"Bu gece de tam gezintiye çıkılacak bir hava var ya" dedi C. Gerçekten berbat bir havaydı.
C'nin şemsiyesi vardı bereket.
Koridoru geçip halı döşeli merdivenlerden indiler. Kapıcı merdivenin alt başındaki masada oturuyordu.
Onları görünce afallar gibi oldu.
"Dışarı mı çıkıyorsunuz efendim?"
"Evet," dedi M. "Fırtınada gölü seyredeceğiz."
"Böyle şemsiyesiz mi efendim?"
"Evet" bu pardösü su geçirmez."
Pardösüye şöyle bir baktı, gözü tutmamıştı hiç.
"İyisi mi ben size bir şemsiye getireyim, efendim." dedi.
Gitti, büyücek bir şemsiyeyle geri döndü.
"Biraz büyük ama efendim." dedi.
On liretlik bir banknot uzattı M.
Teşekkür eder gibi bir şeyler mırıldandı kapıcı.
"Fırtınalı havada fazla kalmayın." diye ekledi, "sırılsıklam olursunuz"
"Hemen döneriz"dedi M.
M şemsiyeyi açtı. Şemsiye birden devleşti. Dev şemsiyenin altında, yoldan aşağı yürüdüler. Karanlık, ıslak bahçelerden geçip yola çıktılar. Yağmurla karışık soğuk bir kasım rüzgârı sahilden göle doğru esiyordu.
Dağlara kar yağmıştı belli ki. Rıhtım boyundaki iskelelere zincirle bağlanmış sandalları geçtiler.
Taş rıhtımı kaplayan sular kapkara görünüyordu. Adam:
"Bavullarınız kayıkta." dedi.
"Kayığın parasını vereyim." dedi M.
"Ne kadar paranız var ki?"
"Çok sayılmaz."
"Parayı sonra yollasanız da olur. Zararı yok."
"Ne kadar?"
"Ne kadar isterseniz, o kadar gönderin."
"Söyle de ona göre."
"İsviçre'ye kazasız belasız geçebilirseniz beş yüz frank gönderin. Kurtulduğunuzda ağır gelmez bu para
size."
Taş rıhtımın yanında inip kalkan kayığı tuttu. M de C'nin binmesine yardım etti.
"Nereye gideceğinizi biliyor musunuz?"
"Gölün yukarı tarafına."
"Ne kadar gideceğinizi de biliyor musunuz?"
"Luino'yu geçeceğim."
"Luino'yu, Cannero'yu, Cannabio'yu, Tranzano'yu geçeceksiniz. Ne zaman ki Brissego'ya geldiniz, anlayınız
ki İsviçre'desiniz. Monte Tamara'yı da geçeceksiniz."
"Saat kaç?" diye sordu C.
"Daha on bir" dedi M.
"Durmadan kürek çekerseniz sabahın yedisinde oradasınız."
"O kadar uzak mı?"
"Otuz beş km."
"Nasıl gideceğiz? Bu yağmurda pusula gerek."
"Hayır, İsela Bella'ya doğru kürek çekin. Sonra İsalo Madren'in arkasından rüzgâr doğrultusunu tutturun.
Rüzgâr sizi Pollanza'ya götürecektir. Işıkları görürsünüz. Ondan sonra da kıyı boyunca ilerlersiniz."
"Ya rüzgârın yönü değişirse/"
"Değişmez" dedi adam. "Bu rüzgâr üç gün eser böyle."
Adam eğilerek sandalı itti. M. kürekleri suya birkaç kez daldırıp çıkardı. Sonra eliyle bir veda işareti yaptı.
Otelin ışıklarına baktı. Küreklere sarıldı, ışıklar gözden silininceye dek dosdoğru ilerledi. Göl çırpıntılıydı.
Rüzgârı arkalarına almış gidiyorlardı. Böyle başladı, göl yolculuğu.
Rüzgâra vererek çala kürek
Köpüre çağıldaya yukarı çıkıyor
Sivri bir kayayla burun buruna
Kopan çelik tel ölüm
Baş tarafa konmuş kırık şemsiye,
Nasıl var olmayı sürdürüyor gece
Kapılarına ve demir parmaklıklarına dayanarak
Ölü çiçek tarhında ölü çiçekler ve
O gecenin artıkları.
Bütün gece kürek çekti. Elleri acımaya başlamıştı. Birkaç kez az kalsın karaya bindiriyordu.
Gölde yolunu şaşırmaktan ve boş yere zaman yitirmekten korktuğu için kıyıyı çok yakından izliyordu.
Kimi zaman sahile öylesine yaklaşıyordu ki ağaç dizilerini ve ardından dağların yükseldiği kıyı yollarını
görebiliyorlardı. Yağmur kesildi. Rüzgâr bulutlan sildi süpürdü, ay doğdu. Arkalarına dönüp baktıklarında uzun, karanlık Cast burnunu gölün bembeyaz köpüklü sularını ve dorukları karla kaplı dağların ardında ışıldayan ayı gördüler. Sonra bulutlar ayın önünü yeniden kapattı. Dağlar ve göl gözden silindi. Ama ortalık şimdi daha aydınlıktı. Kıyıları görebiliyorlardı. Durmadan kürek çekti.
Göl genişledi. Karşı yakada, kıyıdaki dağların eteklerinde bir iki ışık çarptı gözüne. "Olsa olsa Luino'dur
burası"diye düşündü. Kürekleri içeri aldı, sırtüstü uzandı. Sırtı ve omuzları ağrıyor, elleri acıyordu.
"Şemsiyeyi tutayım" dedi C. "Rüzgârda yelken açmış gibi sürükleniriz."
"Dümen kullanabilir misin?"
"Sanırım kullanabilirim"
"Öyleyse şu küreği al, koltuk altına sıkıştır. Ben de şemsiyeyi tutarım."
Sonra kapıcının verdiği şemsiyeyi aldı. Açtı. Şemsiye devleşmişti. Rüzgâr şemsiyenin içine dolmuştu.
Sandal ileri atıldı. Daha sıkı sarıldı şemsiyeye. Sandal ok gibi gidiyordu.
Şemsiyenin çelik telleri ve sapı kaldı
Fırlayan çelik tel saplandı gecenin alnına
Büküldü/rüzgârın etkisiyle ters yüz oldu
Şapkalarını kaşlarına yıkmış,
-kaputlarını yakalarına kaldırmış muhafızlar
Gölün yukarısında yittiler
Sanki karda yürüyüşe çıkacaklar
İstasyon ışıkları demir yolu makasları
Basmadan geçebilmek için üzerimden atlıyorlar
Pencere demirlerine tutunarak kapılara yaslanarak
Bu yağmur oldum bittim hep böyle tıklım tıklım mı
Savaş çok uzaklarda kaldı mı
Onun için gölge yapmadığını sanıyoruz
Oysa donuk yıldızların arkasında
Kışı geçirmek üzere ölmüş bulunan kütüklerin arasında
Balıkçı teknesinin çifte yelkenine benzeyen iki ağaç
Gölün ortasında
Uzak sayılmaz. Ne tuhaf!
Kesilen bedenimin o parçası artık bana ait değil.