Ay Vakti

PARK YAPMAK YASAK!

Arabadan indiğinde burnundan soluyordu. Havanın sıcaklığından bunalmış, aşağı inince yüksek binaların gölgesinde nefeslenmesi onu rahatlatmıştı. Gireceği apartmanın kapısında elinde hortumla yerleri ıslatan adamın uyarısıyla karşılaştı.

-Oraya araba park etmek yasak!

Islak toprak kokusu ve serinliğin verdiği rahatlıkla adama cevap verdi:

-Az sonra gideceğim.

Etrafına park yasağı işareti olup olmadığına baktı. Bir işaret göremedi.



Yaşı ortayı çoktan aşmış bu adamı kırmak istemiyordu. İçinden bir ses “bulaşma” diyordu. İç sesler önemliydi. Sustu. Yanından geçerken adam tekrar:

-Çabuk dön ha! diye seslendi.

-Az sonra ineceğim, dedi ikinci kez ve dik merdivenlerden tırmandı.

Kardeşinin evinde yaz boyunca kalan babasını ziyaret edecek, biraz oturduktan sonra babasıyla birlikte evine dönecekti.



Hesap ettiği gibi olmadı. Babası “gidelim” isteğini şiddetle reddediyor, gitmem diyor, geleceğim zamanlar olacak diyor, Nuh diyor peygamber demiyordu. Babasının kahırlı davranışlarına üzülüyor, yapma baba böyle, bizleri üzmekten ne anlıyorsun sorusu havada kalıyor, cevap vermiyor ve gitmeyeceğim ısrarına devam ediyordu.



“Ben ha var ha yokum.” diye naz bildirmekle kalmıyor, “Allah benim canımı alsın da kurtulayım, Allah benim gibi kimseyi yapmasın.” cümlesiyle bunalıyor, havanın sıcağından daha çok basınç yapan sözlerle göçüyor, patlayacak hale geliyordu.



Babasına cevap vermek istemese de babasının sözleri onu tetikliyor ve açıyor ağzını yumuyor gözünü:

-Baba! Dünyayı sadece senin etrafında dönüyor sanma! Dünyada karısı ölen sadece sen değilsin. Senin karın, benim de anamdı. Ciğerimizi yaktı, gönlümüzü tarumar etti de gitti. Sen yılların tecrübesini taşıyorsun. Hayat devam ediyor, sen haline şükretmelisin. Sağlığın yerinde, yediğin önünde, rahatın iyi. Daha ne istiyorsun; şükretmelisin, şükretmelisin. Nice bakıma muhtaç insan yaşıyor bu dünyada…



Bütün bu sözler uzayıp giderken babası hep aynı şeyleri söyleyerek üzmeye devam ediyordu:

-Allah benim canımı alsın da kurtarsın, sözleri onu olduğu yerde çivilemişti. Kendinin evlatlık görevini yapmadığı iması mıydı, yoksa babasının naz bildirme hareketi miydi anlayamadı. Ne olursa olsun ağır sözlerdi bunlar. Çekilmezdi.



Her zaman babasının bakımı hususunda özel davranırdı. Ondan bir güler yüzdü beklediği. Bir duaydı dileği. Ama bunların hiç birini göstermezdi babası. Babaydı, sertti, onun dediği olmalıydı…



Cennet işaretçileri olan baba ve annenin yaşlılık halinde bakılmasının dini bir görev olduğunun bilinciyle hareket eder, öf bile denmeyecek sabır gerektirdiğini düşünür, gönlünün rahat olması için uğraşır dururdu. Ama bu karşılıksız kalırdı.



Huyu buydu. Onu da öyle görmek, hoş karşılamak gerektiği düşüncesiyle rahatlar, yaptıklarının karşılığını mutlaka alacağı bir günün varlığına kesinlikle inanırdı. Ahiret… Ahirete yolculuktu yaşanan. Yolculuk sıkıntılıydı. Beklenmedik yollar olurdu. Yollar bazen işkenceye dönüşebilirdi. Yolcuydu netice-i kelam.



Annesi öleli iki yıl olmuştu nerdeyse. O gün bu gündür babası yanındaydı. Köydeki ev hâlâ annesinin düzenlediği gibi dururdu.



Bir keresinde Köye gideceğim, orada yaşayacağım demişti de alıp götürmüştü köye. Babası akşamı zor etmişti. Gidelim, demeye başlamıştı. Söylediklerini yapamayacağını o da biliyordu. Ama inadına aynı şeyleri söyleyip duruyordu.

Son kez, hadi dedi gidelim. Yine “Sen git, gelmeyeceğim.” cevabıyla parladı:

-Sen gitmeden kalkmam, birlikte gideceğiz…

Bu meydan okuyuşla birlikte kalktılar. Barut gibiydi. Bu arada kapının zili çaldı uzunca. Pencereden baktığında kendini aşağıda uyaran adam olduğunu gördü. İçinden kızdı. Ne lüzumsuz adam diye geçirdi.



Hızlıca indi aşağıya. Adam hâlâ kendi havasındaydı durmadan konuşuyordu:

-Ne diyorsunuz? dedi.

Adam kızgın boğalar gibiydi:

-Ne diyeceği mi var. Buraya park etmek yasak!

-Bu yasağı sen mi koydun? Ben park yasağı levhası göremedim. Sen park görevlisi misin, kolluk kuvveti misin?

Adam sert ve azarlayıcı bir edayla:

-Kes be terbiyesiz! Konuşma! Ben çek diyorum; çekeceksin.

-Çekmezsem?

-Ben adama çektiririm. Olacaklara katlanırsın, diyerek tehditkâr konuşmalarını sürdürdü.

-Çekmiyorum o zaman bildiğini yap! diyerek arabaya oturdu ve olacakları beklemeye başladı.



İçinden şiddet isteği geçti. Yakadan toplayacak okkalıca suratının ortasına patlatacak adamı yere serecek, terbiyesiz ne demekmiş gösterecek…



Yok olmazdı, yapamazdı. Kendinden büyüğe el kaldıramazdı. Kavga onun için mümkün değildi. Kardeşinin hanımı yaklaştı:

-Abi! Bırak git, dedi. Bu adam hep böyle zaten. Hasta, kanser hastası. Hastaneden yeni çıktı.



Yaptıklarının ve düşündüklerinin pişmanlığı içindeyken konuşmasını sürdüren kardeşinin hanımı:

-Hep kendini düşünür, başkalarını yok sayar. Dünyada ondan başka kimse yoktur…

Yanında oturan atışma boyunca sessiz kalan ve arabadan inmeyen babasına baktı.

İçinden “Babam gibi desene.” dedi. Arabayı çalıştırdı ve oradan ayrıldı.

Duran ÇETİN

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar