Ay Vakti
facebook

KARAKTERİSTİK ÖZELLİK

                                                                                                                     

   Otobüse bindiğimizden beri, ikide bir, çaprazımızda oturmuş kitap okuyan adama kayıyor dikkatim. Onu bir yerlerden tanıdığıma eminim. Hafızamı şöyle adamakıllı karıştırmaya, işe yarar çıkarımları ortaya dökmeye çalışıyorum ama olmuyor. Bu yetmiş yaşlarında, suratı harita gibi çizik çizik, beyaz saçlı, kahverengi gözlüklü, sanırım genç görünmek davasında üstüne tam oturan bir kot pantolondan ve sarı kazaktan medet uman adam, merakımı cezbeden bir muamma gibi karşımda oturup duruyor. Buradan, okuduğu kitabın ismini de seçemiyorum. Şevket’in gözleri seçer belki.

Hemen yanımdaki Şevket’e bakıyorum. Elindeki kağıda bir şeyler karalamakta. Şiir falan mı yazıyor acaba? Dediğine göre her gün bir şiir yazıyormuş. Tavuk bile o kadar düzenli yumurtlayamaz be. Şiir diye dergiye verdiği şey de vıcık vıcık iç sıkıntısı. Hakkındaki hislerimi fark etmemesi için azami çaba sarf ederek “Yine şiir mi çalışıyorsun Şevketçiğim?” diye soruyorum. Şevket başını kâğıttan alıyor, gözleri kıpkırmızı. Allah Allah. Bu kadar mı kaptırmış kendini metne? Ne yazıyordu ki? Bana neden böyle olmuyor yazarken?

İçimde kabaran kıskançlığın yüzüme vurmasına aldırmadan elindekini görmeye çalışırken, Şevket, avucunu burnuma sokarak “Yok abi.” diye karşılık veriyor. “Sigaram bitti.” Avucunun içine bakıyorum, paçavraya dönmüş bir sigara paketi. Meğer deminden beri pakete imza atıp duruyormuş. Boş insan…

-Çok para harcadık be abi. Neyim varsa gitti.

Gözlerini yapışkan dilenciler gibi gözlerime dikiyor. Ben, oralı olmadan bakışlarımı kaçırınca, “ Sigara alacak para bile kalmadı üstümde.” diye mırıldanıyor. Sesimdeki öfkeye su vererek “ İçme Şevket sen de şu zıkkımı.” diyorum. “Yazık günah zaten ona verdiğin paraya.” Şevket boynunu bükerek “Zaten kaçak içiyorum abi.” diye karşılık veriyor. Özrü kabahatinden beter. “ Tadı berbat, içimi de zevk vermiyor,  ama gel gör ki çok ucuz. Sağlığım da bozulmaya başladı bu meret yüzünden ama lap diye bırakamıyorsun ki. Geçen gece, bir öksürük nöbeti tuttu, yan odadan geldiler inan ki. Sesleri duyunca tedirgin olmuşlar.”

Başımı sıkıntıyla sallıyorum. Ne diye aldıysak bunu yayın kuruluna. Hem edebiyata kabiliyeti yok hem de palavracı. Sigara içmeye başlayalı daha iki ay olduğunu bilmiyoruz sanki. Yok öksürük nöbetine tutulmuş yok bırakamıyormuş. Duyan da kırk yıllık tiryaki sanır.

Şevket’e bilenirken bu sefer diğer yanımdaki Tamer, “ Benim cüzdan da tamtakır kuru bakır.” diyerek küllenmesi için uğraştığım konuyu harlamaya çalışıyor. “Burs yatana kadar nasıl dayanacağımı düşünüyorum deminden beri. Çok para harcadık.” 

Sıkıntıyla iç çekiyorum. Sirke satan yüzleri, dergilere kavuşmamızın içimde açtırdığı çiçekleri solduruyor. Sanki ben para koymadım ortaya, aksine en çok para benden çıktı. Ağzımı açmıyorum ama. Şimdi bursa kadar, çoğunlukla tek öğünle idare etmek zorunda kalacağım.

Karşımda acıklı gözlerle konuşmaları sinirime dokunuyor. “Sanki parayı kumar masasında bıraktık.” diye çıkışıyorum. “Ben sizi edebiyat hayatına sokuyorum, siz giden paranın derdindesiniz. Kendinizi sanata vermiyorsunuz ki. Ataç, yataktan kalkamaz haldeyken, ziyaretine gelenlere, acılarını azaltmak için şiir okuduğunu söylermiş.”

- İyileşmiş mi peki abi?

Şevket’in, yeni üniversiteli hayalperestliğine bulanmış bu sorusunu es geçip “Konumuz bu değil.” diye hız kesmeden devam ediyorum.“Sizler sanatı hayatınızın üstünde tutamıyorsunuz; kendinizi ona adayamıyor, onun içinde kaybolamıyorsunuz. Sorun burada.”

Tamer sıkıntıyla “Zaten ben dergiye verdiğim yazıdan şimdiden pişman oldum.” diyor. Elini huzursuzca çenesinde gezdirirken “Başım belaya girmese bari.” diye ekliyor. “Nerden girdim bu işe? Dergiyi hiç dağıtmasak mı Atıf, ne dersin?”

Arkadaşımın yüzüne boş boş bakıyorum. Tamam, Şevket hadi daha toy, ya Tamer’e ne demeli? Şimdi Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tamer, Şevket gibi boş fıçı değil, okumuş çocuktur. Tuğla gibi kitapları ardı ardına devirir. Gördüğünü, duyduğunu hele ilgisini çeken bir şeyse kolay kolay unutmaz, üstüne çok da güzel nakleder. Fakat farklı bir şey söyleyeceğim de yadırganacağım; başım derde girecek, mahkemelere düşeceğim diye ödü kopar. Yazarların hayat hikâyelerini bu aralar fazlaca okudu, bu korkusu da ondan böyle şiddetlendi herhalde. Bir de araya Nazım Hikmet, Sabahattin Ali falan karıştırdıysa… Korkusunu bildiğimden, dergiye verdiği yazının konusunu ince eleyip sık dokuyarak seçtim. Suya sabuna dokunmayan bir konu. Kimin, neden kendisiyle uğraşacağını düşünüyor anlamadım ki.

Sanat üzerine tiradım Şevket’i heyecana getirmiş olacak ki “Geçen sene lisede görmüştük abi.” diye şevkle konuşmaya başlıyor.  “Ferci Ati, Garipçiler, Birinci Yeniler, Maviciler falan hep birlikte çıkmışlar yola, sonra ayrılmışlar. Onlara çok üzülmüştüm abi. Biz hiç ayrılmayalım abi, sen hep başımızda ol. Hem karamsar olmamak lazım değil mi abi?  Belki dergi çok sevilir. Çok ünlü oluruz, biz de başka gençlere yardım ederiz. Sen anlatmıştın ya; Necip Fazıl gibi, Attila İlhan gibi…”

İşte Şevket’i bu nedenle silemiyorum galiba. Boşboğazın teki ama iyi kalpli. Bu derginin hayatımızda bir şeyleri değiştirebileceğini sanıyor. Şu adi kâğıda, kâğıttan da adi mürekkeple basılmış dört sayfalık züğürtlüğün… Kendi geleceğini kurtarıyor, bir de gençlere el atıyor. Peki, ben bu dergiye inanmıyorsam niye canla başla uğraşıyorum? Ben de inanıyorum, belki ondan fazla inanıyorum ama bir yandan da bunun çocukça, dayanağı olmayan bir inanç olduğunu düşündüğümden, gönlümden geçenleri onun kadar yüksek sesle dillendiremiyorum.

Bulutlanan bakışlarım adama tekrar rastlayınca zihnimdeki sis dağılıyor. O an, onun kim olduğunu hatırlıyorum. Tabii ya… Dur bir dakika, olabilir mi?

-Tamer, şişşt Tamer. Baksana bir.

Hâlâ giden paraları için surat yapan arkadaşım gönülsüzce bakıyor yüzüme. Yaklaşmasını işaret ediyorum. İyice yaklaşınca “Senin hafızan kuvvetlidir.” diyorum. “Şu adama dikkatlice baksana. Sana tanıdık geliyor mu?”

Tamer adama bakmadan “Tövbeliyim ben.” diyor.

Ne demek istediğini anlamıyorum.

- Neye tövbelisin oğlum?

- Sorduğun soruya cevap vermeye.

Şevket’le benim Fransız bakışlarımızı görünce “Geçende hocalardan birinin odasına gittim, vizeler hakkında soru sormak için.” diye anlatmaya başlıyor. Yüzü birden sertleşiyor, sesi de yüzüne ayak uyduruyor. “Asistanın biriyle konuşuyordu. Daha sorumu soramadan önüme sekiz – on fotoğraf koydu. Göz ucuyla baktım; yazarlar, oyuncular, şarkıcılar falan… Fotoğraftakilerin kimler olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ne yapmaya çalıştığını anlamadım ama bozuntuya vermeden fotoğraflardakilerin isimlerini söyledim. Allah seni inandırsın Ahmet Mithat Efendi’yi bile tanıdım. Son fotoğraftakini gözüm bir yerlerden ısırıyor fakat bir türlü emin olup ismini söyleyemiyorum. En sonunda “Sanırım Mehmet Akif.” dedim. Hoca’nın da beklediği buymuş, hemen yanındaki asistana dönüp “Gördün işte, üçüncü sınıf öğrencisi Justin Bieber’i tanıyor ama Mehmet Akif’i tanıyamıyor.” demez mi? Kan beynime sıçradı. Asistan kız da açıkta bir şey görmüş gibi kikir kikir gülüyor. El insaf… “Sanırım Mehmet Akif.” demedim mi? Hem fotoğraf siyah beyaz, biraz uzaktan çekilmiş, Akif de kadraja tam bakmıyor… Yani Akif mezarından kalkıp gelse, kendini birden çıkaramaz. Hoca, II. Abdülhamit demediğime şükretsin. İşte damarı buldu ya, ondan sonra aklına gelen ne kadar laf varsa soktu. Karşısında hıncımdan neredeyse ağlayacaktım.”

Pek de garibime gitmeyen bu olayın üstünde durmadan “Boş ver hocayı şimdi.” diyorum. “Ben şu adamı Şener Çevik’e benzettim. Baksana bir.”

Tamer, Şener Çevik dememle tövbesini unutup adama alıcı gözüyle bakıyor. İkimiz adamı göz hapsine alırken, Şevket olan bitene anlam veremeyerek “Şener Çevik kim abi?” diye soruyor. Heyecandan sesimin titremesine mani olamayarak “Şener Çevik’i nasıl tanımazsın?” diye paylıyorum onu. “Bir de edebiyatçı olacaksın. Yaşayan en büyük öykücümüzdür o. Hikâyelerinde merak, hüzün, gerilim, dil işçiliği, ironi, sürpriz kısacası bir hikâyeyi hikâye yapan ne ararsan vardır. Kitaplarını bırak, öykülerini bile tek tek sayabilirim: Pusetli Adam, Yılın İcadı, Nerde Bu Okur?...

Şevket’e bildiğim tüm Şener Çevik öykülerini sayacakken kolumun acısıyla irkiliyorum. Tamer, “Galiba o Atıf, Allah’ım, Şener Çevik.” diye mırıldanarak kolumu sıktıkça sıkıyor. Rica minnet kolumu kurtarmaya çalışırken, Şevket “İyi de abi, dediğiniz kadar büyük bir yazarsa neden bizim gibi halk otobüslerinde sürünüyor?” diye soruyor. “Benzetiyor olmayasınız.” Şevket hakkındaki hükmüm kesinleşiyor: Hakiki edebiyattan para kazanılamayacağını bilmediğine göre bu çocuk cidden kara cahil.

Bizden karşılık alamayan Şevket bu sefer de “İnternete girseydik, fotoğrafına bakar emin olurduk.” diyerek sözde çözüm önerisi sunuyor. Pot üstüne pot kıran arkadaşıma “ İnternette adım başı fotoğrafını gördüğün yazarlara benzemez o.” diyorum. “Şener Çevik’in fotoğrafını yirmi yıldır çekebilen olmadı.” Şevket merakla “Neden?” diye soruyor. Tamer de kafa bulmak maksadıyla cevap veriyor:

-Fotoğraflarda büyük gösterdiği için izin vermiyor.

-Kaç yaşında ki bu adam?

-Altmış dört, altmış beş olmalı.

Şevket adama dikkatlice bakıyor ve kafasını sallayarak “Doğru bir karar vermiş.” diyor. “Şu haliyle bile en az yetmiş gösteriyor.”

Tamer’le Şevket bu gereksiz muhabbeti yaparken, Şener Çevik’in hayat hikâyesini hatırlıyorum. Lisede, defterlerinin arkasına yazdığı, zaman bulup özenle tamamlayamadığı öyküler… Onun da ilk öyküleri üniversitede, arkadaşlarıyla çıkardığı dergilerde yayımlanmış. Sonra yurt çapındaki dergilere kabul edilmiş. Yayımladığı bilmem kaç öyküden sonra hâlâ sesini kimsenin duymadığını fark ettiğinde hissettiği burukluk… Yazmayı bırakıp bırakıp, her seferinde daha tutkulu bir şekilde onun kollarına geri dönmesi… “Bir daha o günkü kadar mutlu olamadım.” diye bahsettiği, ilk kitabını eline aldığı an…

“Başlangıçlarımız ne kadar da birbirine benziyor.” diye düşünüyorum. “Tüm acınası başlangıçlar gibi.”

Aklıma bir fikir geliyor. Kapının üstündeki tabelaya bakıyorum. Duraklar birbiri ardına tükeniyor, acele etmeliyiz. Hemen ayağımın dibindeki poşete eğiliyorum ve poşeti karıştırıp kırışmamış dergilerden birini çekip alıyorum. Hışırtıyı duyan arkadaşlarım ne yaptığımı anlamak için bana dönünce “Şimdi beni iyi dinleyin.” diyorum. “Şener Çevik, şu an düzenli olarak bir gazetede ve birkaç dergide yazıyor. Hem de güçlü dergilerde. Edebiyat dünyasında, sözlerini kanun sayan birçok yazar var. Dergimizden köşesinde kısacık bahsetse…”

Tamer elini dudağına götürürken “Güzel fikir...” diyerek beni tasdikliyor. “Belki dergi biraz daha fazla ve hızlı satılır; yayın kuruluna katılmak isteyen, metin göndermek isteyenler olur. Yükümüz azalır böylece. Üç kişiyle nereye kadar.”

Tamer’in söylediği hayırlı söz de bu kadar olur zaten. Üç kişiyle nereye kadarmış. Ya sabır…

Şevket “Peki kim verecek dergiyi?” diyerek kırk yılda bir mantıklı bir soru soruyor. Ardından sanki ona bel bağlayan varmış gibi “Ben veremem, haberiniz olsun.” diyor. “Adamın yazar olduğunu bile şimdi öğrendim.”

Aslında bu işi ben yapmak istiyorum ama hem sabahtan beri koşturduğumdan leş gibi terledim hem de üstüm başım darmadağın oldu. Hoş koşturmasam da pek öyle insan içine gerine gerine çıkabileceğim bir kılığım yok ya. Şöyle bir bakınca içimizde kalıbı en düzgün olan Tamer. Ona dönüp “Sen ver istersen.” diyerek dergiyi uzatıyorum. Tamer, yılan görmüş gibi geri çekiliyor. “Yok, veremem. Adam doğru dürüst hiçbir davete katılmıyor, katılsa da görüntü aldırmıyor, fotoğraf çektirmiyor. Huyunu suyunu bilmiyoruz. Bir de insanların ortasında tersler falan, rezillik…”

-Yahu niye tersleyecek durup dururken? Alt tarafı dergi takdim edeceksin.

-Yok Atıf yok. O kadar basit değil. Büyük yazarların garip takıntıları vardır bilmez misin? Misal Balzac, geceleri fincan fincan kahve içerek yazı yazar, gündüzleri uyurmuş. Proust, Kayıp Zamanın İzinde’yi bitirebilmek için yıllarca evinden dışarı adımını atmamış. Haldun Taner, günde yirmi sayfa yazmadan yazı masasından kalkmazmış, hatta bir keresinde sırf yirmi sayfa dolsun diye alışveriş listesini daktiloya çekmiş. Victor Hugo, eserlerini ayakta yazarmış, hem Hugo hizmetçisiyle…

“Tamam Tamer, tamam.” diyerek araya giriyorum. “ Bırak şimdi Hugo’yu, onu Allah affetsin. Adamla birlikte eve çıkmayacaksın, yanına gidip kibar bir dille dergiyi takdim edip geri geleceksin. Ben de yapardım ama senin kılığın daha müsait.”

Tamer, elimdeki dergiye uzak bir bakış atarak “Bu dergi benim değil.” diyor. “ Senin dergin, sen vermelisin.”

Şaşkınlık ve öfke karışımı, can yakıcı bir hisle patlayan gözlerimi görünce “Hiç öyle açma gözlerini.” diye ekliyor. “ Ben fanzin çıkartalım dedim, dergiden şaşmadın. Adını yine senin istediğin gibi Dişli koyduk. Hiç hoşuma gitmedi ama umurunda mı? Dört sayfanın ikisini kendine ayırdın. Ben şiir yazmak istedim ama sen deneme diye tutturdun. Bu dergi o hep anlattığın, ortak bir anlayışın ürünü olan dergilerden değil. Şevket’le benim yazdıklarımıza nasıl baktığını görmüyor muyum sanıyorsun? Senin nezdinde onlar, dergide yer açmak zorunda olduğun vasatlıklar… Bu derginin sayfalarında sadece ve sadece sen yaşıyorsun.”

Tamer, gücünü bir dostun haklı serzenişinden aldığından, ona karşı çıkamıyorum. Her cümlesi, ayrı bir boy aynası olup etrafımı sarıyor. Kendime bakmaya dayanamıyorum. Başımı önüme eğiyorum. Yoksa dehalarına ulaşmak için çırpındığım ustaların, ancak kibirlerine mi ulaşabiliyorum?

Dergiyi poşete koyuyor, sırtımı cama dayıyorum. Tamer’in, kendimi beğenmişliğimi kabullenmiş, anlayışlı tavrı canımı daha da acıtıyor. Gerçeğin doğurduğu sessizlik, üç dört dakika dolu dolu yaşıyor.

Tamer, “Eee, vermeyecek misin dergiyi?” diye soruyor. Sesinde zeytin dalı… Kendimi toplayıp “Ya Şener Çevik değilse?” diyorum. “Ayrıca o olsa bile, değer verip bahseder mi köşesinde? Geçenlerde sana anlatmıştım ya, bir öykümü eleştirmeleri için üç ayrı hocaya götürmüştüm, sonuncusu “lütfen” kabul etmişti. “Bir hafta sonra gel, hakkında konuşalım.” demişti.”

-Evet, gittiğinde de öykünü çok beğendiğini söylemişti.

Bakışlarımı yere dikerek “Yalan söyledim.” diyorum. “Öyküyü kaybetmiş. Bir özür bile dilemedi. İnşallah başka zaman, diye bir şeyler geveleyip çıktım odasından. Size anlatamadım, çünkü… Galiba bende edebiyatçı kibri var.”

Sözlerim ne kadar da saçma geliyor… Kendi kulağıma bile.

“Edebiyatçı kibri, ne güzel kılıf… Sonuç olarak, bende, nedenini kestiremediğim bir kibir var.  Şimdi bile, özür dilemeye çalışırken bile, kurtulamıyorum ondan. Ama…”

Tıkanıyorum, kibrim susmam için boğazıma yapışıyor. Onu alt etsem de bu sefer utancımla başa çıkamayacağımı kestiriyorum. Ne yapacağımı bilemezken, Şevket, poşete koyduğum dergiyi alıp elime tutuşturuyor ve “Tek yenilgi vazgeçmektir abi.” diyor. “Sindy Crawford’a annesi hep böyle dermiş.”

Gülümsüyorum, mahcup gözlerle Tamer’e bakıyorum. Her zamanki, halden anlar tebessümüyle başını sallıyor.

Üstüme başıma çekidüzen verip, adama doğru ilerliyorum. Yoksa Şener Çevik’e mi demeliyim?

Adamın önüne dikiliyorum, o an, konuşmaya nasıl başlayacağımı düşünmediğimi fark ediyorum. “Merhabalar, siz Şener Çevik misin?” “ Hayır, değilim.” “ Oldu, teşekkürler.”

Yakından bakınca pek de benzemiyor mu ne?

Adam, kitabından başını bir an için kaldırınca, elimdeki dergiyi görüyor ve bir şey demeden çekip alıyor. Japon muydu, Çinli miydi neydi? Filmde, Battal’ın gerçek kimliğini öğrenmek için, üstüne kılıç atılmasını salık vermişti, Battal’sa havada kapar diye. Dergiyi sorgusuz sualsiz aldığına göre kesin Şener Çevik.

Derginin önüne arkasına bakıyor ve “ Bu ne?” diye soruyor. Eyvah, kesin kağıdın, mürekkebin kalitesini beğenmedi. Tabii adam mükemmelliğe alışık. “Edebiyat dergisi efendim.” diyorum güçlükle. Kalbim her an ellerime düşebilir. Adam üzüntüyle yüzünü buruşturarak “Ben de market ilanı falan sanmıştım.” diye karşılık veriyor.

Afallıyorum. Yoksa…

Olabildiğince rahat görünmeye çalışarak “Siz, Şener Çevik misiniz?” diye soruyorum. Bakışlarına şaşkınlık yerleşiyor. “Şener Çevik…” diye mırıldanıyor. “O kim?  İsim tanıdık geldi.”

Ah be Şener Çevik, yakın zamanda bir fotoğraf çektirseydin bu hallere düşmezdim.

“Öykücü.” diye mırıldanıyorum. Adam “ Yok evladım, ben aktarım.” diye karşılık veriyor. “Ama edebiyata ilgim vardır. Fırsat buldukça kitap okurum.” Elindeki kitabın kapağını gösteriyor: Şifalı Otlar Kitabı – İlhan Berk. “Kitapçıdan otlarla ilgili bir kitap istedim, bunu verdi. Biraz garip, yazan bilgi vermekten ziyade hikâye anlatmış sanki ama yine de bayağı şey öğrendim. Bak, mesela benim idrar yollarımdan zorum var. Allah düşmanımın başına vermesin. Zulüm zulüm… Bu konuşma nereye gidiyor böyle? Terzi kendi söküğünü dikemez derler ya, bak burada da bilmediğim, işime yarayabilecek bilgiler varmış.

Kitabı açıyor ve yüksek sesle okumaya başlıyor:

“Mesela damar sertlikleri idrar zahmetine yol açtığından, bu bitkiler damar sertliklerine de karşı koyar. Ayrıca adaçayı, peygamberçiçeği, bakla ve havuç da böbrek ve idrar yolları hastalıklarında kullanılır. İdrar söktürmede çilek, şerbetçiotu, üzüm ve soğan da faydalıdır.”

Adamın, şiirini hevesle okuyan ilkokullu çocuklara öykünen sesi, gitgide tırmanıyor. Etrafımızdaki yolcular merakla bize bakıyor. Kıpkırmızı kesiliyorum. Bu adam deli mi ne? Çattık belaya. “Allah şifa versin amca.” diyerek bizimkilerin yanına kaçıyorum. Tamer, ya adamın cevabını duyduğundan ya da koskoca öykücünün otobüsün ortasında idrar yolları hastalıklarına dair bir paragrafı yüksek sesle okumayacağını düşündüğünden ben bir şey demeden “Şener Çevik değilmiş ha?” diyor. Başımı üzüntüyle sallıyorum.

Bu arada otobüs yavaşlıyor ve duruyor. Yolcularla birlikte adam da ağır adımlarla iniyor ama kapının önünden ayrılmıyor. Yolcular iki yanından sel gibi akarken, o öylece duruyor.

Tamer’le Şevket’e adamı işaret ediyorum, onlar da adamın bu haline bir anlam veremiyorlar. Tüm yolcular inince, adam bize doğru dönüyor ve sağ elini karnına koyup eğilerek afili bir selam veriyor. Sonra doğrulup diğer elindeki dergiyi havaya kaldırarak “Derginize göz atacağım.” diye bağırıyor. Hemen ardından kapılar kapanıyor ve otobüs sarsılarak hareket ediyor.

Bakışlarımız, uzaklaşan adama takılıp kalıyor. Şevket heyecanla “Bu neydi şimdi?” diye soruyor. Sevinçten yaşaran gözlerimi silerek “Ne olduğu ortada.” diyorum. “Şener Çevik öykülerinin karakteristik özelliği: Sürpriz Son!”

Ömer Çelik
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR