Ay Vakti

Elif Gibi Değil, Vav Gibi

     Zaman donmuş gibi…Artık dünyanın hiçbir çilesine aldırış etmeyeceğini bilmenin sükunetiyle yatıyor soğuk asfaltın üzerinde. 
     Elif gibi değil de vav gibi. 
     Başı kıvrılıvermiş içine.

     Elinde sıkıca tuttuğu bir kağıt parçasının ucu görünüyor parmaklarının arasından. Koyu, kara bir kan başından sızıp asfalta ince çizgiler çekiyor. 
Yolda upuzun bir fren izi. Öyle ki duyanların hâlâ elleri titremede. 
    “Bir anda oldu diyor,” görenler.”Bir anda dünya kapısını kapatıp gitti, kaşla göz arası her şey…”
    “Daha bir, bilemedin iki dakika önce yanımdan geçti” diyenler… 
   “Kamyon şoförü dart dart nasıl da kornaya bastı; duymadı mı, acaba kör müydü, yoksa sağır mıydı?” diyenler…
     Vav gibi kıvrılan adam öylece yatıyor yerde.   Solmuş siyah beyaz bir fotoğraf gibi puslu. Daha şimdiden hatıralardan silinen.

                   ***
     Annesi taa kırk beş yaşında doğurmuştu onu. Kadıncağız bilemedi hamile olduğunu, aylarca “Günüm kesiliyo herhal,” diye geçirdi içinden, eee artık ellisine şunun şurasında ne kalmıştı. Zaman geçip artık karnı bir küp yutmuş kadar olunca bu kez de ‘Karnımda bir ur mu peyda oldu?’ diye işkillenip  köydeki sağlık ocağının yolunu tutmasıyla, cümle âlemden utanıp kendini  adeta evine hapsetmesi aynı güne denk geldi.
     
     İçinde vav gibi kıvrılmış bebeğini sakladı aylarca. Daha kucağına vermeden muhabbetini verdi Rabbi gönlüne. “Kul olmaya geliyorum” diyordu ‘vav’a hal olmuş insan.* 
     Sakladı, saklayabildiği kadar…
     Kocasından, çocuklarından, herkesten…
     Hangi sır, sır olarak kalmış ki?
     Gecenin bir yarısı dünyanın en ıstıraplı, en acı, en tatlı sancısı başlayıp yetemeyince artık kendisine, dilinde dualar, -kalbinde korku- kocasını uyandırmaya yeltendi. 
     “Bey, kalk, kalk! Ben doğuruyorum.” 

      Dışarda camları bile donduran buz gibi havada evde sıcacık yatağında kedi gibi kıvrılmış  uyuyan adam  düşle gerçek arası bir köprüde birkaç kez gidip geldikten sonra köprünün gerçek ayağında kalakaldı. Uyku mahmurluğundan  henüz sıyrılan adam “Ulan bu yaştan sonra…”  diye başlayan cümleler sayıp durdu.  Çektiği sancı gözlerinden okunan karısına iri yarı kıllı ellerini kaldırıp vurmadı bu sefer. Ne var ki, o küfür dolu ağzıyla dövmüşten beter etti kadıncağızı.   Kadın, ağzından köpükler saça saça bağıran kocasının karşısında her türlü darbeye karşın savunmasız beklerken ellerini sıkıca  yavrusuna beşik olmuş karnına siper etti.  Sancısını yuttu içine, bir sıcaklık kapladı bedenini, alev alev yandı, sustu sonra.

     Bir bebek sesi yankılandı çıplak duvarlarda. “ Kapandım diyordu eşiğine ‘vav’ gibi.”*

     Babası onu okula sadece dört yıl gönderdi; yaşlılık ve tembellik illetine tutulunca sona kalan dona kalır hesabı aldı Rıza’yı okuldan. “Adını, soyadını yazıyo ya yeter,” dedi. “Sığır çobanı yapcam onu, dağlarda kerat cetvelini sormazlar ya...” Onca yıldan sonra olmanın bedelini küçücük bedeninde hissetti ve daha o yaşta başkalarına hizmet etme gayesiyle dünyaya geldiğini  belleğine işledi. 

     Çocukluğunu dağlarda sığır çobanlığı yaparak geçirdi. Çoğunlukla akşama kadar otlattığı hayvanlardan başka kimseyi görmez, bütün gününü etrafını çevreleyen şu masmavi gökyüzüne, ağaçlara, kuşlara, karınca yuvalarına, hiç bir şeyi ziyan etmeyen böceklerin dünyasına bakarak geçirirdi. Çocuk yaşta tefekkürün sırrına vakıf oldu. Vav, her haliyle tefekkür değil miydi? Öyle ki yalnızlığın verdiği bu merak ona yaşıtlarının çok daha üstünde bir olgunluk kazandırmıştı. Ne yaşıtları gibi harman yerinde düvenin üstünde deli gibi döner, ne misket oynar, ne de oğlan çocuklarının babalarından aşırdıkları sigaraları kuytu köşelerde gizli gizli içmelerine eşlik ederdi.
   Onun bu içine dönük hali, herkes gibi olmama, olamama zamanla isminin başına bir ‘deli’ sıfatı yapıştırınca ‘deli Rıza’ya döndü ismi. Onun garipliği, sessizliği deliliğe denk tutuldu. 
   Bir gün bulutlar  kızarmaya yüz tutmuşken dönüş için  sürüsünü topladı Rıza. Ne kadar saydıysa da  yine de  biri eksik çıktı sığırların. Ayağında kara lastik, tabanlarına batan dikenlere, sert toprağa, bacaklarını kanatan bodur çalılara,  böğürtlen dallarına, dokundukça ellerini, ayaklarını haşur huşur eden otlara aldırış etmeksizin kuru dağlarda  dolanıp durdu.  Kah yel gibi koştu, kah soluklanıp durdu. Taa tepenin ötesindeki gölete seğirtti. Ayaklarının altı patlayacakmış gibi zonklamaya, gözleri kararmaya, vücudu  titremeye başladı. Hava iyice kararmadan geri dönüp sığırları köy sapağına kadar gütmüş, hayvanlardan birinin kıçına değneği şaplatıverince hayvan bayır aşağı koşmuş, diğerleri de onun peşi sıra seğirtivermişti. 
   O gece eve dönemedi Rıza. Korkudan titreyen yüreğini elleriyle sıkıca kavrayıp gözünde iplik iplik yaşlar, uzaktan gelen seslerin kurt uluması mı yoksa karşı köyün köpekleri mi olduğunu bilemeden inim inim inledi. Sabaha karşı  açlıktan ve soğuktan titremesi iyiden iyiye artınca buralarda ölüp de kurda kuşa yem olmak korkusu sardı içini. Bütün gece sessiz sessiz akıttığı gözyaşlarına inat bir yandan bağıra bağıra ağlayıp, bir yandan köye doğru koşmaya başladı.

     Köy imamının yanık sesi sabah namazının davetkar sesini çoktan  bırakmıştı evlerin kapısına. “Haydi salaha!” diyordu, “Haydi felaha!”  “Namaz uykudan daha hayırlıdır!” diyordu. Ezanla birlikte artık evlerin ışıkları tek tük yanmaya başlamış, cırcır böceklerinin eşlik ettiği o dipsiz karanlıkta bu ışıklar Rıza’nın yolu sıra dizilen canavarları, hayaletleri, gulyabanileri birer birer silip atmış; yerdeki çukurları, tümsekleri evlerin avlusuna serilen çarşafları, kıyafetleri birbirinden ayırt eder olmuş; korkusu geçip nefes alıp vermeleri düzelmiş, içi ferahlamıştı. Az kalsın bu saatte niye dışarıda olduğunu unutup bir de ıslık koyverecekti ya, uzaktan evlerinin damı görününce yeniden içini bir ürperme kapladı.

      Daha avluya varır varmaz çeşme başında sabah namazı için abdest alan babası, Rıza’yı görür görmez abdesti yarım bırakıp düşmana dalar gibi daldı oğluna. Kirli,uzun, sarı bıyıkları altında neredeyse görünmeyen ağzıyla ne söylediği bile anlaşılmayan garip  homurtular çıkarıyordu. Rıza’yı minicik omuzlarından yakalayıp yerlere fırlattı. Soğuk avluya her kapaklanışında yerdeki çakıl taşları ellerine, ayaklarına, böğrüne batıyor; canını acıtıyordu çocuğun. Köy imamından mı duymuştu insanın eşref-i mahlukat olduğunu?  Şimdi kendini bir hayvandan bile değersiz hissediyordu. Sonunda dayanamadı zayıf bedeni, bayıldı oracıkta.
                                                            ***
      Büyüdü... Bir kız sevdi… Örselenmiş yüreğinde ilk kez taze filizler yeşermeye başladı. İlçeye dayısına indiğinde gördü ilkin. Karşıdan salına salına yürüyüşü bir kuğuydu adeta. Basma eteğindeki dallar, çiçekler canlıymış da düşecekmiş gibi hafifçe eteğinin ucundan tutmuş, usul usul yürüyordu kız. Ömründe ilk defa böyle tatlı bir ıstırap duydu Rıza. Sanki güçlü bir el önce göğsünü sıkıyor, nefesi tıkanıyor, boğulacakmış gibi oluyor, gözleri damar damar kızarıyor; sonra bu güçlü el hafifçe  aralayınca göğsünü, taze bir nefes alıp gözlerinin akı görünüyordu. Sonra bu el bir daha, bir daha sıkıyordu. İlçeye dayısına gidişleri sıklaştı Rıza’nın. Aynı sokak üzerinde karşılıklı yürüyüşleri de. Öyle ki kız basma eteği üzerindeki güllerden birini neredeyse uzatıverecekti Rıza’ya. Zaman geçti birbirlerini göremezlerse öleceklerinden korktular.   Oysa içinde yeşeren filizler çiçeğe duramadı hiç. Kızlarının da oğlanda gönlü olduğunu anlayan ailesi onu apar topar mahallenin bakkalına verdiler.  Rıza, Mecnun gibi çöllere vuramadı kendini,  Kabe’de duaya tutamadı  ellerini. Sadece kendinden sonra hiç bir harfe tutunamayan ‘vav’ gibi kendine döndü. 
   “Ey Rıza, kainatta her şey O’na aşıkken sen gölgelere mi aşık olacaksın? Sen de aşkını ona sun. Avuç aç,  gönlünü ver. Deli divane aşık ol. Aşıklar yoluna adımını at. O’na doğru yürürken ayağını kanatan dikenlere aldırma. Gül tomurcuğuna uzanan dalda da diken olmaz mı?
                                                                   ***
   Kimseler için bir önemi yoktu ya bu zamanda dürüstlüğün, dürüsttü;  kimsenin arkasından konuşmaz, kimsenin kuyusunu kazmazdı. Karışmazdı öyle herkesin işine. Bencillik nedir bilmezdi. Yufka yüreklinin tekiydi, nerde garip, boynu bükük birini görse –kendi haline bakmaz- içi parçalanır,  cebindeki son kuruşu da onunla paylaşırdı. Gözü yaşlı kimselere hiç dayamaz, karşısındakinin derdini saatlerce dinlerdi. İnsanların selamı dahi rüşvetle alıp verdikleri bu zamanda öyle kolay bulunmazdı onun gibi dert dinleyen biri. Gariptir ki ona derdini dökenler iyi günlerinde kafalarını çevirip bakmaya bile imtina ederdi. Hoş, hiç yüksünmezdi ya bundan. Dünyanın kök salınamayacak bir yer olduğunu iyi bilirdi. Her haline şükreder, baş kaldırmazdı kaderine. Her daim yüzünde, bakanların değil ancak görebilenlerin fark edebildiği tatlı bir hüzün olurdu. Varla yok arası bir boşlukta vav gibi teslim oldu. Hem  teslimiyet öyle kitaplardan öğrenilecek bir şey değildi, onun mahzun yüzünde, hep kendine dönük ‘vav’ gibi bakışlarında gizliydi. Kul olmanın kainattaki duruşuydu vav. Kulluğun manası idi.                                                                 ***

Küçük bir şirkette iş buldu kendine. Ne olacak getir götür işleri. Ne bir arka çıkanı vardı, ne de elinden tutanı. Çalışınca her işin üstesinden gelinir sandı. Hem azimle kendi işlerine koşturdu hem de başkalarınınkine.  Kısa zamanda herkesin sevgisini ve güvenini kazandı. Birgün  şirketin müdürü  konuşmak için onu odasına  çağırdı.  Ağır ağır konuşuyor, sözün kifayetsiz kaldığı yerlerde el kol mimikleriyle birşeyler anlatmaya çalışıyor,  şu karşısındaki zavallı çocuğa işten çıkarıldığını nasıl söyleceğini  düşünüyordu. Aslında pek de dürüst, gayretli, temiz bir çocuktu. İyi de Ahmet Bey uzaktan bir akrabası için ricada bulunmuştu.  Şimdi şirketin en muteber müşterisini nasıl kırardı? Belki yeni gelecek olan, Rıza’nın yerini tutmazdı ama kaz gelecek yerden tavuk esirgendiği nerde görülmüştü?  Sadede gelince  konuşması iyice ağırlaştı. Sanki cümlelerin altında ezilip kalmasın istiyordu bu genç adam. Rıza, başını iyice eğmiş, elleri önde bağlı, sessizce  patronunun  konuşmasını dinliyordu.  İşte o an fark etti gömleğindeki düğmelerden birinden uzunca bir ipin sarktığını. Hiç düşünmeden sarkan ipi hafifçe çekince yere düşen düğmenin çıkardığı ‘tık’ sesini bir tek kendisi duydu. Niyeyse ölümü hatırladı o an. 
   ‘Bir tutam iple şu gömleğe iliştirilmiş düğmeler gibiyiz’ diye düşündü. Şu dünyadan hiç kopmayacağımızı sanıyoruz ama, ipimiz çekilince ansızın yere kapaklanıyoruz. Öyleyse bu hırs niye? Onu daldığı düşüncelerden patronunun yapmacık bir öksürüğü  çıkardı. Adam siyah deri koltuğunda hafifçe eğilip önündeki kağıdı imzalarken artık biraz rahatlamıştı!
    “Rızacım bu kağıdı al, ayrılmadan önce muhasebeye uğra lütfen, diyordu. Rıza öyle sıktı ki  kâğıdı, kağıt bir lokmacık kaldı avucunda. Dünya bir lokmacık kaldı.
                                               ***
      Polis şeritle çevirdi olay mahalini. Artık iyice soğumaya başlamış bedeni gazetelerle kapatıldı. 
     Saatlerce sonra gelen ambulans  Rıza’nın önünde durdu.  Nazikçe bir sedyeye bindirildi. Belki de ilk defa ona böylesine muamele ediliyordu.  Ambulansa kaldırılırken hafifçe bir rüzgâr üfledi üzerindeki gazeteyi. Bedeni yarısına kadar açıldı, eli azıcık aşağı sarktı; sıkıca kapalı parmakları aralandı. İşte o zaman hemşire kız, Rıza’nın sedyeden aşağı sarkan elinden top gibi buruşturulmuş bir kağıt parçasının yere düştüğünü fark etti.
Umarsız,  öylesine yanındaki doktora gösterdi.
“Aaa! Bakın gördünüz mü elinden düşeni?”
Hafifçe aralanan parmakları sonra yine kıvrıldı, vav gibi doğruldu içine.
Rıza yaşarken de hiç unutmadı vavlığını, ölürken de. 
 Sanki “İşte kulunum senin ve huzurundayım tüm benliğimden sıyrılarak”* diyordu.
Ölüm güzel bir giysi gibi durdu üstünde. 
Sırtında hiç dünyayı taşımadı ki. Elbette “Yükü hafif olanın hali, yükü ağır olandan güzeldir.”**
Yok gibi yaşadı,
Konacak gibi değil, göçecek gibi.
Balığın karnındaki Yunus gibi.
Elif gibi değil,
Vav gibi. 
 

*   Hakan Türkyılmaz
**   Hz Ali

Nurşah KARACA

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar