Ay Vakti

Teşi

“Senin başka işin yok mu be kadın, bıkmadan usanmadan döndürüp durusun şu mereti, seni görünce başım dönüyor!” Diye şaka ile karışık takılırdı genç öğretmen, köylü kadına. Karşılık vermiyordu çoğu zaman bu sataşmalara ve gülümseyip geçiyordu her defasında.

Hayata, döndürdükçe uzayıp giden yünle bağlıydı adeta. Çok az konuşmasına rağmen kendini bu kadar rahat ifade edebilen birisine daha rastlamamıştı o güne kadar Kemal Öğretmen. Hacer Teyze; kafasındaki serpuşu ve üzerindeki kıyafeti ile bir folklor oyuncusunu andırıyordu. Yünden ip yapmak için elinden hiç düşürmediği teşisiyle hayatla bir folklor oyuncusu gibi oynuyor ve yaşadığı bütün sıkıntıları makaraya sarıyor gibi bir tavır sergiliyordu. Teşinin, kafasındaki tekerleğe benzeyen başlığına tutturulmuş çubuğa sarılan bir koyunun yünü değil Deli Hacer’in dertleriydi, sıkıntılarıydı sanki.

Kimi zaman çeşme başında su doldururken, kimi zaman bahçesindeki üç beş dal tütünle uğraşırken, kimi zamanda birkaç oğlağı otlatırken görürdü hep Hacer Teyze’yi. Yaptığı işlerle birlikte sımsıkı sarıldığı teşiyi döndürmeyi ise asla ihmal etmiyordu. Ona bir evlat şefkati ile bağlıydı. Büyük bir özenle tutuyor, yine bir o kadar titizlikle dizine sürterek döndürüyordu. Koltuğunun arasına sıkıştırdığı bir tutam yünü eğirip duruyordu günlerce, gecelerce.

“Bu kadın özürlü mü?” diye soruyordu kimi zaman köylülere ve her defasında alınan cevap birbirinin benzeri oluyordu. “Kimsesiz garibin teki…”

Hasan Amca’nın kardeşidir Hacer Kadın.” Diye anlatmıştı köyün genç Muhtarı. Derin bir nefes çekiyordu sigara dumanının kirlettiği hırlayan ciğerlerine ve başlıyordu anlatmaya.

“Bir kaç yıl öncesiydi, hani şu Saddam’ın Kuveyt’e girdiği yaz. Karşıki köylerden birisinde yaşıyordu üç çocuğu ve kocası ile birlikte. Kıt kanaat geçinip gidiyorlardı, ektikleri birkaç parça tarladan aldıkları mahsulle.

Bir akşamüzeri köyü silahlı adamlar kuşatmışlar. Bir müddet bağırıp çağırdıktan sonra yiyecek bir şeyler vermelerini istemişler köylülerden. Hacer’in kocası Maho, dişi ile tırnağı ile dağdan taştan topladığı, çoluk çocuğunun rızkını vermek istememiş ve direnmiş zalimlere. Bu çelimsiz ve cılız direniş karşısında öfkelenen teröristler, çocuklarından birisini örgüte istemişler. Buna da direnmiş Maho, küçük cüssesini dolduran kocaman yüreğiyle. Bu direniş iyiden iyiye öfkelendirmiş davetsiz misafirleri ve şiddetle karşılık vermişler. Maho ve üç çocuğu orada ölmüş, Hacer Kadın ise birkaç gün sonra hastane odasında açmıştı gözlerini. Sinesine aldığı keleş mermileri karın boşluğunu parçalamış ve ameliyatla hayata döndürülmüştü. Köyde sığınacak kimsesi kalmadığı için de ellisinden sonra baba ocağına geri dönmüş ve ağabeyine sığınmıştı.” Diye bitiriyordu sözlerini Muhtar.

O gün, bu gündür kimseyle konuşmaz susar dururdu. Sadece günlük birkaç kelimenin dışında fazla bir kelam etmezmiş hiç kimseyle. Köye gelen yabancılara bir başka yakınlık gösterir, onlarla bir başka ilgilenirdi. Kemal Hoca’da onun çok sevdikleri arasındaydı. Arada bir okula uğrar Muallimin hâlini hatırını sorardı. Fazla durup rahatsız da etmezdi.

Kurak geçen bir yaz mevsiminin ardından güz yağmurları erken bastırmış, yaz aylarında canı çekilen dağlara yeniden can gelmeye başlamıştı. Bahar mevsimini andırıyordu o yıl, sonbahar. Göçmen kuşlar bile uzaklara gidip yorulmak istemiyormuş gibi inatla gitmiyorlardı uzak diyarlara. Dağlar yeniden keven kokmaya başlamış, yediverenler yeniden süslemeye başlamıştı mezarlıkları.

Her zaman elindeki teşi ile köyün sokaklarında bir orada bir burada görülen, çocukların eğlencesi, pervasız gençlerin ise dalga geçtikleri Deli Hacer, o gün ortalarda görünmez olmuştu. Onun birkaç saatlik göz önünden uzaklaşması bile dikkatlerden kaçmamış ve gözler arar olmuştu. Çocuklar peşinden koşarak onu kızdırmayı özlemiş, gençler ise matrak geçecek birisi olmadığından özlemişlerdi Hacer Teyzeyi. Gözler her yerde onu arıyor ama o bir türlü çıkmıyordu ortaya. Sabah erkenden evden çıkmış ve köyün hemen üstündeki mezarlıkta babasının mezarını ziyarete gitmişti. Elleriyle temizlemişti mezarın üzerine rüzgârın savurduğu çakırdikenlerini. Toprağını elleri ile düzeltmiş ve belki de sohbet etmişti babasıyla uzun uzun. Sonra da ortalardan kaybolmuştu bir tavşan gibi.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi “Başını alıp gitmiştir bir yerlere” diyordu, kimisi ise başına kötü bir şey gelebileceğinden bahsediyordu. Kim bilir, belki de bir vahşi hayvan parçalamıştır o sıska bedenini.

Akşamlara kadar aradı köylüler. Hiçbir yerde bulamamışlardı Hacer’i. Hava kararmış ve bütün umutlar tükenmişti. Gün boyu koşuşturmaktan jandarmaya haber vermek bile kimsenin aklına gelmemişti. Akşamüzeri Muhtar köydeki tek telefonunda çalışmadığını anlamış ve köyün gençlerinden birkaç kişiyi görevlendirerek yakındaki karakola göndermişti. Gençler atlara binerek karakolun bulunduğu köye doğru yola koyuldular akşamın alaca karanlığında. Birkaç saat sonra geri döndüklerinde ise köydeki tek yakını olan Hasan Amca’nın karakola gitmesi gerektiğini söylüyorlardı.

Artık çok geç olmuştu, “Sabah erkenden giderim.” diye çekildi evine Hasan Amca.

Herkes görevini yapmış, aramışlardı gün boyunca Deli Hacer’i. Artık bundan sonrası Allah’a kalmıştı. “Eğer bir yerlerde düşüp kalmadıysa elbet çıkar gelir bir yerlerden” diye düşünüyorlardı.

Sabah güneşi henüz düşmeden köyün üzerine Hasan Amca dışarıya çıkmıştı. Evin önündeki kayanın üzerine çömelmiş şapkasını çıkarıp diz kapağına geçirmiş ve dağların tepelerinde uçuşan kırlangıç sürülerini seyre dalmıştı. Kemal Öğretmen de o gün şehre gidebilmek için erkenden kalkmıştı. Köyden giden tek minibüs sabah erkenden gider ve akşama doğru dönerdi şehirden. “Biraz erken kalktım herhâlde?” diye söylendi Kemal Öğretmen. “Benden başka erkenciler de varmış.” Dedi ve Hasan Amca’ya doğru yürümeye başladı. Bir anda aniden durdu ve etrafı dinlemeye başladı. Daha sonra Hasan Amca’ya seslendi. Evin arka tarafındaki ağıldan derin bir inleme sesi geliyordu. Hemen koştu ve ağılın kapısını açmaya çalıştı. Oğlaklar akşamdan içeriye konulmuş ve kapı kilitlenmişti. Ağır bir gübre kokusu ile birlikte inleme sesleri geliyordu içeriden. Hasan Amca anahtarı getirdi ve kapıyı hemen açtı. Manzara karşısında ikisi de şaşkındılar. Hacer hemen kapının arkasında kuzularla birlikte yatıyordu.

Bir gün önce dağları taşları hep aramışlardı ama yanı başlarındaki ağıla bakmayı kimse akıl edememişti. Oğlakları ağıla koymak için geldiğinde başı dönmüş ve oraya düşmüştü. Artık ne zamandan beri yattığını ise hesap etmek oldukça güçtü. Kemal Öğretmen oradaki kova ile yakındaki çeşmeden biraz su getirdi. Hasan Amca ağlamaklı gözlerle Kürtçe bir şeyler mırıldanıyor ve bir yandan da eli ile kovadan su alarak Hacer’in yüzüne sürüyordu. İnliyor ama bir türlü kendisine gelemiyordu. Rengi solmuş ve dudakları kurumuştu. O hâldeyken bile çok sevdiği teşisine sımsıkı sarılmıştı. Koltuğunun altındaki yünde her zamanki yerinde duruyordu.

Komşular tarafından köyün minibüsüne konuldu ve şehre hastaneye yetiştirildi. İkindi vaktini biraz geçti mi her gün bir yağmur bastırırdı. Adıyaman Ovası’nın puslu bir sonbahar akşamında eline aldığı birkaç günlük gazete ve birkaç kitapla birlikte köyün minibüsüne doğru yürüdü Kemal Öğretmen. Yiyecek birkaç parça nevalesi vardı dükkânın birisinde. Onu da ileride bir yerde arabayı durdurup inip alacaktı. Şoföre onu anlatıyordu ki bir de ne görsün. Hasan Amca ile Hacer Teyze minibüsün içerisinde oturuyorlardı. Yanlarına yaklaştı ve Hacer Teyze ile ilgilenmeye, hâl hatır sormaya başladı. Gözleri ışıl ışıl olmuştu Hacer Teyze’nin. Bitkin ve yorgun görünüyordu ama muallimi görünce bütün dertlerini unutmuştu sanki. “Keşke şu inadı bıraksam da birkaç kelime konuşabilseydim” der gibiydi gözleri. Hastanede bir serum takmışlar ve yatırma gereği duymadan taburcu etmişlerdi. İyi beslenemediği için güçsüz kalmış ve tansiyonu düşünce de baygınlık geçirmiş, diye söylenmiş Acil servisteki doktorlar tarafından.

Yağmur saatlerdir ara vermeden ve gittikçe de hızlanarak yağıyordu. Hava kararmadan bir an önce köye ulaşmak telaşı ile acele ediyordu şoför. Ancak köylüleri ha dediğinde bir araya toplamak ta mümkün değildi. Kimi çarşıda bir şeylerini unutup gelmiş, almak için geriye gitmişti, kimi ise kahvede oturduğu iskambil masasında son elin bitmesini bekliyordu. Şoför iyice sinirlenmiş ve neredeyse bırakıp gidecek gibiydi, geride kalanları. Güç bela toparladı yolcularını ama akşam karanlığı bastırmak üzereyken ancak çıkabildi şehirden. Dağlara doğru kıvrım kıvrım uzayan şose yoldan köye doğru ilerlerken arada bir buharlaşan ön camı elindeki kirli bezle öfke ile siliyordu. Ara sıra da yanındaki koltukta korkudan sıkıca koltuğun kenarına tutunmuş öğretmeni yan gözle süzüyor ve bıyık altından gülümsüyordu. Kemal Öğretmen sık sık geriye dönerek Hacer Teyze’nin teşisine laf vuruyor ve korkusunu bastırmaya çalışıyordu. Hava iyiden iyiye kararmış, minibüsün solmuş farları da artık yağmurdan iyice ıslanmış yolları göstermez olmuştu. Bir ara dayanamayıp şoföre seslendi.

“Şoför Bey biraz yavaş gidebilir misin?”

“Gidemem Hoca, gidemem…”

“Bizi öldürmeye kararlısın bugün…”

“Sanki geride çoluk çocuk mu var, ne korkuyorsun?” Arkasından bir kahkaha kopuyor minibüste.

Şoför günün öfkesini yollardan ve arabadan çıkarırcasına gaza sonuna kadar basıyordu. Bir yandan da kısık sesle Kemal Öğretmene dert yanıyordu. “Bu iş, iş değil de bakma mecburiyetten yapıyoruz.” Diyordu küfürle karışık sözlerle.

“Köye az kaldı, kazasız belasız bir inseydik şu arabadan” diye içinden geçiriyor bir yandan da arkaya Kafasını çevirip Hacer Teyze’nin bitmek, tükenmek bilmeyen teşi sevdasını seyrediyordu. Bir ara arabanın yalpaladığını fark etti ve hemen önüne döndü. Arabanın yoldan çıkışı ve uçurumdan aşağıya kayması birkaç saniye sürmüştü. Herkes şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve olup bitenlere anlam vermeye çalışıyordu. Bir ara kırılan camdan yüzüne çarpan yağmur damlaları ile kendisine geldi Kemal Öğretmen. Şoför, halen küfrediyor ve yan tarafındaki kapıyı açarak aşağıya inmeye çalışıyordu. Yağmur alabildiğine yağıyordu ve hava iyice soğumuştu. Gecenin karanlığında ve o yağmurda aşağıya inmek zor olacaktı ama arabanın içerisinde beklemekte tehlikeli olabilirdi. Araba devrilmemişti ama önü uçurumdu her an kayıp aşağıya gidebilirdi, işte asıl tehlike o zaman olacaktı.

Hemen çabucak indi herkes arabadan. Deli Hacer ölüme meydan okurcasına arabadan inmeyi reddetmiş ve arabanın içerisinde kalmıştı.

Hayat, akşamın ilerleyen saatlerinde bir dağ başında ve bir uçurum kenarında sicim gibi yağan yağmurun altında fena sıkıştırmıştı Kemal Öğretmeni. O yaşına kadar hiç öyle bir macera yaşamamıştı. Arabadan inen herkes kendi derdine düşmüş, her zaman çok sevdikleri ve baş tacı yaptıkları Kemal Öğretmen ile ilgilenmek kimsenin aklına gelmemişti. Çok korkmuştu ve titriyordu için için. Yağmur iliklerine kadar işlemişti. Bir tehlikenin olmadığını gördükten sonra daha fazla üşümemek için tekrar minibüse bindi. Gözlerine inanamıyordu. “Deli Hacer diyorlardı ya, sanırım haksızda sayılmazlardı.” Diye geçirdi içinden. Hacer Teyze teşiyi büyük bir şevkle çeviriyor ve koltuğunun altındaki son bir tutam yünü de eğirmeye çalışıyordu. Korkudan ve üşümekten titreyen öğretmene hafif bir gülümsemeyle baktı ve “Korkunun ecele faydası yoktur Muallim bey. İşte ben o korkulardan korkmamak için sımsıkı sarılıyorum bu teşiye.” Dedi ve belki de bir daha konuşmamak üzere sustu. Yıllardır içerisinde biriktirdiklerini ve suskunluğunu iki cümle ile özetlemişti Deli Hacer…

İlhan AYGÜL

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar