelerini sarmıştı. Daha ne olduğunu anlamadan ve anlatamadan daha nereden geldiklerini, bu okçular her birini tek tek, çoluk çocuk orman kenarı boyunca uzanan ağaçların dallarından sallandırdılar.”
Ayşemin söylenenelerin birine bile inanmak istemeden öyküyü dinleyenlerin yüzlerini inceledi. Kimse onun kadar şaşkın, onun kadar ürkmüş görünmüyordu. “Neden hep kötü bu öyküler?” diye sordu. İçlerinden biri usulca yanaşıp neredeyse fısıldadı: “Çünkü insan kötü. Onun olduğu her yerde kötülük var.” İçi burkuldu Ayşemin’in, “Peki burası?” diye mırıldandı. “Burada sürekli kendimizi yoklayarak yaşamaya çalışırız. Sadece kendi sorumluluklarımızı eksiksiz yapmaya özen göstererek. Eğer başımıza bir şey gelirse dönüp kendimizi yoklarız, “Nerede hata yaptık?” diye. İçimizden biri bile bir yanlışlığa düşer, bir rehâvete kapılır, bir tembelliğe atılırsa bu hepimizin sonunu getirebilir. Bu yüzden hep kendi davranışlarımızı sorgularız, kendi muhasebemizi kendimiz yaparız” dedi içindeki ses. “Çok zor” diye mırıldandı Ayşemin. “Dünyada var mıdır kolay olan?” sorusunu yanındaki bir çocuk kulağına fısıldadığında verecek bir cevabı olmadığını farketti. Oturduğu yerden yavaşça kalktı. Usulca süzdü tüm bakışları. Yüzünün rengi atmış, soru sorma isteğini şimdilik kaybetmişti. Biraz güç toparlaması, kendine gelmesi için destek alması şarttı. Küçük adımlarla Marifet Kapısı’ndan çıkıp oradan uzaklaştı.