bu bir tutku biliyorum;
tehlikeli, cezbedici ve önlenemez
sözlerin birini bile söylemeye cesaret edemezsin; dışarıda çılgın bir yağmur yıkarken tüm kirleri Şirâze, kendini bulursun yine tam karşında ve ben hangi dar zamandayım sen bilemezsin.
ifadelerin kıymetini yitireceğinden korkmandır susmana sebep; sesine kapılıp yağmurun uzarsın Skanderna yamaçlarına, ben kelebekleri sen diye izlerim ve sen hangi dar zamanda hangi acının içinden çıkamadığımı bilemezsin.
söylenmemişlerin tümü mütemâdiyen kanayan bir yaradır, zamansız seni kıvrandıran; bilsen nerede belki sarmayı denersin; yağmur yamaçları okşar, toprak şenlenir, her can derin bir iç çeker huzurla ve sen Şirâze, bendeki yangının keskin bir hınçla hangi paragrafta neleri yalayıp yuttuğunu bilemezsin.
zaman akar, duruyormuşsun sanırsın aynı yerde; yanılgındır bu ve an gelir kendinden sıkılmaya başlarsın, tartışma alevlendikçe ateşlenir; sıkışırsın kendi içine; zaman akar, akar ve katar götürür Şirâze, ne yön verebilirsin bu akışa, ne bu akıştan sıyrılabilirsin ve benim de sele kapıldığım noktada nasıl boğulduğumu hiç bilemezsin.
hiçkimsesiz olmak nerede durduğunu bilememek belki de, belki de mesafesini duruşların ölçememek... hangi kelimenin hangi cümleye fit olduğunu bulmaya çalışırken konuşmayı unutmaya başlamak, hayatın içinden gölge misali kayıp gitmek, halledememek henüz açısal sorunları; küçük kalmak mı, sıkışmak mı dar sokaklara Şirâze... ya da ağırlaşmak mı her gün az biraz daha, az biraz daha. büyür sesler perili köşkün ıslak bahçelerinde. tartışırsın, takılırsın, bir mâkul sebep ile tüm olanlardan kendince sıyrılırsın ve sen haince ayıldığında zaman sarhoşluğundan kim olduğumu bilemezsin.
sorularım var da benim
nerede senin cevapların?
beni baharla yıka anne
gözlerime kaçsa da sabun, söz sana ağlamayacağım
iki küçük sözle öpeceğim yanaklarından
ve kızaran yüzümü büyük bir aynada uzun uzun seyredeceğim
beni baharla sen yıka anne
saçlarım ıslak ıslak dolaşacağım kış güneşinin altında, yine
ve bir gülücükle yırtık pabuçlarımın pembesini mora boyayacağım
soğuk gecenin sıcak sobasına dolayınca narin kollarımı
defne olacağım, olup dallanacağım, kuşlarımla ben sana şakıyacağım
sen beni baharla yıka anne
tut gençliğinden oturt el emeği sedirine,
bir ucu yanmış mektuplarını okuyacağım sana aksayarak
80’li yılların soğuk kıpırdanışını büyütürken içimde
ne olacağımı bilmeden ve kime vurulacağımdan habersiz
sana arkası yarın’dan bölümler oynayacağım
yeter ki sen beni baharla yıka anne
avludaki erik, bodrumda gizlenen kedi ve duvara tırmanan bir sarmaşık var hatırımda
sen bekle, gelecek düşlerini bildiğin bütün figürlerle çizeceğim
ve ne vakit üzülsen ben sileceğim yüzüne düşen endişeyi
sen izleyeceksin dalgaların taşlarla oynaşmasını
mavi deniz buluşacak mavi gökle bir çizgide, kokusu yosun
ben senin eteğinde bir iz, yüreğinde uykuya dalacağım üzülme diye
yeter ki beni baharla sen yıka anne
arala pencereyi ara sıra, rüzgâr gezinsin odalarında adımı söyleyerek
sen anneni sar yerime iki esinti arasında, ben de sayısınca sana sarılacağım
büyüdüğümü işaretleyen her şubat seremonisinde, kış demeden
bana ait ne varsa hepsi senden miras diye, seni sana anlatmaya geleceğim
kızma bana yüzüm düşünce yere
kızma bana hüznüm gülüşümü gölgeleyince
kızma bana yıldızlarım sönünce soğuk ve puslu gecelerde
sen beni her hâlimle sev, ben her hâlimle sevildiğimden emin yürüyeceğim
sen beni baharla yıka anne
sözlerin birini bile söylemeye cesaret edemezsin
ifadelerin kıymetini yitireceğinden korkmandır susmana sebep
sıkışırsın
ve sözlerin birini bile söylemeye cesaret edemezsin Şirâze