Ay Vakti

Gece Yarısı Günceleri

İçinde şehir geçen şiirler birikiyor belleğime, düşünüyorum; insanlar bir şehirden diğerine yolculuk yapar da şehirler insandan insana yolculuk yapar mı diye. Bir yolculuk nedir, şairleri uzun yola çıkmaya hüküm giydiren ne. Büyük aşklar büyük yolculuklarla başlarmış… Ahmet Telli’nin bir şiirinde okumuştum, sarsıyor beni sözün böylesi. ‘Ve sen kuş olur gidersin bir trenle’ dediğinde şair, o şehir hala duruyor mudur yerinde? Nefes alıp verir mi bir şehir? İstasyonlar genellikle şehrin dışında, şehirden uzakta olduklarından belki de, yalnızlıkla hemhal olduğumuzda sığındığımız bir şey haline gelirler, bazen. Belki kelimesini ve bağlaçları çok kullandığımı fark ettim bugünlerde,  zihnimdeki dağınıklığı işaret ediyor.
Cemal Süreya: ‘ben bazen istasyonu bulamayan adamım’ demişti, hatırlıyorum; fakat istasyonu bulmalı, bulabilmeli insan, yalnız kalmak istediğinde. Diyorum ki trene binmeli insan, ama kendi uydurduğu bir masalın peşinden sürüklenmemeli. Geç, çok geç olmadan. Asıl mutluluk masalın kurmaca olduğunu fark etmektedir sanıyorum. Masaldan, masallardan kurtarmalı insan kendini.  Değil mi ki Tanpınar: “Her insan kendi masalının kurbanıdır” demekteydi satır aralarında.
En kötüsü de bir sürü hatıra edinmiş olmaklığımız galiba. Hatıralar biriktikçe zaman mefhûmu daha katılaşıyor. Donuk ve mat bir şey haline geliyor saatler. Daha çok da bundan,  üstesinden gelemeyeceği hatıralar edinmemeli insan.
Çok şey anlatmamalı bir şiir örneğin. Susmalı yalnızca. Olabildiğince, alabildiğince susmalı. Susmanın tadına varılmalı okundukça. Sessizliğin kapısından girmeli okuyunca. Şimdi yağmur şiirlerini hatırlamalı, bütün klişelerden uzak, bir çay söyle yağmurların kokusunda, demeli bir dosta. İnsanın ta içerlerde kaybettiği, unuttuğu bir şeyleri hatırlatır gibi yağıyor yağmur ve siliyor bazı renkleri içimizden.
Hatıralar değişmiyor ama yazık ki insan aynı insan değil…
Her şeyin sessizliğe kavuştuğu o an, duasız, kelimesiz, hatırasız, düşsüz kaldığım, daralan vakitlerimde; eninde sonunda huzur veren o durgunluğun yüzümden okunabildiği iyi bir durak gece. Sessizlik, gecenin, gece ise sonbaharın bir düşü sanki. Sonbahar, hatıralar mevsimi. Hatırladığımız kadar hatırımız olur. ‎"toprağı dalgalandıran bu koşmak beni tüketsin" diye diye geçiyorum sonbahar'ın içinden. Ve içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu... Sonra Leman Hanım'a şiir borcu olan Metin Eloğlu'nun denizsiz balıkları geçiyor gözümün önünden. Ben Ruhi Bey Nasılım, Cansever'in buhranları, Turgut Uyar'ın o'nu düşünmek için alıp başını Erzincan'a gitmesi… Evet belki de bahar vardır Erzincan'da biz ne bilelim? Sait faik, Alemdağ'da Var Bir Yılan, imgeler, yenilgiler, çözülen ve çözülemeyen her şey, sonrası iyilik güzellik...
Eylül değil de nedir sonbahar? Ve bana şu mısralar Eylül'ü, Eylül Fazıl Hüsnü'yü hatırlatır behemehâl. Uzun beklediğini kimselerin bilemeyişinden mi ? Ne demişti Fazıl Hüsnü: "kaybolmuş o çizgilerden / falcının saadet dedikleri." Şairin düşündüğünden daha başka bir şeyi düşünüyorum burada ben. Şiir de bu değil midir zaten… Okuduklarımız hep bizden arta kalanlardır; önemli olan anlatılmak istenen değil, anlamak istediklerimizdir. Bir şeyleri istediğim gibi anlamak istediğimde deniz yeter bana bu anlamları çağırmak için. Denizi görmek, uzaklarda bir yerde beklediğini bilmek, belki de en güzel şey bu, düşününce rüyalarımdaki mekânlar bile değişiyor. Bir adı huzursa bir adı da uzaklık nasılsa mavinin.
 Sonunda şairin dediği yere varıyor her şey: yürümenin dışında bütün eylemlerin adı / kaçış kaçış kaçıştır...
Kaçıyoruz, önümüze kim çıkarsa ilk işimiz ondan kaçmak oluyor.
İnsan insanı anlayamaz. İnsan, insanda daha karmaşık ve trajik bir hale gelir diyorum bu yüzden. Herkes kendi anlamının peşinde aslında, başkasının değil.
Kaçarken neyin peşine düşer ki insan, bir şarkı arar belki de, yeni bir mevsimden içeri girebilmek için ve hüzün en güzel sessizliktir;  bütün kaçışların sonunda uğranılan.
Kitaplarla olan serüvenimize de bir anlamda kaçış denebilir. Bir filozofun sözüydü, mealen söylersem, okumak ve yazmak beni avutmuyor, yalnızca uzaklaştırıyor diyordu. Bu eylemlerin kaçış olduğuna inancım da kuvvetlenmişti bu sözü öğrendiğimde. Her kitap bir serüven aslında, her serüven bir hatıra. Bazen kurtulmalı insan hatıralardan. Ve galiba üstesinden gelemeyeceği hatıralar edinmemeli.
Şiiri sıkıntılı bir halin dışa vurumu olarak algılardım önceleri. Oysa şiir iç huzurla, insanın huzursuzluklarından arınması anlamına geliyor artık nazarımda. Herkesin bir tanımı var nasılsa. Arınmanın ve huzurun peşindeyim. İnsan düşündüğü, kurguladığı gibi bir hayat yaşar, sonra da ölür. Sonra... Mekânın önemli olduğunu varsaymışımdır hep. Çünkü mekân, insanın bedeninden daha çok ruhunu koruyor. İnsan kırılgan bir varlık, çabuk kırılıyor, kendinden bile. "Dünya kirletilmez bir inatla dönüyor" diyor şair ve kader diyorum ben, ne zengin, ne güzel kelime. Kimsenin kimseye tahammülü olmasa da: kuşlar hala kaderle uçuyor, vesselam...
Bazen hiçbir şey yazası gelmiyor insanın. Çünkü susmak elbette zehirlidir. Birinin sessizliğini dinleyeceksem, kendi sessizliğimi seçiyorum ben de. Sessizlik nedir? Her şeyin eninde sonunda içine karışacağı ve huzur bulacağı bir deniz desem...
"Ve sen kuş olur gidersin bir trenle..." fakülte yıllarımda ne çok severdim bu mısraları. Kaldığım yerden trenler geçerdi çünkü. Pakdil okurken mi fark etmiştim trenleri? Yoksa Ah Muhsin Ünlü ya da Zarifoğlu mu? Pakdil: "trenleri bir tabut taşır gibi aceleyle çekiyorlar önümüzden" derken daha bir çınlıyordu trenler. Zamandı belki de bu uğultu, eski bir zaman. Galiba şimdiye dönük olmalı insan daha çok, eskiyle eskimemeli. Eski, yenilik katmayacaksa neden peşinden gideriz ki. Anı ve hatıra kelimesini çok sever şairler, bu zamanda yaşamadıklarından belki de. "anı" yenileri, "hatıra" eski şairleri temsil ediyor olmalı, ne iyi, ve trenler geçerdi, ben dalgınlığa uğrardım ve sonra: "nedir beni dalgınlığa götüren? Şehirden dönünce onu bulamamak mı..." der bitirirdim şehirlerle olan yolculuğumu.
Kendi yaptığım, bol köpüklü taze bir türk kahvesinin aromasından yeni mefkûrelere açılıyorum şu saatlerde. Köpük, şiir, gece. Bitmeyi bekleyen bir yazı, okunmak için sıraya giren kitaplar, sözleştiğimiz bir roman kahramanı, şiirlerde unutulan hatıralar, her şey ve her şey bir birine dönüşüyor içimde. Zihnim sanki bir buluşma yeri. Herkes herkesle küsmüş gibi...
Bir yer seçiyorum haritadan, beni kimseler arayıp da bulmasın, kimseler tanımasın şehre döndüğümde. "Beni böyle kitaplar mı yaptı ne" demek geçiyor içimden Necatigil gibi: "kimse anlamaz derdimi / Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda..." demek sonra da. Vakit ilerliyor, şiirler birikiyor, saçlarım uzuyor, uzak bir hatırayı özlüyorum fark etmeden, mektuba dönmeli belki de yeniden ve bir mektup yazmalı; çünkü insan kendine gönderirmiş çoğu zaman mektupları…
İsa KARAASLAN

Deneme
Şiir
Öykü
Mektup
Söyleşi
İnceleme
Araştırma
Sinema
Biyografi
Hatıra
Kitap
Gezi
Giriş
yazarlar