(II. Kısım)
Gözlerini kamaştıran güneşin batmaması için dualar ediyordu. Gece, burada ölümün kol gezmesine çanak tutuyordu çünkü. Karanlık bu yüzden burada ölüme denkti! Yolu üzerinde musluğu kırılmış bir çeşmeye rast geldi. İp gibi akıyordu su. Kana kana içmek isterdi fakat bunu yapamadı. Karnını açlıktan hissedemiyordu artık; uyuşmuştu ve belki de sırtına yapışan karnını önünden geçip giden ve çeşmenin tatlı suyuna akın eden karıncalarla dolduracağını daha önce hiç düşünmemişti. Aklı başında olmasa da çaresizlikten, yokluktan yediği karıncaların yenmeyeceğini çok iyi biliyordu. Ekşi bir tadı vardı karıncaların kimisi de acıydı. Çok fazla karınca yemişti. Midesi bulamaya başlamıştı. Daha henüz çeşmenin başından ayrılmamıştı. Artık ip gibi akan su kesik kesik şıpırdıyordu şimdi de. Yüzünü yıkamaya çalıştıysa da bu pek mümkün olmadı. Çok geçmedi ve zaten aç olan karnı bu bulantıdan dolayı tamamen boşalmış oldu. Ağladı. Belki yarım saat hıçkıra hıçkıra gözyaşı döktü. Gözleri tıpkı kırık çeşme gibi şıpır şıpırdı. Yavaş yavaş eriyen bir adamın çaresiz halini duyabilecek hiç kulak yoktu burada. Vicdanların bu topraklardan terk edilmeye zorlanmış olması gerçeği, kâbusların sadece başlangıcıydı. Çeşmenin yanı başına boylu boyunca uzandı. Artık bedeni ona ağır geliyordu. Açlıktan ölmek dayanılmaz bir azaptı. Keşke bir kurşun delip geçseydi bedenimi diye düşünmüş müydü? Belki… Son sözlerini çeşmenin hemen arka tarafında bulunan meyvesiz bir hurma ağacına fısıldadı. “Benim saatim durdu ey hurma! Şimdi söylesinler bana şu allanan pullanan şanlı dünyamızın saati kaç?” Güney bu sözleri dile getirdikten beş dakika sonra soluksuz kalmıştı meyvesiz hurma ağacının cılız gölgesine sarılarak. Şimdi gövdesi kalem gibi bir ağacın vicdanı, burayı cehenneme çeviren insanların vicdanından daha mı genişti? Buna dünyamızın cevabı; belki!
Üç gün sonra…
Güney boylu boyunca uzandığı yerden bir daha kalkamamıştı. Varlığında bir yer etmeyen vücudu, yokluğunda hiçlik kuyusunda bir damla su bile değildi! Tam üç gün geçmişti ölümünün üzerinden, fakat kimseler onun bedenini fark edememişti. Zaten burada bedenleri fark eden sadece kurşunlar ve füzeler ve acımasız bakışlar değil miydi? Kıymetli okur, hava burada öylesine sıcaktır ki henüz içinde ruh taşıyan bedenler bile birer ceset gibi kokabilir. Güneyin bedeninin halini şimdi siz düşünün. Ölmeden birkaç saat önce karıncaları birer ikişer yiyen bu adam artık karıncalar için geri çevrilemez bir ziyafet olmuştu. Karıncalar onun bedeninden koparttıkları parçaları toprağın derinliklerine götürüyorlardı. Böylelikle kimselerin göremediği Güney küçük küçük toprağa veriliyordu. Ah bizim bir türlü sızlamayan vicdanımız!
Güneyin mahallesi (Savaş öncesi)
Burada savaş başlamadan önce her eşya ve her canlı yeri hiç değiştirilmemiş bir sabitlikle zor hayat şartlarına karşı direniyordu. Eşyalar can taşımıyordu, ancak burada birçokları eşyaların dilleri olduğunu vurguluyor ne var ki konuşamadıklarını söylüyordu. Garip değil mi? Burada yaşayan eşraf savaştan önce de yoksuldu. Savaş sadece bu yoksulluğu açlığa çevirmişti ve herkesin, doğumunda kulağına fısıldanan adını “ölüm”le değiştirmişti! Henüz ateşlerin düşmediği zamanlarda (yoksulluğa rağmen huzurluydu halk) burada herkesin fikrine danıştığı biri vardı. Bu fikir erinin bir de herkesçe malum olan bir sözü vardı; “Her şer, her zaman şer değildir.” Bu sözü felsefe haline getiren bu adama Baba Galip derlerdi. Söze başladığında hep “galip” geldiğinden midir bilinmez ama bu fikir adamının yine herkesçe malum olan esrarı “Baba Galip” ismiyle akrabalık kurmuş gibiydi. Bir de Fatma Bacı diye bilinen alımlı ve şirin ve âşık olunası bir kızı vardı Baba Galip in. Bu hatun kişi babasının sırrından da “sır” dı! Mahalleden biri bir çıkmaza girdiğinde ya da çaresizlik içinde “akıl” danışmaya hemen Baba Galip’e koşardı; fakat bu fikir adamının da bazı kuralları vardı. Sözgelimi evine vakitsiz geleni kabul etmezdi. Ayaküstü hiçbir konuyu mütalaa etmez ve evine gelenlerden hediye de olsa hiçbir şeyi kabul etmezdi. Mahalleli bu durumu bilse de bu kuralları hep hiçe saymış biri vardı. İsmi Güney; Baba Galip in güneşin zerresinden bile sakladığı kızı Fatma Bacı’ya âşık Güney! Bu durumu kimseler bilmiyordu fakat. (Aslında Güney bile bazı zamanlarda aşkının derinliğinde kaybolup bu hatun kişiye âşık olduğunu unutuyordu. Öyle ya “aşk” için cisim, ten ayrıntıydı. Esas olan bu duygunun hakkıyla yaşanmasıydı.) Güney, gün doğumlarında Fatma Bacıyı görmek için kıyı köşe bir yere kurulup onu pencereden de olsa bir kerecik görmek istemenin arzusuyla güneşin zerreleriyle yarışıyordu. Güneş her sabah doğmaktan usanabilirdi ama Güney her, gün doğumunda aşkını tazelemekten geri duramazdı. Baba Galip ten kızını istemek onun için zordu. Bir türlü cesaretini toparlayıp bu meseleyi açamıyordu ona. Sevdiğini düşünerek, cebindeki son yemek parasını kaç defa hediye almak için harcamıştı. Baba Galip hediyelerini kabul etmese de ısrarla ve “dinin üzerine” diyerek kabul ettiriyordu. Böylelikle aldığı meyveler, sebzeler Fatma Bacının ellerinden geçip yenmek üzere sofraya koyuluyordu. Güney bunu düşündüğü vakit hayatına hayat katıldığını bütün sinir uçlarında hissediyordu. Yıllar yılı gün doğumlarında usanmadan aşkını tazelemek için Fatma Bacının evinin tam karşısındaki, gövdesi biraz genişçe duran hurma ağacının yanına kurulup güneş ışığından da parıltılı düşler kurmuştu. Güney bu sevdasının kimseler tarafından bilinmediğini biledursun, Baba Galip daha ilk başlardan itibaren bu sevdanın şahidiydi. Fakat Fatma Bacı Güneyi çarşıda, pazarda çok defalar görmesine karşın bu sevdadan habersizdi. Güney için bunun pek önemi yoktu. Onun için sevdiğine bir anlık göz değdirmek bile yetiyordu. Gerisi hiçti, gerisi ceviz kabuğunu doldurmazdı. Bir akşamüstü, Baba Galip Güneyi evine davet ettiğinde eşraf hiç anlam veremediyse de Güney biraz anlar gibi olmuştu bu davetin dilinden. Daha önce kimseleri “özel” olarak evine buyur etmemişti Baba Galip. Bu durumun yadırganması bu bakımdan doğaldı. Güney şaşkınlığından, heyecanından ve de aklında dönüp duran hayaller zincirinden dolayı bir ayağı sendeleyen kediden farksızdı. Sine sine, çekingen bir ruh haliyle Baba Galibinin evine vardığı sırada da “aman, hediye almadım” diye hafif bir tonlamayla kızdı kendine. İşte bu akşamüstü ilk defa hediyesiz çıkacaktı Baba Galibin karşısına ve Bu durum onun hoşuna gidecekti. Ne yazık ki bu umutlu akşamüstü hiç böyle devam etmeyecekti. Güneyin astarı sökülmüş ceketinin içinde aşk için sakladığı kullanılmamış kalp çarpıntıları tozu dumanı doğuran mermi sesleri yüzünden sekteye uğrayacaktı. Savaş, işte tam bu akşamüzeri uğramıştı şehre.
Düşen ilk bombalar ve savaş… (Ya da ölümlü gece)
Savaş, boş odalarda yankılanan sesler gibiydi. Hiçbir şey eskisine denk gelemeyecek kadar kendinden yoksundu şimdi. Güney, aşkına müptela olduğu sevgiliyi isteyecekti tam da savaşın başladığı bu gece. Belki de Baba Galip her şeyden çok sevdiği kızını Güneye vermeyecekti. Bunu bilmiyoruz. Çünkü bu soru, yanıtsız bir şeklide, manasızca havada asılı kalmıştı şimdi. Çünkü savaş buradaydı; yeni gelmişti, çat kapı! İlk elden bu yoksul mahalleye uğramıştı. Ya da şehrin her yerine aynı anda düşüvermişti cana susamış bombalar. Ama buranın içi, Güneyin ve daha birçok insanın ancak kendilerine yetebilen hayat devinimi, buradan bakıldığında gökyüzü, çöl, yıldızlar, rüzgâr hep aynıydı da bir ölüm yabancıydı burada! Ölüm buraya göç etmişti bir defa. Önce Güneyin sevdiğini aldı sonra Baba Galibi ve mahallede ne kadar yoksul varsa hepsini aldı… Ölüm sadece almayı biliyordu. Hiçbir şeyi yerine koyamazdı. Fakat Güney yerinde kalanlardan oldu. Rüzgârdan çabuk bir çeviklikle insanların bedenlerinde ölümün resmini çizen mermiler ve şehre aralıksız düşen bombalar Güneye isabet etmemişti. Güneyin ruhu çekip gitmemişti de aklı başından azat edilmişti artık. Gün gün solacaktı, daha çok delirecekti bu hiçliğin içinde ve son nefesini vermeden bağıracaktı şöyle düşüp kaldığı yerden; Ey dünya hiçten yere bizim gibi yoksulun ah edişi kaldı yerde! Böyle mi düzeleceksin? Sen gördüğüm en karmaşık yalansın!