Ay Vakti
facebook

NEREDEYİZ

İnce bir kadın, sabahın yedi buçuğunda otobüsten bozma bir işçi servisiyle çalkalanarak organizeye doğru yol alıyor. Buğulu camdan, okul denen insan fabrikasında işlenip, aynı düşünen zihinlere sahip olmak için zincir gibi arka arkaya dizilmiş çocukları görünce, bakıcıya bıraktığı oğlunun birazcık ateşi olduğu geliyor aklına. Sonra hırkasının koluyla camı boydan boya silip temizliyor. Elinden gelen bu kadar çünkü, bu görüntüde düzeltebileceği kısım dokunabildiği yer kadar sadece... Eşi bir market deposunda indir- bindir işlerine bakar Sevde’nin. Mesaisi değişken bir iştir; bazen yedide çıkar, bazen gece yarısını geçer eve gelmesi. Kıyı mahalleden virane bir apartman dairesi tutmuşlar. Doğrusu babasının bir arkadaşı onlar adına evvelden ayarlamış. Evin kirası ederine göre yüksek.  İş yerine yakın olması münasebetiyle seçilmiş.  Sonra başka bir yer bulup çıkılacak ama mesailer sıkışık. Az bir aralık bulsalar sahilde çay söyleyip iki simit dişlemek için sözleşmişler. Bir gün gidecekler, çocuk iki yaşına bassa da gidecekler kesin... Gazı bağlı değil, kömür sobasını gitmeden yakıyorlar, döndüklerinde ılık bulurlarsa şükrediyorlar.  Oysa bu şehre ne büyük hayallerle gelmişlerdi. Gerçek hayatla örtüşmeyen okul hayatlarının, vasıfsız işçilikten gayrısına yetmeyecek bir eğitim verdiğini iş ararlarken fark ettiler. 

...

Çocuk hasta, çok hasta...  Arayan Merve. İşçilerin mesaide aranması hiç hoş değil. Tüm kulaklar bürodan leylek adımlarla getirilip kulağına asık bir suratla dayanmış telefonda:

-Çok mu?

-Yanıyor abla.

-Şurup vardı dolapta.

-Vermez olur muyum, ılık suyla bile yıkadım.

-Şey yapsan…

-Abla gel, ben korkuyorum. Bir şey olur maazallah...

Telefonu kulağına dayayan yetkin kişiye, kızarmış gözleri ve ölü beyazlığına bürünmüş yüz ifadesiyle “İçimdeki yangını gör.” dercesine baktı Sevde. Bir baran gibi sağanak olup akacak gözyaşlarını yatağında tutmak için elinden geleni yapsa da bir yanı  sessiz çığlığı bilinsin istedi. İnce kalplerce duyulsun. İşçilerin sudan bahanelerle çıkışının verildiği günler şimdiki zamanlar, “Patrondan hiç bir şey istememe günleri...”  Hele sırada bekleyen onca işsiz varken...

-Eşimi arayabilir miyim?

-Ara, ama kısa kes.

-Olur.

Aradı. Tüm kulaklar ondayken nasıl bir konuşmaysa konuştu işte. “Gidiver.” dedi. “Doktora götürüver çocuğu.”  Depoya mal gelecekmiş. “İmkânı yok olmaz, sen izin al.” dedi Kamuran. Yetkin kadının yüzüne tekrar baktı. “İzin almam lazım.” dedi.  “Verir mi ki?”

-Pek sanmam, sinirli bu gün.

-Çocuk hasta...

-Çık bir sor o halde.

Eteğini topladı, ince gövdesini ona değdirmeden, kenarından yalancı bir gülümsemeyle sıyrılıp, gözünü metal basamakların sonundaki, camekânlı bölmeye dikti.  İşçiler o basamakları çıkmayı hiç sevmezlerdi.  Eşarbını düzeltip hırkasının kollarını çekeleyerek iyice uzattı.  Ritmik ayak sesleriyle sakince yukarıya çıkıp kapıya işaret parmağının kıvrımıyla iki defa tıkladı.  Okuldayken de böyle olurdu, müdür odasının kapısına gelince kalbi hızlı çarpmaya başlar, elleri yaprak gibi titrerdi. “Gel” denince kapıyı sessizce açıp önce başıyla, sonra vücudunun kalanıyla sokuldu içeriye.   Ağlamadan ve sızlanmadan soğuk cümlelerle derdini anlattı.  Genç patron, aslında patronun büyük oğlu, o konuşurken bir şeyler karalıyordu. Sonra yüzüne bile bakmadan “Git haydi git. Ücretini de kesmesinler muhasebeye söyle.” dedi. Kapıdan çıkıp aşağıda işleyen arkadaşlarına görününce tekrar meraklı bakışların odağı olmuştu.  Belli belirsiz bir gülümsemeyle her şeyin yolunda olduğu mesajını verdiğinde kapandı perdeler ve sahne değişti. “Herkes işine baksın.” diye çınladı yetkin kadın.

-Bekir Bey iyidir, verdi mi?

-Verdi.

-İyi, haydi oyalanma da bir an önce çocuğu doktora yetiştir.

-Sağ olasın…

...

Evin olduğu sokağın köşesini rüzgâr gibi dönüp perdelerin ardından bakan meraklı gözlere aldırmadan telaşla merdivenlere vurdu kendini.  Merdivenleri ikişer çıkmak isteğine eteği mani olunca fabrikadaki dikiş makinalarının imreneceği bir ritimle mozaik basamakların her birine sanki dokunmadan tırmandı.  Soluklanmayı dahi beklemeden kapıyı yumrukladı. “Merve ben geldim, aç kapıyı!” Birkaç saniye bekleyip tekrar vurdu. Açan olmayınca “Acaba” kelimesinin ardına gizlenmiş onlarca acı cümle zihninde ardı ardına dizilmişti. Dizleri titremeye başladı. Hırkasının ceplerine baktı anahtarları, telefonu hiçbir şey yoktu yanında, çantası da atölyede kalmıştı.  Bu defa da başparmağını var gücüyle zil butonuna bastırıp boşlukta çınlayan zırıltıya aldırış etmeden uzun müddet bekledi.  Bakışları merdiven boşluğunun bir aşağısına bir yukarısına kayıyordu. Zili bırakıp omuzuyla dayanmaya çalıştı.  Serçecik kadında ne mümkün böyle bir kuvvet.   “Bir gelen olsa da yardım etse...” Birkaç basamak yukarıya çıkıp başını uzattı.  Kimden yardım isterdi ki? Apartman sakinlerini daha doğru dürüst tanımıyordu bile.   “Babamı aramalıyım.” diye düşündü. Gelirdi, fakat kim bilir kaç saatte burada olurdu. “Otobüs bulacak, yetişecek... İş işten çoktan geçer.” Başının döndüğünü hissetti. Elini yüzüne kapatıp, başını dayamış kapıyı tekmeliyordu artık.   “Kız aç kapıyı. Aç kapıyı Merve!”  Karşı dairenin kapısı açılınca gözyaşlarını silip o yöne döndü. Çiçekli entarisiyle komşu kadın, ismi neydi ki? Safiye miydi, Saliha mıydı?   “Gittiler kızım.” dedi. “Hayri amcanla beraber hastaneye gittiler. Senin bakıcı bizim kapıya getirdi. Dişlerini sıkmış titriyordu yavrucak. Gözleri de böyle geriye doğru kaymıştı sanki. Meğer havale geçiriyormuş çocuk.”

-Ne!

Dizlerinin bağı çözülüp boş bir çuval gibi yere yığılıverdi. Yaşlı kadın ileriye atılıp Sevde’yi tutmaya çalışsa da başaramadı. Sonra kaybolup elinde bir şişe limon kolonyasıyla geri döndü.  

-Merak etme kızım Hayri amcan yanında. Bir şeycik olmaz inşallah.

-Nereye? Nereye gittiler?

-Hastaneye gittiler.

-Hangi hastaneye?

Yaşlı kadının dudakları aşağıya çekildi, bir şeyler söylemek tatmin edici bir cevap vermek isterdi ama bilmiyordu ki. Yüzündeki o donuk ifadeyle öylece kala kaldı.

Sevde korkuluklara tutunup doğruldu, yakın bir yere gitmişlerdir diye düşünüyordu.  Yaşlı kadının arkasından bakarken sendeleyerek merdivenlerden aşağıya indi.  Dış kapıdan çıktığında bütün dünya üzerine geliyordu sanki.  Ne yapacağını bilmez bir vaziyette bir dakika kadar boş gözlerle çevresinde koşuşturan insanlara ve şuursuzca akan trafiğe baktı.   Uzaktan gelen sarı otomobili görünce toparlanıp birden yolun ortasına fırladı.

-Duuur!

Taksicinin gözleri ardına kadar açılmış. İki eliyle direksiyon simidine yapışıp arkaya doğru gerilmişti. Ramak kalmıştı çarpmasına.  Hiddetle çıkışacaktı çıkışmasına fakat  kadın telaşla arka kapıyı açıp “hastaneye ” diye bağırınca vaziyeti hemen sezdi.

-Hangisine abla?

-Yakındakine.

Başka bir şey sormadı. Belli ki biraz dolaşacaklar. Tam üç hastane gezdiler. Sevde hırkasının ceplerinden çıkanları sağ eline toplamış, gözü taksimetreye takılıp kalmıştı.  “Abla araştırma hastanesine de gidecek miyiz?” Elindekine tekrar bakınca “gidelim” diyemedi ama “gitmeyelim” demek de istemedi. Sustu sadece. Taksi şoförü bir daha sormadı  “Gidiyoruz o halde.”   Daha ana yola yeni çıkmıştı ki omuzuna dokunan parmakla başını çevirdi.  Kadın, rulo yapılmış birkaç banknot, biraz bozukluk ve parmağından yeni çıkardığı anlaşılan alyansı ona doğru uzatıyordu.  Rulo yapılmış tomardan iki banknot çekip taksimetreyi kapattı. “Diğeri sende kalsın, dönerken lazım olur.”

Araştırma hastanesinin acilindeki kalabalık diğerlerinden fazla.  İteklenerek kapıdan sokulmaya çalışan tekerlekli sandalyedeki ihtiyar ufak bir tartışmaya yol açmış. Tekerlekler bir kız çocuğunun canını yakınca çocuk feryat figan, babası da burnundan soluyan bir boğa gibi. Sandalyeyi iten gencin boynu bükük, kim ister ki böyle bir şeyi?

Taksici arabayı münasip bir yere çekip uzaktan izlemeye koyulmuştu. Gitse giderdi ama o da merak etti çocuğu.   Sevde ince gövdesiyle kalabalıktan sıyrılıp müşahedede yatanları süzdü birer birer. “Burada yok!” Geriye dönüp danışmaya yaklaşmıştı ki polikliniklere giden uzun koridorun en sonunda beyaz saçlı bir adamın kendisine baktığını fark etti.  O bakınca bakışlarını kaçırdı adam.  Tanıyor olmalıydı, bu karşı komşuydu herhalde. Elindeki serum şişelerini kaldırıp yürümeye çalışan hemşireye çarpsa da duyarsızca koridora girdi.  Duvarlardaki soğuk mavilik, adımını atanı ayak ucundan yukarılara doğru dondurup hareketsiz kılıyordu sanki.  Koridorun birer başında beton heykeller gibi kalakaldılar.  Bakmıyordu adam. Bakışları tavanla zemin arasında boş bir noktada asılı kalmıştı. 

Kadın yumruklarını var gücüyle sıkmış, tırnakları cildine geçmişti. Dudakları titrerken çatlak bir sesle sorabildi:

-Oğlum?

Adamın mana yüklü bakışları toparlanıp Sevde’ye odaklandı. Tek ve sert bir cümle çıktı ağzından:

-Neredesin sen?

Sonra duvar dibindeki oturağa bırakılmış gazeteyi tutup yere fırlattı. Acı bir sayfa açıldı tüm endamıyla:  “Bu sabah Suriye rejiminin düzenlediği kimyasal saldırıda onlarca çocuk hayatını kaybetti.”

Adam kızarmış bakışlarını tavana kaldırıp ellerini açtı ve: “Neredeyiz biz?” diye bağırdı hiddetle. Ardından kapıyı vurup çekti gitti oradan...

Emrah Bilge Merdivan
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR