Bu işyerinde grev var ve tenekelere hızla vuran kirli sakallı adamlar
Darbeler kırılan kalemler bir ordan bir burdan karşılıklı idamlar
Bugün grizu patlamasında beş madenci öldü diyordu sekiz haberlerinde
Asala militanlarının taradığı konsolosluktan kırık cam parçaları düştü kalbimize
Gül eğlen diyordu susam sokağında oynayan kırpıkla kurabiye canavarı
Serbest piyasa ekonomisine geçmiştik on beş kupona aldığımız dergilerde
Kahretsin bu hafta yine devretmişti loto ve zam gelmişti vergiye
Kumar oynamayı bilmediğim için mi kaybettim kazansam ne olacaktı
Yılgın kahvelerin ortasına çökmüş bir kalabalık işleri okeydi bataktı
İyi raks etmesini bilmeyenlerin kariyerine bir kırmızı çizgi çekildi
Biraz Freud biraz Darvin biraz Marks biraz Charli Caplin havası
Biliyor musun uzatmalarda atılan bir golle nasıl alındı dünya kupası
Eşit olarak değil gizli bir pusulayla dağıtılırken gelir dağılımı pastası
Trafik ve enflasyon canavarıyla yarışan terörün açıldı o pis bohçası
Üstü açık otomobillerin üstünde tepinip dururken en modern köleler
Diskoların renkli ışıkları altında kendinden geçiyordu anı yaşayan gençler
Bir gecekondudan başka bir gecekonduya heykelleşirken öfkeler
Bir gurbetten başka bir gurbete açılan kapıların tam ortasında
Henüz yeni yeni kuruluyordu şehirlerin etrafına kümes gibi kulübeler
Plazaları ve camdan gökdelenleri yoktu şehrin o zamanlarda
Aşksızlığın bir çöl gibi büyüdüğünü görüyordum kum fırtınalarında
Elde kalan son insanlık vahasının kaybolup gidişini seyrederken
Bir raydan başka bir raya makas yapıp duran kaderin lokomotifinde
Bir makinenin içinden sesleniyordum bir makinenin içinden sana
Hiç kimse bilmiyordu olmadığını o günlerde aklımın başında
Kışa erken yakalanan bir karınca gibi direniyordum hayata
Kalın zincirlerini dolarken hayat her gün boynuma
Ne oldum delisi insanların küçümseyen bakışları arasında
Ben mezar kazıyordum sedye taşıyordum ve ağlıyordum
Ve kurtarılmayı bekliyordu bir büyük insanlık enkaz altında
Gordion düğümünü çözmek için ihaleye çıkılmış Frig topraklarında
Eğri büğrü bir yol giderken Kültepe”den Hattuşaş taraflarına
Parayı Lidyalılar yazıyı Sümerler icat etmişlerdi nasıl olsa
Asurlu bir tüccarın çivi yazısı ile imzaladığı bir borç senedinin icrasında
En Hititli halimle bir türkü söyleyeyim biraz dur da sana
Ne Hammurabi ne de Urgakina ne de Solon bir kanun bulamaz buna
Ben aşkımı kazımışım zaten Çatalhöyükte bir mağaranın duvarına
Bir şarap kadehinde ve bir parça mermerde yıkılırken antik dünya
Tüm dünyaları yutan bir dünya gibi atılıyor bak Asayı Musa
Bir haber yok mudur Leyla’dan Mecnundan diye
Eski Babil topraklarındayım bir kervanın ayak izinde
Ve masalların ardından düşen üç elmayı arıyorum şimdi
Bir haber yok mudur Fırat tan Dicle den diye
Irak mı ırak bir ülkenin ağıdını yakarken gözlerim her gece
Postmodern safsatalarla uyutulurken insanlık hayalin beşiğinde
Gelip geçiyor yıllar saf ateşlerin peşinde bir cehennemin eşiğinde
Yıldızlar kıpır kıpırdır şimdi Ninova göklerinde
Bir yılan bir incir ağacına dolanır şimdi zeytin karası bir gecede
Nabukadnezarın kemikleri şimdi Babil”in asma bahçelerinde
Harutla marutun diline yapışmış bir büyünün çözülmez denkleminde
O gün mancınıklar kuruluyordu şehrin en hakim tepesine
Ateşe düşüpte yanmayan bir peygamberin sığınırken gölgesine
Yedi kere tavaf ettim sevgilimin evini tam yedi kere
Hasretim arttıkça artıyor ayı ikiye bölen o ellerin sahibine
Bir yetim çocuğun gözlerine dalar giderim tasadan uyuyamam
Kabilde patlayan bombaların yıktığı toprak damlar benim de üstüme göçer
Şimdiki zamandan mişli geçmiş zamanın gölgesine sığınırım geniş zamanlarda
Zarfını yitirmiş bir cümlenin sıfatlarına karışır kalbimin hikâyesi
Demirden dağları eritip kırk gün kırk gece toy yaparım obalarda
Büyük bir turan idealinin enkazı altında can verir kızılelmam
Yenisey ırmağının kıyısında sularım savaşan atlarımı
Akınlar düzenlerim çin seddinin taş duvarlarını aşarak
Üste mavi gök çökmedikçe ve yer yarılmadıkça haykırırım dünyaya
Sonsuz bir yanılgının ortasında dönüp duran şeytanların elinde
Yeni tutuşturulmuş bir Molotof kokteyli gibi atılırım huzura
Estergon kalesi subaşı duraktır içimi kemiren bu nasıl sinsi firaktır
Tuna nehri gibi akarım Sivastopol önünde yatar ağlarım Türkün bayrağına bakar ağlarım
Vah benim peşin fiyatına taksitle satılan yağmursuz baharım
Biliyorum bu bedenim kapkara bir toprak olacak köyümün mezarlığında
Ruhum ölmeyecek benim hep var olacak bir türkünün son nakaratında
Toros dağlarının seyrine dalacağım Alaca yaylasından bir yıldız kayacak
Oluksekisinden Çakıllıpınara doğru ansızın bir kuş havalanacak
Üzerine kırağı düşmüş yaprakları titreten bir deli rüzgar esecek
Ve biliyorum bir türkü olacağım savrulan buğday başaklarının arasında
Konjöktürlerin ortasında genel prensiplere ve ilkelere aykırılık arz etmeyen bir hayat
Sofrada kırılacak soğanı bile nizamnamelere uygun yumruklayan benim
Ayağım tabuta sığmaz ve dışarı çıkarsa lütfen dışına taşırmadan bükün içine
Bir küçük çizik bile yok biliyor musun benim memuriyet sicilimde
Dağlara küsmüş tavşanı ziyaret ettim dün kendi düştüğü halde ağlayan kişiyle
Ak akçenin geçmediğini öğrendim kara gün gelip çattığında
Nedense kalburda elenmiş sular gibi akıp giden günlerin ardından bakmayı
Bir ideoloji haline getirmiş gözlerime söz dinletemedim bir türlü
Kalbim bir hicret yolcusu kalbim bir Ebubekir dünya bir mağara
Güvercin kanat çırptı atlar kişnedi yere düştü süraka
Dünya dönmeyi unuttu simsiyah bulutları dağıldı göğün
Medine yeniden kuruldu ve göklerde yepyeni bir anayasa
Sabrın eyyüpleri geldiler yaralı kalpleriyle kar yağıyordu o gün şehre
Şuaybın ateş yağan göklerinden bir avuç gözyaşı akıyordu o gün şehre
Ben Hızırın soğuk sularını içtim ve denize karıştı içimde ki nehirler
Bir yağmur geldi bir damla su geldi şifalar geldi o gün şehre
Ateşli romanların arasına saklanmış küçük burjuvaların aldatma hikâyelerinde
Yusufun kalbine sığmayan zindan duvarlarından aşarken rüyalar
Bir çölden başka bir çöle mektup götürüyordu kum fırtınaları
Kayıp posta güvercinlerinin bakışları arasında kaybolurken denizler
Yıldızsız gecelerde ilahını kaybetmiş bir harraninin çığlıkları arasında
Kör bir gecenin gözlerini açıyordu ibrahimin keskin baltası
Bal küpüne düşmüş gibi tatlı bir rüyanın eşiğinden geri dönmenin adıydı aşk
Bir İbrani gibi bakıyor ve bir İbrani gibi ağlıyordum o sahte gözyaşı duvarında
Keskin sirkenin küpü gibi maddi ve manevi zararlara uğramanın adıydı aşk
Keşişlerin gizli günahlarını saklayan manastırların dar koridorlarında
Onun yeri ayrı bunun yeri ayrı diye diye boğulmuş bir gök kubbe
Hangi sabunla çıkar hangi çamaşır suyuyla aklanır bunca günah söyle
Hergün yüz kabeyi yıkıp bir kabeye gitmenin neresidir hac
Hergün secdeleri öldürüp rükuları boğmanın neresidir namaz
Sadece yemek borusunu kitlemenin ardından ölü eti yemenin neresidir oruç
Kininin kırkta birini dağıtmak mıdır yoksa zekat
Ah şehadet ah kanatlarından vurulmuş sevgili şehadet
Bir musalla bir tabut ve geride iki rekat namaz
Sigarayı bırakmadan önce kafamın içinde ki izmaritleri topladım bir bir
İçimin dumansız hava sahasında sigara içenlerin cezası hiç olmasa da
Kumaşı yetmediği için dar dikiler mavi pantolonun içinde koşarken
Kumral bir akşamın sarışın ateşlerinde kavrulup durdum her hafta
Renklilerle beyazları birbirinden ayırmayın dedi bir deterjan reklamı
Nasılsa beraber kirlenmediler mi bunlar öyleyse beraber yıkansınlar
Gençlik masallara kanmanın ihtiyarlık pişmanlığın saatini çalıyordu
Gece kan kusan dağların ortasında bir denizden bir denize açılıyordu
Bulutsuz yağmurların peşinde bir kılıç gibi bileniyordu saatler
Kumar masalarının üstüne serilmiş bir kefen gibi hayat
Yoksulluğun köstekli saatinde zaman hep ızdırabı gösteriyordu
Bir renkli televizyonun ekranı gibi pis ve iğrenç sırıtan şu dünya da
Kalbimi ve beynimi ipotek altına alan bir ticaretin kahreden hesabında
Peşin satanlar gibi oturdum ama veresiye satanlar gibi asıldım duvara
Nasihat kitaplarımı üç liraya sattım hemşerim bir hurdacıya
Aldığım parayla bir kilo patates ve iki ekmek aldım akşama
Pahalı bir otomobilin ucuz eksozu geldi yapıştı boğazıma
Dün fotoğrafını astığım yavru kedinin kuyruğu nasıl sallandı duvarda
Başını secdeye koymak için ne bekliyorsun yoksa ölmeyi mi?
Kalbinde ki prangayı çözmek için ne bekliyorsun yoksa ölmeyi mi?
Hüzün penceremize yapışmış bir sinek ölüsü gibi gitmiyor işte
Yoksa sağır gecelerin koynunda avutmaya çalıştığın bir çocuk değimli aşk
Sırılsıklam aşık olmak için ne bekliyorsun yoksa ölmeyi mi?
Fotokopiyle çoğaltılmış aşklar bir imla hatası gibi düzeltilmeyi bekliyor
Sahnenin sonunda çekim hatalarını gösteren bir yayını daha var kıyametin
Mizana konmuş kara bir gecenin ağırlığı altında ezilirken rüyalar
Kuzeyden güneye denize parelel olarak uzanan dağların başında bulut
Ahraz bir dilin haykırışı not tutan muhabir ve haber bültenlerinde manşet
Kâinat yamalı bir elbise gibi sökülüyor kıyametler terzisinin elinde
Yeniden dirilmenin provasını yaparken her bahar mevsiminde
İsrafil ki saatini kurmuştur artık geri dönülmez kıyamete
Kristal bardaklara konmuş bir baldıran zehri gibi acı bir ölümle
Günahların bir bir sergilendiği o büyük mahşerin sergisinde
Bir bir gelir mekan zaman ve de insan bir bir gelir meclise
Ve dağlar kadar hesap tartılır adaletin en ince ve hassas terazisinde
Ölmek bile güzeldir senin elinden ne gelirse gelsin senden
Ben vazgeçtim şu çamurdan bedenden ben vazgeçtim herşeyden
Bilemezsin kaç gemi geldi geçti kaç gemi kalbimin sahilinden
Sere serpe uzanmış mezar taşlarından kar yağmış yeryüzünden
Ben sadece ölmeye gidiyorum şimdi ey akşamın kuşları
Toprağını ve dağlarını karşılıksız sevenler taşa tutun bu şeytanları
Bir sürü ihaleye karışan bir yolsuzluk gibi çıka geldin ya ömrüme
Nasıl müdahale edilmez nasıl müdahale etmeyim ben bu korsan yürüyüşe