Ay Vakti

Bir Ses

Karşılıklı iki dağın yüzüne kurulmuş köyü birbirine bağlayan yol, henüz ilkokul çağındaki çocukların rahatlıkla geçemeyeceği bir güzergâhtı. Özellikle de köyün bir yakasında oturanın diğer yakasındaki okul ya da bakkala gidebilmesi için mutlaka bu yolu kullanması gerekiyordu.
Bir tarafı gayet engebeli bir dere olan yolun diğer tarafı ise yüksekçe bir yokuştu. Yokuşun zirvesine çıkanlar köyü kuşbakışı bir tepeden rahatlıkla seyredebilirdi. Bu seyrin verdiği haz ise başka hiçbir şeyle değişilemezdi. Zirveden bakıldığında evlerin de son bulduğu noktadan aşağılara doğru geniş vadiler ve meşe ormanları uzanıyordu. Bazı zamanlar köyün delikanlıları yılanlı vadi dedikleri bu yere gezintiye de çıkarlardı. Burayı yakından görenlerin dilinde hep aynı destansı anlatımı görmek mümkündü.
Engebeli olan taraf dikenli çitlerle örülü ve yol ancak bir aracın rahatlıkla geçebileceği genişlikteydi. Bazı zamanlar yoldan geçenlerden birisi karşı istikametten gelen bir araçla karşılaşınca dikenli çitlere kadar yaklaşmak zorunda kalırdı.

Yolun dar oluşu ve karşıdan gelen araçların kendilerini sıkıştırmasını hiç umursamayan çocukların tek bir korkusu vardı.
“Ya Deli Dursun karşımıza çıkarsa!”

Köyde Deli Dursun adını duyup da ürpermeyecek tek bir çocuk gösterilemezdi. Bazıları onunla ilgili şahit oldukları ya da başkasından duydukları şeyleri korku içinde adeta bir efsane gibi anlatırdı.
Dursun, köylü tarafından içinde bulunduğu durumla ilgili onlarca efsane üretilen meczup bir adamdı. Birkaç parça kırık dökük bilgi dışında tüm söylenenler köylü muhayyilesinin yeniden inşa ettiği şeylerdi.
Gençlik çağında sessizce köyü terk etmiş ve on beş yıl boyunca köyüne dönmemişti. Gittiği şehirde uzun yıllar çalışıp hatırı sayılır miktarda kazanç elde etmiş, genç bir kadınla tanışıp evlenmişti. Sonrası herkes için büyük bir muamma idi. Onbeş yıl aradan sonra onu tanıyan arkadaşları köyüne getirdiğinde hafızasında geçmişine dair en küçük bir iz kalmamıştı.
Sabah erkenden kalkar, köyün iki yakasını birbirine bağlayan yolda sabahtan akşama kadar hiç amaçsız öylece dolaşırdı. Uzun ince boyu, fötr şapkasının altından karşısındakini adeta kendine esir eden gözleriyle çocukların korkulu rüyasıydı. Sırtına giydiği ceketinin yan cepleri normalden fazla kabarıktı. Ceketinin her iki cebinde ve iç kısımlarında aletler taşır, fakat kimse ceplerine özenle yerleştirdiği bu şeylerin ne olduğunu bilmezdi.
Köyün diğer tarafına geçmek için bu yolu kullanmak zorunda kalan çocuk ve gençler karşılarında onu görünce ne yapacaklarını şaşırır, elleri ayakları birbirine dolaşırdı. O an için geri dönmek de imkânsız olduğundan yanından geçerken seslerini titreterek “Dursun dayı Allah iyiliğini versin” diyerek oradan hızla uzaklaşırlardı. Çocukların dillerinden korkuyla beraber dökülen bu kelimeler çocuklar ile Dursun arasında gizli bir anlaşma aracıydı. Bu sözün ardındaki mesajda “Dursun dayı bizden sana zarar gelmez, ne olur sen de bize zarar verme!” şeklinde bir ifade gizliydi.
Alıcıya ulaşan bu mesaj onda hoş bir yankı bulur, yanından geçen çocuklara önce dik dik bakar, sonra da hafiften başını öne doğru eğerek onları selamlardı.
Bir gün yine aynı yoldan geçmek zorunda olan çocuklardan birisi karşısında Deli Dursun’u görünce eli ayağı birbirine dolaşmış, ne diyeceğini şaşırmıştı. Korku ve heyecanla o bilindik mesajı iletmek isteyen çocuk “Dursun dayı Allah belanı versin” deyiverince yine Dursun’un bilindik gazabına uğramış, gözlerini açtığında kendini yolun kenarındaki çitlerin birkaç metre aşağısında bulmuştu.
Yoldan geçen gençlerle karşılaşan Dursun onlardan çoğunlukla sigara isterdi. Fakat öyle hemen bırakmak istemeyen gençler onunla birkaç dakikalığına da olsa eğlenirlerdi. İçlerinden biri yanındakilere kaş göz işareti yaparak söze giriverirdi.
- Dursun dayı Kel Ümüş’ün Anşa sana âşık ellaham, adını dilinden düşürmüyor.
Kel Ümüş’ün Ayşe köyün diğer delisiydi. Köy meydanında gençleri etrafına toplar, dertli dertli türküler söylerdi. Arada dinleyenlerden birisi türküsüne devam ederken konuşmaya başlarsa yarıda bırakır, konuşan kişiye ağza alınmayacak küfürler savururdu.
Gençlerin, Kel Ümüş’ün Ayşe’nin kendisine âşık olduğunu söylemesine sevinen Dursun başını önüne eğer şapkasının altından pis pis sırıtırdı. Onun bu halinden daha çok espri malzemesi çıkarmak isteyen gençlerden bir diğeri;
- Söyle hele Anşa’nın  goonünü nasıl çaldın?” derdi.
Bu sözü duyan Dursun, başını kaldırır ve anlatmaya başlardı.
Çeşme başında mani dizmeler, penceresinin önünde gizlice görüşüp konuşmalar vesaire gibi ayaküstü onlarca yalan uydururdu. Bütün bunları anlatırken de büyük bir ciddiyete bürünür,  her sözün ardından vallahayı basardı. Gençlerin;
- Vay be Dursun dayı, meğer sen neymişsin!
Sözleri karşısında daha bir havalara girer, koltukları kabarırdı.
Böyle devam eden kısa bir konuşmadan sonra gençler kendi yollarına giderler, Dursun da yine her zamanki gibi aynı güzergâhta turlamaya devam ederdi. Ara ara gençler arasında gözünün tutmadığı birini görürse sert bir şekilde yanına çağırır, korkuyla yanına gelen gence ayaküstü bir sürü küfür ederdi. Sonra da hangi akla hizmet bilinmez ama genci eve götürür, sobanın üzerinde kaynayan güğümle çay demler ve çocuğa zorla içirirdi. Bunu gönül almak için mi yoksa cezalandırmak için mi yaptığını kimse bilemezdi. Çocuk can korkusuyla koca bir güğümü bitirir, gözleri büyür, rengi değişir, karnını tutarak can havliyle oradan uzaklaşırdı.
Dursun’un gençlere yaptığı bu anlamsız davranışlar karşısında köylü de pek ses çıkarmazdı. Korkutmaktan fazlasını yapmayacağını bilirlerdi. Köylünün gözünde Dursun, meczup bir garibandı ve garibanın cini şeytanı bol olurdu.
Bahar ve yaz mevsimlerinde köy meydanını dolduran genç ve ihtiyarlar kış gelince köy kahvesine doluşurdu. Kimileri dörder kişilik gruplar oluşturur ve oyun oynardı. Diğer bir kısım masa başında bir hükümet kurar birini yıkar, kurumlara atamalar yapar, Çiller’i görevden alır, Erbakan’ı başa getirir, orduyu tasfiye eder ve devleti içinde bulunduğu darboğazdan yarım saatte kurtarırdı. Erkeklerin havanın soğumasıyla kahveye toplanmış olmasına karşın, Dursun köyün iki yakasını birbirine bağlayan yolda sabahtan akşama kadar turlar, hava kararınca evine çekilirdi. Kahvede oyun ve sohbete dalanların onun kışın ne yiyip içtiği ya da soğukta nasıl ısındığına dair hiçbir tasaları olmazdı. Nasıl olsa bunca zamandır hiçbirine ihtiyacı olmamıştı. Elbet bundan sonra da başının çaresine bakabilirdi.
Vakit akşamdan geceye dönünce tüm köylü evine çekilir, ışıklar söner, köylü sessiz ve derin bir uykuya dalardı. Başlarını yastığa koydukları andan itibaren zihinlerinde dünyaya dair en küçük bir tasa kalmazdı.
*
Köylü, her ne kadar o başının çaresine bakar dese de hayat onların sandığı kadar kolay olmuyordu. Sabahtan akşama kadar soğuk havada yolda turlayan Dursun, elleri ve yüzü kızarmış bir halde eve döndü.  Kapıdan içeri girdiğinde onu karşılayan sıcak bir tebessüm yoktu. Doğruca odaya geçti, üzerini çıkarmadan sedirin üzerindeki yorganın altına girdi ve sımsıkı sarındı. Soğuktan vücudunun her bir zerresi titriyordu. Sonra gözlerini tavana dikti ve sessizce uykuya daldı. Uyuyana kadar kimbilir aklından neler geçiriyor, kimleri düşünüyordu? Kimse bunu bilemezdi. Köylünün bildiği tek şey onun deli bir meczup olduğuydu.
Erkekler her zaman olduğu gibi yine kahvehanede oturuyorlardı. Kimisi masada dörtlüyü kurmuş oyun oynuyor, kimisi memleketi kurtarıyordu. O ara kapı açıldı ve heyecanla içeriye giren gençlerden biri;
“ Dursun’u bugün hiç gören oldu mu?”
diye sordu.
Köylü bu soruya hiçbir cevap vermedi. Meşgul olduğu işe devam ediyordu. Soru soran kişi cevap alamayınca cümlesine kaldığı yerden devam etti.
“Dursun sabahtan beri görünmüyor, başına bir şey mi geldi yoksa!”
Güneş ortalığı yeni aydınlatmaya başlıyor, pencereden içeriye ışık huzmeleri sızıyordu. Başını koyduğu yastıktan yüzüne yansıyan ışıkla uyandı. Yattığı yerden kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Dışarıda kar bembeyaz bir örtü oluşturmuştu. Gözlerini Ayşe’nin evinin olduğu tarafa dikti. Birkaç dakika gözlerini alamadı. Sonra kendine geldi ve hızla hareket etmeye başladı. Üzerine kalın pardösüsünü giydi dışarı çıktı, Ayşe’yi ardında bırakarak bembeyaz örtü üzerinde hızlıca ilerlemeye başladı. Hiçbir sebep yokken köyü neden terkediyordu? Açıkçası buna kendisinin de vereceği bir cevap yoktu. Yalnızca içindeki sese kulak veriyordu. Sanki ilerde tepenin arkasında Dursun’un dışında kimsenin duymadığı bir ses onu kendine çağırıyordu. Tepeye yaklaştıkça gözlerinin içi gülüyor, heyecanlanıyor, heyecanı arttıkça daha da hızlanıyordu. Bir süre sonra önce kendisi sonra da ardından onu takip eden gölgesi tepenin arkasında kayboldu. Ne kahvehanedekiler ne köyün diğer sakinleri ne de Ayşe onun nereye gittiğini ve neden gittiğini bilecekti.
Gün dönüp akşam olunca onun köyü terkettiği ancak anlayacaklardı. Kahveye telaşla giren genç onu bir gören olup olmadığını soracak fakat kimseden bir cevap alamayacaktı.
Köye ilk gelişi gibi köyden gidişi de sır olacaktı.
Ercan KÖKSAL

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar