Orada durup aşağı doğru baktığımda şehri mağrur bir duruşla seyretmiş, muhataplarına karşı ne kadar kıskanç bir tutum içinde olduğunu görmüş, fakat birbirlerine karşı ne kadar muhabbet duyduklarını anlamak için de bir hayli düşünmüş, ezalara vurmuştum kendimi; nasıl olur diye düşünmekle birlikte uzayıp giden, hatta bütünüyle görülemeyen; çünkü ovayla öyle bakışmak da bir netice vermeyebilirdi; ova genişti, yorgun olabilirdim, belalara uğramış olabilirdim, her şeye rağmen bir arzum, hatta oturup uzun havaları söyleyecek güzel bir sesim bile olabilirdi, öyle olmadı; evet olmadı. Kılıçlardan geçirilmiş şaşkınlığın ardından bir yarayı kanatmaktan başka bir şey olmadı; lâkin umudun kapısını mutlaka bulmalıyım dedim kendime:
Çünkü tarihini yazmıştı, aşklarını yaşamıştı, savaşlarını görmüştü;
ölümler, yıkımlar, saltanatlar; bu gökyüzünün altında olmuştu!...
Özellikle benim baktığım taraf ve tarafın bana baktığı taraf, iç içe girmiş bakışmalardan oluşan bir meraktı; yalnızca meraktı, başka bir şey değildi, ne kadar yıllanmış olsalar da aşklar; anlatmak istediğim şey aslında benim ısrarla atlatmak istediğim şey değildi; lâkin ister istemez bir mecburiyet olarak da anlatılması lazımdır diyerek anlatıyordum, yoksa işin mahiyetiyle alakalı meseleyi âşık Semi çıkıp ortaya koysaydı daha mı iyi olurdu, onu da bilmiyordum; bildiğim bir şey varsa gidip havasını teneffüs ettiğim şehrin üzerimdeki efsununun azda olsa aşikâr olması içindi; yoksa benim derdimle onun derdi ne kadar işe yarardı ki, ne kadar yararı olurdu ki konu komşuya; bilmiyordum:
Zaten bilinen ne kadar şey var ki hayatta, başıma ne geldiyse;
sırları açığa vuran bir şaşkın yüzünden geldi; Şeyhiniz biliyordu!...
Neticede ben bir şey anlatmadım, ona da bir şey söylemedim, zaten o da dönüp iki laf etmedi benimle, bir misafir olarak uzaktan ne var ne yok diye baştan başa ovaya doğru bir edayla öyle merakımdan oldu bunlar, yoksa o kim ben kim oluyorum ki aramızda bir hayli kıymetli evrak, tarihi kıymete haiz bir hayli antika, şehre mührünü vurmuş bir imza; bunlar varken benden ne fayda olacak ki ona, artık olan olmuş, Timur'un ordusu talanını yapmış, gözlerim açık bakakalmıştım, o hengâmede dönüp yüzüme bile bakmamış ve nasılsın dememişti bile, hepsi benim hatam olmakla birlikte ben gene de mütevazı bir şekilde hürmetimi göstermiş, gidip kapısında beklemiştim; kapı açılmış ve ben kaç asırlık bir hürmeti de yanıma alarak usulca içeriye adımımı atmıştım; merhaba ey, merhaba ey şehri Mevlânâ:
Baktım ki orada yoksunuz, zamanınız ışıldasın diye bekledim; yoksunuz:
Şems ile birlikte vardınız; biz yokken elbette şehre pervane olmuştunuz!..