Ay Vakti

İstiklâl Marşımızın 90. Yılını Kutluyoruz..

Ay Vakti Dergisi olarak İstiklâl Savaşımızın heyacınını ve ruhunu içinde taşıyan marşımızn 90. yılını gururla kutluyor ve Nuran Özlük Hanımefendinin dergimizde yazmış olduğu "İstiklal Marşı'nın İlk Onbeş Yılı" yazısıyla İstiklal marşımızın öyküsünü tekrar hatırlıyoruz, saygı ve sevgiyle anıyoruz.

 

İstiklal Marşı'nın İlk Onbeş Yılı

Kabuller-Retler

Genelkurmay Başkanlığının Millî Eğitim Bakanlığından “İstiklal Şavaş'ımızın manasını anlatacak, halka ve askere heyecan verecek ve diğer milletlerde bulunan millî marşlara denk olacak bir marş” istemesi üzerine bakanlık bu talebi bütün kuruluşlara bir genelge ile bildirir, gazetelere de ilan verdirir:

"Şairlerimizin dikkatine:

Milletimizin dâhilî ve haricî istiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı, Umur-ı Maarif Vekâleti Celilesince müsabakaya vazedilmiştir. İş bu müsabaka, 23 Kânunuevvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyet-i edebiye tarafından gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükâfat verilecektir.

Ve yine lâakall beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara'da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâletine yapılacaktır.”

Bu ilanın neşrinden sonra 724 şiir müsabakaya katılır ve 6 şiir ön elemeye kalır. Bu şairler ve dereceleri ise şöyledir:

1. Mehmet Muhsin,
2. M. (Bursa Milletvekili Muhittin Baha, M. rumuzunu kullanmış ve müzakereler sırasında şiirini geri çekmiştir.)
3. İskender Haki
4. Kemalettin Kamu
5. A. S.
6.  Hüseyin Suat

Sözü edilen şiirler, istenileni tam olarak karşılamaz. Askerin ve halkın duygularına tam olarak hitap edebilecek bir şiir bunların arasında yoktur. Bu yüzden daha önce arkadaşları tarafından defalarca yarışmaya katılması için teşvik edilen Mehmet Akif ile dönemin Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) de görüşür ve onu müsabakaya katılmaya ikna eder. Yalnız Akif’in tek şartı vardır:Mükafatı kabul etmeyecektir. Marş için şiirini yazmaya başlayan Akif’in ilk dörtlüğünü vücuda getirdiği ana şahit olan Nizamettin Nazif Tepedenli bu olayı şöyle anlatır:

“Ben o devirlerde Hâkimiyet-i Millîyye’nin müdürü idim. Gazeteye idarehane olarak Maarif Vekâletinin alt kat odalarından birini göstermişlerdi.

Mehmet Akif, gazetenin tercüme kısmını idare eden Kâmil Paşazade Hikmet’i sık sık ziyaret eder ve mahallesinde büyümüş bir çocuk nazarıyla baktığı bana da mutlaka çocukluğumu hatırlatan bir iki güzel cümle söylemeyi ihmal etmezdi. İşte o günlerden birinde, bir öğle yemeğinden sonra büromda çalışırken şairin yine bizi ziyarete geldiğini görmüştüm. Akif biraz dalgındı. Masalardan birinin başına geçerek elinde tuttuğu bir kâğıt tomarına bir şeyler karalamaya başladı. Onun çalıştığını görünce kendisini lafa tutmadım. İşime devam ettim.

Aradan ne kadar geçti bilmem. Belki yirmi dakika belki yarım saat. Birden neşeli bir sesle bana hitap ettiğini duydum:

— Dinle bakalım delikanlı!
— Buyur üstat...
— Sana bir şey okuyacağım, bakalım nasıl bulacaksın!

Ve “Estağfurullah üstat.” dememe vakit bırakmadan gayet hafif bir sesle okumaya başladı:

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
— …
— Nasıl buldun?
— Sehlimümteni...
—    O kadar ileriye gitme... Beğenirler mi dersin?
—    Hâkimiyet-i Millîye’nin bunu neşredecek nüshası kapışılır kanaatindeyim. Tamamladınız mı?
— Henüz değil... Fakat yarın öğle üzerine kadar bitirmeye mecburum.
— Neden bu acele üstadım?
—    Acemi çapkın, bunu istiklal marşı komisyonuna vereceğim Hâkimiyet’e değil. En son müddet yarın.
— Öyle ise üstat... Beş yüz lirayı kazanacağınıza yemin edebilirim.
Gözlerini odanın bir köşesine daldırarak heyecandan boğulan bir sesle:
— Beş yüz lira mı? dedi. Onu almayacağıma seni temin ederim. Fakat bugünkü İsyanı en iyi ben  seslendirmek istiyorum. Bunun için bilemezsin içimde ne büyük bir istek var.
Ve:
— Ben fazla kalamayacağım. Hikmet gelirse selam söyledi dersin, deyip odadan çıktı.

Bir iki gün sonra Hamdullah Suphi, Mehmet Akif'in eserini Millet Meclisi kürsüsünde okurken bütün mebuslar pür heyecan ayağa kalkıyorlar ve her beyti bir alkış tufanı ile karşılıyorlardı. Bu şiiri ilk dinleyen ben, bu sahnenin şahitlerindenim de.

Ve... Mehmet Akif'in dilediği oldu.

Hâkimiyet-i Millîyye’nin boyasız, tahta bir masası üzerinde son tashihi yapılan şiir, bugün Türk milletinin İstiklal Marşı’dır.”[1]

Akif, Tacettin Dergâhı’nda şiirini binbir sancı içerisinde bitirir ve teslim eder. Şiir, 17 Şubat 1921’de Hâkimiyet-i Millîye ve Sebilürreşat’ta yayımlanır. “Kahraman Ordumuza” ithaf edilen şiir, 1 Mart 1337 (1921)’de Büyük Millet Meclisi kürsüsünde defalarca okunarak ayakta alkışlanır, oy birliği ile kabul edilir ve Meclis’in 12 Mart 1337 (1921)’deki oturumunda millî marş olarak kabul merasimi yapılır.[2] Ancak Akif’in şartı yerine getirilemez. Çünkü vaat edilen beş yüz lira hazineden çıkmıştır ve şairin bu miktarı alması gerekmektedir. Bunun üzerine Akif, kendisine mükâfat olarak verilen beş yüz lirayı darülmesai adlı kuruma bağışlar.

İstiklal Marşımızın yazılış ve kabulüyle ilgili buraya kadar bahsedilen mevzu defalarca, çeşitli vesilelerle dile getirilmiş ve kaleme alınmıştır.

12 Mart’ın “İstiklal Marşı’nın Kabul Edildiği ve Mehmet Akif’i Anma Günü” olarak bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde halkın ve sivil toplum örgütlerinin iştiraki ile kutlanmasının resmen karara bağlandığı şu günlerde İstiklal Marşı’nın oluşturulması ve kabulünden ziyade Mehmet Akif’in Mısır’dan Türkiye’ye döndüğü 19 Haziran 1936’dan ölümünden yaklaşık beş ay sonrasına kadar devam eden İstiklal Marşı üzerine yapılan polemikler dikkat çekicidir.

Belirtilen tarihler arasında millî marşa yapılan hücumlar ve dolayısıyla şairine karşı yürütülen tahkir hareketleri karşılıksız kalmamış ve bu düşüncelerin aleyhinde olan dönemin aydınları, gençleri, Akif’in çağdaşları tarafından şiddetle ve esefle kınanmıştır. Polemiklere katılmayan yalnızca İstiklal Marşı ile ilgili düşüncelerini dile getiren veya Akif’ten İstiklal Marşı dolayısıyla bahseden yazılar, Akif’le yapılan mülakatlarda şairin marş ile ilgili hissi ve fikrî yaklaşımları da süreli yayınlar aracılığıyla halka aktarılmıştır. On bir aylık bir zaman dilimi içerisinde matbuat âleminde meydana gelen hararetli yazılar/yazışmalar, konu ile ilgili duygu ve düşünceler, o dönemdeki kutuplaşmaya dolayısıyla devrin zihniyetine de bir bakıma ayna tutmaktadır. Bu çalışmamızda 19 Haziran 1936–13 Mayıs 1937 neşredilen yazılar kendi içerisinde (gazete, dergi) aşağıda kronolojik olarak ele alınmıştır.

Sözü edilen yazıların ilkinde dönemin gazetecilerinden Hayri Yazıcı, Akif’le mülakat yapmaya giderken hasta olan şairi ne hâlde göreceğini düşünerek üzülürken şu cümleleri söyleyerek güç bulduğunu iddia eder: “Her Türk’ün ağzından eksik olmayan ve Mehmet Akif’in yarattığı İstiklal Marşı’ndaki mısraları tekrarlarken kendi kendimi daha kuvvetli hissediyordum.”[3]

Kandemir de Mehmet Akif’le mülakat yapmadan önce “…İstiklal Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir yaratan bu büyük şairin, Akif”[4]in İstanbul’a geldiğini okurlarına haber verir. Akif ile gerçekleştirilen mülakat sırasında İstiklal Marşı şu şekilde gündeme gelir:

“— İstiklal Marşı’nı nasıl yazdınız?
Yavaşça yatağından doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
— Doğacaktır, sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Bu ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki İstiklal Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur, ancak tarihî bir değeri vardır.
Ve şimdi gözleri yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı name titriyor:
— Kim bilir, belki yarın…Belki yarından da yakın.
— Ya büyük zafer üstadım... O anda ne duydunuz?
Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek:
— Ah, diyor ve bir lahza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna dalıyor ve sesinin ta içinden dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
— Allah’ım ne muazzam zaferdi o!... Ortalık hercü- merc oldu... Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu…
Tekrar gözlerini yumuyor:
— Ve biz, mest olduk!
— O zaman bir şey yazmadınız mı?
— Artık benim ne düşünecek ne duyacak ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmamıştı... Dilimiz tutulmuştu…”
Akif’in ölümü üzerine duyulan teessürlerin aktarıldığı yazılarda mevzubahis edilen konulardan biri de İstiklal Marşı’dır. Hansun Rasih Tanay, Akif’in bize “İstiklal Marşımızı verdiğini  ve bunda benliğimizi gösterdi” [5]ğini ifade eder.

Kandemir’in mülakatının yayımlandığı gün yani Akif’in yurda dönüşünden 12 gün sonra 1 Temmuz 1936’da Açık Söz gazetesinde Münir Müeyyet Bekman’ın yazısı neşredilir. İstiklal Marşı’na bu dönemde ki ilk karşı çıkış Bekman vasıtasıyla şu cümlelerle yapılır: “… Maalesef hâlâ dudaklarımızın arasında çırpınan Millî Marş gibi bazı şiirlerle hiçbir kimseyi edebiyatın millî bir kahramanı gibi göstermek salahiyetini haiz değiliz. Eğer gazete sütunları demagojilerini bir saha olacaksa inkîlap yapan bir memleket hesabına bu da acıdır. Çünkü bizim vazifemiz, realiteyi yeni yetişenlere olduğu gibi göstermektir.”[6]

Münir Müeyyet Bekman’ın yazısına karşılık iki gün sonra Son Posta gazetesinde iki ayrı yazı neşredilir. Bu yazıların ilki Ermel Talu’ya aittir. Talu, gazetedeki köşesinde bu olayı gece gördüğü bir rüya şeklinde dramatize ederek anlatır. Rüyasının kahramanları dev (Mehmet Akif) ve cüce (Münir Müeyyet Bekman)dir:

“Geceleri, bitap uzanmakta olduğum döşeğimin içinde bermutat kendimden geçivermiştim.
Rüya iklimini sık sık ziyaretten haz duyan dimağım yine o âleme dalmış, kim bilir nerelere gitmişti.
Birden dalgın gözlerimin önünde bir insan şekli belirdi.Aksakallı hasta yüzlü, omuzları biraz çökük; fakat bütün bunlara rağmen bakışları canlı ve imanlı idi. Bu şekil, gittikçe büyüdü, bir dev heybeti aldı. Ve sırtındaki tunçtan zırhı ile oradaki yüksek bir dağ doruğunun üzerine gidip oturdu.

Derken yerdeki bir delikten zuhur eden küçücük bir mahlûk, koltuğunda taşımakta zorluk çektiği, kalem biçiminde bir kargı ile meydana geldi.
Yürüdü.
Dev gibi adamın yanına sokuldu.
Karşısına dikildi.
— Sen bir sıfırsın, diye haykırdı.
Onun bu cılız sesine, şahikanın üzerinde oturan devin ağzından şu karşılık çıktı:
— Tam, demiştim: Azıcık yaslanayım, dinleneyim…
Biri tıksırdı ta karşımda… Acayip, bu da kim?
Cüce hiddetlendi ve koltuğunda kasılı, kalem biçimindeki kargıyı, tunç zırhın üzerine şiddetle havale etti.
“Tınn!” diye bir ses çıktı.
Bu ses yükseldi…
Ve bir beyit hâlinde etrafa yayıldı:
— Gömelim gel seni tarihe! desem, sığmazsın
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez, o kitâb…
Cüce, bir daha saldırdı...
Bu sefer mısralar, zengin bir kaynaktan fışkırır gibi birbiri ardınca tevali etti:
— Seni ancak ebediyetler eder istiâb
— ‘Bu, taşındır’ diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Ve bu mısralar, etraftaki cidarlara çarparak, dağları sarsarak, denizleri coşturarak, fırtınaları kudurtarak yayılıp duruyorken, öteden bir ses yükseldi.

Cüceye hitap ediyordu:
— Bizler; Çanakkale, Filistin, Kafkas, İnönü, Dumlupınar, Sakarya şehitleriyiz! Kızıl ve tertemiz kanlarımızı yurdumuz uğruna akıtarak ebediyete kavuştuğumuz günden beri bu mısralardan başka bizim hakkımızda hangi Türk şairi bir destan yazmıştır?

Bizim hamasetimiz, feragatimiz, şahadetimiz senin neslinden hangi dâhiyi coşturdu, ey cüce?

Bugün ahlakı, seciyesi, yurt sevgisi, dehası şüphe götürmeyen hasta bir adama karşı denediğin kalem biçimindeki kargını bizim lehimizde niçin denemedin? Mevzu çok mu azametli idi? O azamet senin kudretinden çok mu üstündü?

Yurdundan on bir yıl uzakta kalıp hisli kalbine gurbet acısının zehri işlemiş, bugün can atarak döndüğü vatana hasta vücuduyla temiz duygularından başka bir şey getirmemiş olan bir zavallıya, durup dururken dil uzatmayı kimden öğrendin? Hangi ahlak kitabında okudun?

Sus! O hastayı rahat bırak! Ona kalem biçimindeki kargınla indireceğin her darbe, bizi Harb-i Umumi’nin ve İstiklal Harbi’nin ‘tertemiz alınlı’ şehitlerini rahatsız eder!”[7]

Bu tehditkâr yazının ardından Bekman’ı alaya alan ikinci yazının sahibi ise İMSET’tir. İMSET, Bekman’ı şu şekilde tanımlar:

“Yine bu sütunda yazdım. Yazalı da üç gün olmadı. Dedim ki:
— Biz edebiyattan değil edebiyatın dedikodusundan zevk duyarız.
Bugün okudum: Zevk duyacağımız bir mevzu üzerinde bir genç bir yazı yazmış.
— Edebiyat dedikodusu mu, diyeceksiniz. Evet, hemen hemen öyle. Mehmet Akif dedikodusu.
“Hasta bir adam, dedikodu mevzuu olamaz!” denilmişti. Erbabının eline geçince mükemmel oluyormuş.
Mehmet Akif genç edipleri tanımıyormuş. Olabilir. Herkes cep takvimi kullanacak değil ya!
İlk dedikodu yazısı çıktı:
— Varan bir!
Bakalım arkası çorap söküğü gibi gelecek mi?
Aklı başında bir adama sordum:
— Bu işe ne dersin?
— Ne diyeceğim, dedi. Kedi  erişemeyeceği ciğere pis dermiş!
— Mehmet Akif hakkında yazı yazan bu adam kim mi… Müsaade edin de adını söylemeyeyim… Meşhur olmak için zemzem kuyusuna işemiş olan adamın adı söylenmez!”[8]

Akif’in ölümüne kadar bu tarz bir polemik bir daha yaşanmaz. Akif’in ölümü, cenaze merasimi ile ilgili duygulanmaların dile getirildiği yazılarda çeşitli yazarlar çeşitli gazete ve dergiler aracılığıyla halkla üzüntülerini paylaşır. Bu paylaşımda İstiklal Marşı’nın da önemli bir yeri vardır.

Cumhuriyet gazetesinde neşredilen bir yazıda İstiklal Marşı’nın “Akif’in temiz ve duygulu lisanının en heyecanlı bir mahsulü”[9] olduğu söylenir. Aynı gazetenin bir gün sonraki nüshasında ise millî marşla ilgili duygu ve düşünceler şu satırlarla aktarılır:

“Sakarya Meydan Muharebesi’ne takaddüm eden Kütahya-Altıntaş-Eskişehir Muharebelerinin ümitsiz gibi görünen günlerinde, İstiklal Marşı’nın mısralarını, kıtalarını şerh ederek yazarken Akif’in çelik sözleri, imanımı bir kat daha arttırmıştı.

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın… Belki yarından da yakın.

kıtası bilhassa o zaman ne canlı ne kuvvetliydi. Şair Mehmet Akif, yürekleri çelikleştiren İstiklal Marşı’nı yaratmak suretiyle İstiklal Harbi’nin manevi cephesinde dövüşen kahramanlardan biri olmuştur… Mehmet Akif’in en büyük meziyeti her mısraını inanarak yazmış olmasıdır. Onun içindir ki mesela İstiklal Marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri yazılamayan alev gibi bir şiirdir… Mehmet Akif öldü; fakat İstiklal Marşı şairi, yarattığı ölmez İstiklal Marşı gibi ebedî bir hayata mahzar olarak yaşayacaktır.”[10]

Halit Fahri Ozansoy: “Akif’in bütün Türk diyarında yediden yetmişe kadar herkesin tanıdığı eseri muhakkak ki İstiklal Marşı’dır” derken, İ. Alaattein Gövsa: “İstiklal Marşı, mübarek vatan şehitlerimizin aziz bir hatırası gibi bugün gönüllerimizdedir. Bu destan ve bu vatan şairini kaybetmekle hem de unutarak kaybetmekle duyduğumuz acı hiçbir zaman dindirilemeyecektir.”[11] , Munis Faik Ozansoy: “Bütün bir gençliği arkasında ağlar bırakmak, bir şair için büyük mazhariyettir ve Akif, bundan fazlasını beklemezdi. Arkasında İstiklal Marşı gibi Türk istiklali kadar edebî bir eser bırakan bir şair ne bekleyebilir? Zaten ona ne yapılabilir ki eseriyle mütenasip olsun!”[12], Kadri Özyalçın: “Saklamaya lüzum yoktur. İstiklal Marşı kadar bu milletin ruhuna uygun, bu milletin benliğinde mestur olup da ifade edemediği duyguyu anlatan hangi şairimizin bir tek mısraı vardır? İstiklal Marşı, Mehmet Akif’in değil Türk milletinin maşeri ruhundan doğma bir parçadır diyeceğim... Akif, milletin bu alevli duygusunu sezmiş ve yazmıştı”[13], Hasan Âli Yücel: “İstiklal Harbi’nin en heyecanlı anlarında Ankara’nın ufuklarından akseden top sesleri, onun bu ruhi ihtiyacını karşılamakta en coşkun bir musiki tesiri yaptı. İstiklal Marşı’nın bazı satırlarında bu gürlemelerin kaybolmaz tarrakaları var.”[14] Sözleriyle Akif’i yüceltirlerken şairin ölümünden yaklaşık iki buçuk ay sonra Nurullah Ataç’ın Akşam gazetesinde neşredilen yazısıyla İstiklal Marşı ile ilgili gündem tekrar değişir. Ataç’a göre İstiklal Marşı hem güftesi hem de bestesi bakımından oldukça kötü ve uygunsuzdur:

“İstiklal Marşı... O da bir mesele! O ‘güfte’yi bir şiir diye okumak hayli güç işlerdendir. Fakat bunun büyük bir ehemmiyeti yoktur; bir millî marşın güzel bir şiir olması zaruri değildir. Ona yıllar, asırlar güzellik verir; mesela Marseillaise' in güftesi de pek parlak bir şey değildir; ama ihtilal günlerinde söylenilmiş olmak bu ‘tarihîlik’ ona bir heybet veriyor... Öyle ama aradan kaç yıl geçerse geçsin, ‘Çatma, kurban olayım çehreni ey şanlı hilâl!’[15] Mısraının bir hamasilik iktisap edebilmesi kolay kolay tasavvur edilecek şeylerden değildir.

Şiir tarafından vazgeçelim, Akif’in manzumesi bugün bizim millî marşımız olabilir mi?... İstiklal, bizim için aşılmış bir idealdir. İstiklal zamanında, kapitülasyonlar devrinde istiklal bir idealdir; fakat istiklaline ermiş bir cemiyet: ‘Ben istiklal isterim.’ diyemez ya! —Fakat İstiklal Marşı, bizim istiladan, kapitülasyonlardan kurtulmak için çarpıştığımız, kanımızı döktüğümüz günlerde yazılmıştır; o günleri hatırlattığı için… Doğru, fakat…

Fakat İstiklal Marşı’nda bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur. ‘Lâkavmiyete fil’i - İslam’ düşüncesiyle yazıldığı için Türk'ten, Türkiye'den bahsedemez. İçinde ezan vardır, minare vardır; imamı, müezzini, kayyumu ile bütün cemaat vardır, millet yoktur. Doğrusu bir marş değil bir ilahi, bir ‘tazarru’ dur.

O güfte bugünkü Türkiye'yi temsil edemez. Hani cumhuriyetin ilk günlerinde ‘Osmanlı postaları’ pullarını kullanıyorduk; bittabi zaruri idi ve gördüğümüz zaman: ‘muvakkattir.’ diyorduk. İstiklal Marşı da bize öyle ‘muvakkat’ gözüküyor. Fakat günler, yıllar geçiyor, o pulun üzerine bir ‘surcharge’ bile vurulmuyor. Bize şimdi, ideallerimize uygun hiç olmazsa onlarla tezat teşkil etmeyecek bir marş lazım. Niçin yazılamasın? Bugünkü şairlerimiz Mehmet Akif kadar da mı yazamazlar?

İstiklal Marşı elbette kaldırılamaz; tarihimizin, inkîlap tarihimizin bir anını gösterir. Öyle ama millî marşlardan biri olarak kalır; başlıca millî marşımız o değil, bir istiklal marşı olur.”[16]

Ataç’ın bu yazısına mukabil Anadolu gazetesinde neşredilen tenkitte Ataç ve edebî mesleği yerden yere vurularak İstiklal Marşı için şu sözler söylenir: “Ben beyneşşuara müsabakada birinciliği kazanan, hâlâ kıyam ve ihtiram ile tatlı tatlı okunan İstiklal Marşı’nın şu ilk:

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;Mısraına bile şiir diyorum; berrak, saf bir şey olduğu hâlde.” [17]

Nurullah Ataç’ın yazıyla birlikte tekrar süreli yayınların sütunlarını işgal eden İstiklal

Marşı ile ilgili olumsuz düşünceler ve kaldırılması gerektiğini iddia eden görüşler, Yeni Adam mecmuasının başlattığı bir anketle daha da hız kazanır. Dönemin aydınları anketin 3. maddesi olan  “Akif’in Türk inkîlabına hizmeti var mıdır?”sorusuna İstiklal Marşı üzerinden cevap verirler. 3. soruya çoğunlukla menfi karşılıklar verilirken birkaç muharrir konuyu müspet bakımdan ele alır:

Peyami Safa: “İstiklal Harbi, Türk inkılâbının başlangıcı sayıldıkça İstiklal Marşı bu inkîlap tarihinde yer alacaktır.”[18]

İsmail Hami (Danişment): “Akif’in Türk inkîlabına hizmeti var mıdır, şeklindeki sualiniz edebî şahsiyetini istihdaf ediyorsa eserleri içinde en güzellerinden sayılan İstiklal Marşı’nın güftesi millî hareket devrinde yapılmış bir hizmet şeklinde gösterilebilir. Fakat bu güftedeki zihniyetin ondan sonra yapılmış olan inkilaplarda ki prensiplerle ne dereceye kadar tevaffuk gösterebileceği ayrı bir meseledir.”[19]

Ahmet Hamdi (Tanpınar): İnkilaptan ziyade istiklal mücadelesinde onu unutmamak lazım gelir. İstiklal Marşımız onun kaleminden çıkmıştır. Bu şüphesiz ki bir şair için taliin bir mazhariyetidir.İnkîlap tarihinde yer almaktan kastınız nedir biliyorum, eğer bilfiil inkîlaba hizmet ise hayır demek lazım gelir; bununla beraber yukarda söylediğim gibi İstiklal Marşı Türk inkîlap tarihine geçmiştir.” [20]

Suphi Nuri (İleri): “Akif’in Türki inkîlabına hizmeti herkesin ki kadardı; yoksa orijinal ve fevkalade değildi. İstiklal Marşı bir hizmet değildir. Bu marş, her cihetten fenadır. İstiklalci Türklerin hislerine tercüman olmamıştır. ‘Korkma!’ diye başlayan bir marş, Türklerin hakiki ve öz duygu ve heyecanlarının tercümanı olamaz. Türk korkmaz, İstiklal Savaşı’nda ise hiç korkmadan yedi düvele karşı gelmiş ve muzaffer olmuştu. Binaenaleyh Akif, istiklal ve inkîlap için savaşan Türklerin yüksek ve asil hislerini ve seciyelerini bilse idi hiçbir vakit şu sinire dokunan ‘Korkma!’ kelimesiyle marşına başlamazdı. Hele istiklalini kazanıp inkîlaba koyulan, cumhuriyeti ve laikliği kabul eden Türkler, bu marşı hiç bir zaman benimseyemezler. Bu marş bizim değildir, bir saat evvel ortadan kaldırılması gerektir. Bir de bu marş insanı uyutuyor, hiçbir vakit insana yüksek ve kuvvetli bir heyecan vermiyor. Nerede ‘Hey Gaziler’, nerede ‘İzmir’ veya ‘Cezayir’ marşları ve nerede Dede’nin ‘Tekbir’i? Hasılı Akif'in marşı menfi ve statiktir. Biz de müspet ve dinamik bir marş istiyoruz. Coşturan, ağlatan, güldüren bir marş istiyoruz.” [21]

Sadri Ertem: “Türki inkîlabı Türk istiklal hareketinden ayırdığınıza göre hayır, ayırmadığınıza göre evet... Çünkü Akif, Avrupa'ya karşı dik ve keskin bir istiklal taraftarıdır. … Hâlâ her gün kulaklarımızda akisler bırakan, İstiklal Marşı müstakil yaşamanın zevkini alan ve istiklal yoluna kurban olmayı bilen bir adamın hislerini ifade etmektedir. Şair Akif Türkiye'nin istiklalini isteyen insandı. Bir saniye onun başka türlü düşündüğünü tasavvur edemem, istiklal davasında o, zafere kadar bizim safımızda idi. İstiklalden sonra sosyal davalarda bizden ayrıldı.” [22]

Orhan Seyfi (Orhon): “Akif'in Türk istiklaline hizmeti vardır. İstiklal Marşı meydanda… Fakat inkîlapçığına gelince maziye, ananeye bağlı kalmıştır. Yani muhafazakârdır.” [23]

Yusuf Ziya (Ortaç): “Evet... Akif'in Türk inkîlabına büyük hizmeti vardır. Onun eserlerini okuduğumuz zaman nelerden kurtulduğumuzu anlıyoruz. İstiklal Marşı’na gelince buna inkilabın değil ihtilalin sesidir, diyebiliriz.” [24]

Raif Necdet (Ketselli): “Bazı fikrî nakısalarına rağmen temiz bir heyecanın mahsulü olan İstiklal Marşı, bu hizmetin mukaddes bir sembolüdür. Şuracıkta şunu da söyleyelim ki benim İstiklal Marşı’nda bulduğum en ehemmiyetli zaaf, Akif’in emperyalizm yerine alelumun medeniyet aleyhinde bulunuşudur.” [25]

Bu ankete verilen cevaplar içerisinde İstiklal Marşı’na en keskin çıkış Suphi Nuri İleri’den geldiği için İleri, aynı dergide Saadettin Öcal tarafından şu şekilde tenkit edilir:

“Bazı fikir ve edebiyat adamlarımızın Mehmet Akif hakkındaki düşüncelerini okudum. Bunların içinde Mehmet Akif'in eserlerinde sosyal bir tez var mıdır, sualine karşı verilen cevaplar nazarıdikkatimi celbetti. Bu yazılar vasıflarına aykırı tenkitlerdir ve münekkitlerinin ne fazla okumuş ne bitaraf ve ne de zevk sahibi olduğunu gösteriyor. Mehmet Akif'in sanatı inkâr edilemez, bunu en yakın deliller gösteriyor. İşte o şahitler manzumesi, işte bir arkadaşımızın bilmem hangi rüzgârın tesirine kapılarak coşturup güldürüp ağlatamadığından dolayı kaldırmak teklifinde bulunduğu İstiklal Marşı. Bay Suphi Nuri'den maada hangi Türk bu marşı dinlerken coşmaya heyecanlanmıyor. Bu sözü her Türk'ün ince duygulu kanaatinde olduğundan cesaretle söylüyorum. Zannedersem Suphi Nuri, tezinin doğru olduğunu ispat etmek için yanlış yola sapmış ve hakikati inkâr etmiş. Yine tekrar ederim ki İstiklal Marşı her cihetten yüksek bir sanata maliktir.” [26]

İleri, Saadettin Öcal’ın eleştirisine karşılık yine Yeni Adam’da kendisini savunan bir yazı kaleme alır. Bu yazıda ankete verdiği cevabı tekrar ettikten sonra iddialarına şunları ilave eder:

“1. Akif, İstiklal Marşı’nın yalnız güftesini yazdı. O, yalnız bunun metninden, manasından dolayı tenkit edilebilir. Evvela buna cevap vereyim. ‘Korkma!’ ne demek? Tekrar ederim İstiklal Harbi’nde Türk için korkmak mevzubahis değildi ve hiçbir vakit Türk korkmadı.  Millî heyecana tercüman olan bir eser, millî heyecanda bulunmayan korkudan bahsedemez, ederse millî heyecana tercüman olamaz, belki onu tahkir eder. Zaten Akif, Türk'ün millî heyecanını duysa, anlasa ve sevse idi bizi bırakıp Mısır’a gitmezdi. Akif nerede, millîlik nerede, millî heyecan nerede?

2. İstiklal Marşı’nın bestekârı Bay Zeki'dir Bu marş bestesini Bay Zeki'nin ne vakit ve kim için hazırladığını bilenler pek çoktur. Bu beste yapılırken ortada ne istiklal mücadelesi, ne millî heyecan, ne inkîlap  ve ne de cumhuriyet vardı. Bay Zeki'nin eseri olan bu marşı Bay Minas armonize etti. Bu marşın nasıl ve niçin harlandığını Bando Şefi Bay Veli namında bir zat herkesten iyi biliyormuş.Hasılı Bay Zeki'nin bestesi herhangi bir şarkı için değildir ve söylenemez, okunamaz. Bu beste Akif’in şiirine kör topal uydurulmuştur. Uydurulurken herhâlde musiki ile edebiyatın alakaları ya bilinmiyor veyahut pek yanlış telakki ediliyordu. İşte size misali:

Korkma! Sönmez bu şafak,
larda yüzen al sancak.

‘larda’ diye hangi beyit başlar? Böyle bir beyit okunur ve söylenir mi? Bu tarz, hiç bir vakit insan sesine uygun değildir ve telaffuz edilemez ve nitekim de bir türlü söylenemiyor.

3. Yirmi sene geçtiği hâlde halk, bu marş çalındığı vakit birdenbire anlayamıyor. Herkes birbirini dürterek ayağa kalkıyor ve İstiklal Marşı söylenecek, diye söylemeye başlıyor. Bunu ben yüzler defa gördüm ve kontrol ettim.

4. Dünyada bütün marşlar gerek şiir ve gerek musiki itibarıyla çok basittir. Kolay söylenemeyen marşlar iyi değildir. İstiklal marşının popüler yani halkçı, millî bir ahenk ve edası olmalıdır. O marş, bütün milletin olmalıdır; yoksa bir zümrenin değil. Bizim İstiklal Marşı’nı belki yalnız müzisyenler anlar, yoksa halk anlamıyor. Tam bir istiklal marşını yedi milyon Türk, hep birden ve bir anda anlamalı, söylemeli ve sevmelidir. Marşın güfte ve bestesi bütün milleti alakadar etmelidir. Zaten bütün iş, bütün sanat ve bütün muvaffakiyet millî heyecanı basit bir suretle ifade etmektedir. Korkma, korkma... larla millî heyecan ifade edilemez, eski devrin büyükleri için hazırlanan bu marş ile bugünün hür, müstakil ve efendi Türklerinin millî heyecanları coşturulamaz. Bilakis…

5. Bizim güfte ve bestesini kimin yaptığını bilmediğimiz ‘Hey Gazilerimiz ‘İzmir’imiz ve ‘Cezayir’lerimiz var. Nerede Cezayir’ Marşı’ndaki Türk nostaljisi, daüssılası? Hele nerede şu ‘Sivastopal’ Marşı... “Atar nizam topunu yer gök inler…” Düşünün bir kere azamete, Türkün kuvvet ve kudretine sonra da bize ‘Korkma!’ diye hitap eden marşlara bir bakın ve bunları beğenin, bunlar ile heyecanlananlara gelin de cevap verin... Dekadans böyle olur.

6. Akif ve Zeki'nin İstiklal Marşı’nda ne mahallî renk, ne millî duygu vardır; bu marşın bestesinde bir yabancılık hissediliyor ve yabancı melodileri bir türlü halkın ruhuna girmiyor. Bizim millî havalarımıza bu tamamen zıt ve yabancıdır. Bu beste Osmanlıdır fakat millî değildir.

7.Hasılı hiç beğenmediğim cumhuriyetin onuncu yılının marşı bile bu İstiklal Marşı’ndan daha millîdir. İşte sokaklarda çocuklar bile bazen onu da söylüyorlar. Fakat hiçbir çocuğun ağzından oynarken bu İstiklal Marşı’nı dinleyemezsiniz. Çünkü onun ruhuna hitap etmiyor. Zaten bu İstiklal Marşı’nı adamakıllı söyleyenler de hemen  hemen yok gibidir. Mutlaka söylenirken hata ediliyor, falso yapılıyor.” [27]

İstiklal Marşı ile ilgili düşünceler en son İleri’nin yazısı ile nihayetlenir. Ancak bu nihayetleniş anketin bir sonuca varmasıyla değil ani olarak konu değişimine gidilmesiyle vuku bulur yani anket bir neticeye ulaşmaz. Böylece İstiklal Marşı ile ilgili polemikler uzun bir süre rafa kaldırılır.

İstiklal Marşı hakkında münferit duygu ve düşüncelerin dile getirildiği, marşla ilgili olumsuz düşünce ve bu düşüncelerin sebeplerinin belirtildiği yazıların yanında menfi düşüncelerin eleştirildiği satırlarda görüldüğü gibi ele aldığımız dönem içerisinde İstiklal Marşı oldukça yoğun bir şekilde işlenmiş ve matbuat âleminde ses getirmiştir.

Sözü edilen dönemlerden sonra da bu konu masaya yatırılmıştır. Fakat çalışmamız 19 Haziran 1936–13 Mayıs 1937 süreyi kapsadığı için yeni alınan kutlama kararına kadar kat edilen yolu, iki kutup arasındaki fikir düellosunu göstermesi, bu tarihler arasındaki yazıların içeriğini yakın geçmişimize ışık tutması bakımında dikkate değer gördük.



[1] Tepedenli, Nizamettin Nazif, Açık Söz, nr. 252, 29 Birinci kanun 1936, s. 1, 3.
[2] Eşref Edip,  Mehmet Akif Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları, c. 1, Asar-ı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatı, 1357/1938, s. 71–83.
[3] Yazıcı, Hayri, Son Posta, nr. 2115, 22 Haziran 1936, s. 1, 5.
[4] Kandemir, Yedi gün, c. 7, nr. 173, 1 Temmuz 1936, s. 6–8.
[5] Tanay, Hasnun Rasih, Haber, nr. 1778, 28 Birinci kanun 1936, s. 2.
[6] Bekman, Münir Müeyyet, Açık Söz, nr. 73, 1 Temmuz 1936, s. 4.
[7] Talu, Ermel, Son Posta, nr, 2126, 3 Temmuz 1937, s. 2.
[8] İmset, Son Posta, nr, 2126, 3 Temmuz 1937, s. 5.
[9] (…), Cumhuriyet, nr. 4535, 28 Birinci kanun 1936, s. 1, 3.
[10] (…), Cumhuriyet, nr. 4536, 29 Birinci kanun 1936, s. 3.
[11] Gövsa, İbrahim Alaattein, Yedi gün, c. 8, nr. 200, 6 İkinci kanun 1937, s. 13.
[12] Ozansoy, Munis Faik, Marmara, nr. 6, Kânunusani 1937, s. 173–175.
[13] Özyalçın, Kadri, Taşan: Büyük Şair Mehmet Akif Sayısı, nr. 9–33, 1 Şubat 1937, s. 3.
[14] Yücel, Hasan Âli, Akşam, nr. 6543, 4 Kânunusani, 1937, s. 6.
[15] Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!, Doğrul, Ömer Rıza, Safahat, 21. baskı, İnkılap Kitabevi, İstanbul, s. 525.
[16] Ataç, Nurullah, Akşam, nr. 6601, 6 Mart 1937, s. 3, 8.
[17] Kâmî, Anadolu, 17 Mart 1937.
[18] Yeni Adam, nr. 167, 11 Mart 1937, s. 10.
[19] Yeni Adam, nr. 167, 11 Mart 1937, s. 10–11.
[20] Yeni Adam, nr. 168, 18 Mart 1937,  s. 10–11.
[21] Yeni Adam nr. 169, 25 Mart 1937, s. 11.
[22] Yeni Adam, nr. 170, 1 Nisan 1937,  s. 10–11.
[23] Yeni Adam, nr. 171, 8 Nisan 1937, s. 10–11.
[24] Yeni Adam, nr. 171, 8 Nisan 1937, s. 11.
[25] Yeni Adam, nr. 171, 8 Nisan 1937, s. 11, 19.
[26] Öcal, Saadettin, Yeni Adam, nr. 173, 22 Nisan 1937, s. 5
[27] İleri, Suphi Nuri,  Yeni Adam, nr. 176, 13 Mayıs 1937, s. 13, 19. 

Nuran ÖZLÜK
 

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar