Ay Vakti

Kitap Dostlarım

Kitaplarla konuşulur mu hiç? Sahi sizin kitap dostlarınız oldu mu hiç? Köşe bucak kalabalıklardan kaçtığınız ve sadece ama sadece bu kitap dostlarıyla beraber kalmak istediğiniz? Ya da bu sizi hiç yanıltmayan, terk etmeyen sadık dostlarınızla kalabilmek için kalabalıklara, eşe, dosta, hısım akrabalara tercih ettiğiniz sayfalarında sımsıcacık dostluklar saklayan kitaplar.  Bir merhaba, bir selam ve hal hatır sormalarından alabildiğine kaçarak sessiz ve tenha, kuytu mekânlar aradığınız.  Diyojen’in  ‘gölge etme başka ihsan istemem’ sözünü düstur edinmişçesine bu güzide dostlarınızla olan muhabbetinizi kimsenin bozmaması için başucunuzda, yanı başınız da, sağınızda, solunuzda, önünüzde, arkanızda kimselerin olmaması için içten içe dualar ettiğiniz anlarınız oldu mu gerçekten?     Kiminleydiniz, kimlerle takılıyorsunuz dediklerinde cevapladığınız sizin teninize, sesinize, ruhunuza girerek kalbinizi değiştiren, sönmüş enerjilerinizi cana getiren kitap dostlarınız oldu mu? Siz gerçekten kitaplarla konuştunuz mu hiç? İç buhranlar geçirdiğiniz bir dönemde başınızı sizi dinleyecek, sizi anlayacak bir kitap sayfalarının arasına gömerek tıpası açılmış bir havuz gibi bütün iç sıkıntılarınızı buhranlarınızı boşalttığınız anlarınız oldu mu? Gerçekten anlarlar mı sizi dinlerler mi uzun uzadıya? Ağladığınızda ağlayan, güldüğünüzde gülen, sizi en olmaz zamanınızda kelimelerin boğazınıza düğümlendiği anlarda yüzünüze tebessümler yayan, boş ver arkadaş dünyanın gailesini, diyerek sizi umut var kılan dostlarınız oldu mu bilmiyorum. Ama ne yalan söyleyeyim saydığım bütün özellikleri taşıyan dostlarım oldu. Kitap dostlarım. Sarı sıcak sayfaların arasında bütün dertlerimi, üzüntülerimi, sıkıntılarımı unuttuğum, hemhal olduğum, sırdaş olduğum kitap dostlarım. Simsiyah duman altı kahvehaneler de, çay ocakların da ve daha nice kalabalık ortamlar da ruhumu sıyırıp bu kalabalıklardan kendimi kaybettiğim sarı sıcak sayfalı kitap dostlarım. Yüzümde peşine takıldığım bir hikâyenin muzip gülümsemeleri. Kafamı kaldırdığımda kalabalıkların zihnine düşeceğini zannedip tekrar gülümsediğim o muzip gülümseme ve Orhan Veli’nin meşhur dizeleri.

‘Sokakta giderken gülümsediğimin farkına vardığımda
Beni deli zannedeceklerini düşünüp
Gülümsedim ’

Bütün bu düşüncelere nereden vardım. Geçen gün işten eve geldim. Ama her zamankinden farklı olarak içim içime sığmıyor. Üzerime sarmış kara bulutlar gibi bir darlık bir darlık ki sormayın. Her zaman kapının eşiğinde bekleyerek bana evimizin, o mutlu yuvamızın kapılarını açan sevgili eşime bile zaruri bir tebessümle karşılık verebildim. Nedenini bilemediğim garip bir hüzün yığını çöküvermişti üzerime. Bunu sebebi memleketten amcam, dayım, teyzem, annem, abim, ablam ve bütün ailem,  okuldan,  bakkaldan ve manavdan değil. Dedim ya bazen her insana olan sebepsiz bir yığın hüznün gibi sizi sarıp sarmaladığı anlardan birisiydi bu.

Her zamankinden farklı bir hal üzereydim. Ne yediğim yemeğin tadı, ne içtiğim suyun, her zaman bir ab-ı hayat niyetine yudumladığım bütün derdime deva acı kahve bile damaklarımda kekre bir tad bırakıyordu. Kitaplarım, dergilerim annesine sarılmak isteyen masum çocuk edasıyla bana bakıyorlar, dokunmak sarılmak, sevmek ve sevilmek istiyorlardı. Ama benim hiçte keyfim yoktu tüm bunlar için. Hadi ne duruyorsun bak zaman geçiyor, okuman gereken kitaplar, dergiler, yazman gereken yazılar seni bekliyor dürtülerine rağmen masamın üzerini süsleyen ne Rilke, ne Rimbout, ne Erdem Beyazıt, ne Özdenören, ne Ali Çolak beni teselli etmiyorlardı. Onlar orada öylece bana bakıyorlar, ben de onlara bakıyordum. Bak işte önünde yurduna haberler sunan günlük gazeteler, neler yazmış bakalım hani senin her zaman eline alır almaz ilk baktığı, falanca yazarın hangi konuyu işlemiş,sana hangi deryalardan bir katre sunmuş diye ısrarlı teşviklerine rağmen ıh.. ıhh gelmez. Hiç bir şey gelmedi içimden bütün zorlamalara rağmen elim o gün bu sevgililerin hiç birine dokunamadı. Odamda er şey darmadağınıktı. Neyse ki elim birazdan bu derin sessizliği bozan telefon bozmuştu. Eşimi arkadaşlarından biri çağıyordu. o hazırlanırken bende hazırlandım. Her ne kadar ben giderim falan dediyse de belki iç sıkıntılarım dağılır düşüncesiyle yok yok ben bırakayım dedim. Tabii çıkarken o bana ellerinden tutulmayı bekleyen mahzun çocuk edasındaki kitaplarımı da yanıma alarak çıktım. Belki mekân değişikliği iyi gelir onları bağrıma basabilir, sevebilir, okşayabilirim diyerek onları da yanıma aldım. Tıpkı misafirliğe giden yedi çocuklu bir kadının çocukluğunu da alarak. Eşimi randevulaştığı yere bırakır bırakmaz çoğu zaman ders çıkışları kendimi attığım bir kahvehane köşesine bıraktım. Çantam malum, sürülerini otlatmaya giden bir çobanın ıssız dağ başlarına koyunlarını otlatmaya giderken torbasından eksik etmediği azıkları gibi benim de kendime göre azıklarım.

Kahvehane gündüz ki dinginliğinden çok uzaktı. Şöyle içeriye doğru başımı uzattığımda boş bir masa aradığımda yoktu, hiç boş masa yoktu. Fakat oturmalıydım, bir yerlere oturmalıydım. Çünkü bu kasaba da buradan başka nezih ve temiz bir yer bulmam neredeyse olanaksızdı. Bir iki şaşkın bakıştan sonra duvar dibinde girişte sağ taraftan ikinci masa da kasabanın yerli delilerinden N. Her zamanki gibi oturmuş koca masanın işgal ederek üzerinde tabakasını kâğıtlarını yaymış, cıgarasını sarmakla meşguldü. İçimden ha! Çok şükür diyerek hemen tam karşısına oturdum. Çantamı açtım, yanı başımda biten garsona açık çayımı sipariş ederek sayfaların arasına gömüldüm. İçerisi tam kesif bir duman altı. Öyle ki göz gözü görmüyor. Bir uğultu, bir lağırtı ki hemen diğer masa da top atsan duymayacağı duman altı ortamlar. Kahvehaneler özgürce düşüncelerin, savruk düşüncelerin, başına buyrukluğun, alabildiğine bireyselliğin buy verdiği, bağımsızlığın, kimsenin kimsenin umurunda olmadığı, kimsenin kimseye karışmadığı, ayrı ve ayrıcalıklı dünyalar.  Sağlıklı yaşam hevesinde, nezih ortamlar arayanların yakınından bile geçmediği, fersah fersah ötelerinden geçtiği dudak büktüğü kerih ortamlardı. İşte ben bütün bunlara rağmen bazen bu kitap dostlarım ve onların sarı sıcak sayfalarının arasında gizli dostlarımla halleşmek için bu duman altı mekânları tercih ederdim. O dostlarım ki kimi bir romanın, kimi bir hikâyenin, öykünün, kimi şiirin satır aralarında, dizlerinde gizemli bir dost misali kendilerinin fark edilmelerini, keşfedilmelerini bekliyorlardı.  

Hemen bütün masaların üzerinde bir, iki cıgara paketi, hemen yanı başında tıka basa doldurulmuş izmarit tablaları ve onun hemen bitişiğinde bu arkası kımızı ince beyaz cıgaraların ikiz kardeşi, Retkit'in ayrılmaz ikilisi Düldül gibi çakmakları vardı.  Birçok masa da okey taşların şakırtısı arasında çoğunun bana ‘ya kardeşim başka kitap okuyacak yer mi bulamadın, bu gürültüde kitap mı okunur’ serzenişlerini hiç umursamadan okumama devam ediyordum. Zaten ben bir kere okumaya koyulduğumda dış dünyadan tamamen kopuyor, davul zurnalar çalsalar bile benim umurumda olmuyor, kulaklarım dış dünyayla bağlantısını yitiriyordu.

Gözlerimi mıhladığım bir boşlukta okuduğum kitap ya da kitabın kahramanlarının öncülüğünde uzun upuzun yolculuklara çıkıyordum. Belki çocukluğumun masalsı geceleri, şehirleri, nahırları, davarları. Belki bir şair ya da yazarın mekânıyla özdeşleştirdiğim mekânın hülyasına.

Bir mısrayı, bir dizeyi, bir satırı, cümleyi ya da kelimeyi defaatle okumak. Yüzlerinde hayretin, şaşkınlığın, ıstırabın, korkunun, istihzaların, endişenin, acının, hüznün ve mutluluğun ayinesi. Yer yer aklıma üşüşen beni kısık kısık kahkahalara boğan muzip şeytani düşünceler söylemek gerektiğini düşündüğüm, mahrem duygular, düşünceler.

Bazen bir kalpte, bazen bir gözde, dilde, bazen bir ismin ya da mekânın peşinden iz sürdüğüm hikâyeler. Bazen dört bir yanınızı sarıp sarmalayan yedi şiddetinde bir deprem kuvvetiyle sizi silkeleyip sarsan bir abidevi şahsiyetin ulviliğinde. Bazen bir coşku, hikmet ve derinliğiyle sizi kendinizden geçiren ve sizi yoğun bir duygu seline kaptıran hikâyenin peşinden koşup gidersiniz. 

İmdat AKKOYUN

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar