Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923 târihinde kurulduğundan beri yaşanan sosyopolitik süreçte, devlet sistemini tahakküm altında alan kesim ile anayasal anlamda egemenliğin sâhibi olan halk arasında her zaman bir sürtüşme olagelmiştir.
1946-1950 arasındaki mayalanan çok partili yapı, 1950 seçimlerinde sonucunu verdiğinde, egemenliğin millete âit olduğu gerçeğini yarım ağızla söyleyen, ama gönlünde hiç tasvip etmeyen kesim, bu toprakların yapısından alınan maya ile kurulan sosyal yapıya karşı bir “efendi” ve “sahip” tavrı ile yaklaştı. Devletin halkın vergileri ile tesis edilen imkânlarını, yine halkı “yola getirmek” için sopa gibi kullanan bu kesim, hiçbir zaman halkı “adam” yerine koymadı. Halka, “ulan öküz Anadolulu” diye baktı. Ondan ya tarlada ırgat ya da savaşta ölecek asker görevi bekledi.
Bu kesim, halkın büyüyüp reşit olmasına izin vermedi. 19501960 arasındaki sessiz çatışmanın sonunda halkın irâdesine yapılan darbe, milletin ergen olup rüştünü ispatlayıcı icraatlar yapmasını engelleyen ve “ulus yaratma” amacını destekleyen durdurucu bir hormon ilacı olarak topluma zerkedildi.
Meclisinin duvarında yazan “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözünün gerçeğe dönüşmemesi için verilen bu hormon ilacı, halkın gelişimini engelleyen bir müdahale oldu.
“Halk kimdi ki!”
Kerâmeti kendinden menkûl bu “efendiler”, halkın gözünün önüne koyduğu ve başbakan ile iki bakanı astığı darağacı ile milletin ufkuna yıllarca çöken bir kâbus oldu. O kadar ki, bu kâbustan uyanılmaması için 1970 ve 1980’de aynı hormon ilacı yenilendi.
Halkın devlete sâhip çıkmasının bir göstergesi olan sosyopolitik reşitlik hep ertelendi. Halk, hep “küçük” görüldü. Onun fikrine danışılmasının hiçbir anlamı yoktu. Onun inancının, yaşam şeklinin hiçbir geçerliliği yoktu. Görünür olamazdı, olmamalıydı. Olsa da hep hor görülen bir kimlik üzerinden algılanırdı. Namaz kılıyorsa, başını örtüyorsa köyünden çıkmamalıydı.
Şehre geldiyse gecekondu mahalleleri yaşamalıydı. Çalışacaksa temizlikçi, gündelikçi olabilirdi. Modern mimârlığın konutları olan apartmanlardaki yer bodrum katındaki “kapıcı dairesi” idi.
1960’daki Utanç
27 Mayıs’ta tankları sokakta gören halk, o gün başayan sürecin sonunda başbakanlarının asıldığı haberiyle perdenin arkasında kahroluyordu. Menderes’in asıldığı dar ağacı, haklın hormon ilaçlarıyla uyutulduğu kâbusun simgesi oldu. Bugün orta yaşın üstünde olup o günleri net hatırlayanların pişmanlıklarını gözlerinden anlamak mümkündür. Halk sokağa çıkmamıştı ve kaybeden yine kendisi olmuştu.
Dar ağacı unutulmasın diye, tanklar 1980’de bir daha meydanlara çıktığında, hormon ilacını bu defa verenler, daha önceden kurdukları terör oyunu ile geçici bir “kahramanlık” yaşadılar. Meydanlar, “netekim” sözleriyle dolarken, reşitliği engelleyen hormon ilacı halkın sosyal damarlarında hâlâ geziyordu.
Benzer utanç, 28 Şubat’ta “postmodern” bir şekilde ve “demokrasiye balans ayarı” manşetleriyle devam etti. Halk dişini sıkıyor, tüyü bitmemiş bebelerin yüzü suyu hürmetine kabûl edilecek duâlar ediyordu.
Ve 15 Temmuz…
Duâlar kabul olmaya başlamıştı. Sosyal kodlarını alt üst edip, kendini yetişkin bir toplum hâline gelmekten alıkoyan hormon ilaçları artık atılmalıydı. Gün bu gündü. Halk özellikle son on yıldır, meydanlara çıktığında ortaya çıkan sinerjinin karşısında her hangi bir güç ve irâde olmadığını öğrendi.
Artık hormon ilaçları etkisini kaybetmişti. Hormon ilacının etkisini yenilemek isteyenlerin son teşebbüsünde karşılarına çıkanların yıllar sonra anlatacakları, 1960’da perde arkasına saklananların anlattıkların çok farklıydı.
O gece sokağa dökülen halk, abdestini almış ve evdekilerle helâlleşmiş bir şekilde meydanlardaydı. Hormonun cerahati atılırken yerine, halkın kendi güveni geldi. O güne kadar Meclis’in duvarında yazılı olan ifâde, artık meydanlarda tecessüm ediyordu.
Halk, karşısındaki top, tüfek, keskin nişancı, helikopter, savaş uçağını sâdece basit bir “sıkıntı” olarak görüyordu.
Hayâtında hiç yakından görmediği tankı birkaç saat içinde ele geçirip beş dakika içinde kullanıyordu. Üstünde uçan helikoptere “gel aşağı gel” derken oldukça samimi ve gerçekçi idi. 1960’tan beri vurulan büyüme önleyici hormon ilaçlarının yerinde akmaya başlayan güç, bu gücü tecrübe edenlere uçağın üstüne atlayıp başarılı olma ihtimâlinin varlığını bile düşündürdü.
Artık “Hâkimiyet gerçekten milletindir”. Halk, hormon ilaçlarının etkisinden kurtulunca kendine âit olan hâkimiyete nasıl sâhip çıkacağını göstermiştir. Bu hâkimiyetin kaydı da şartı da bizzat halkın irâdesinden ortaya çıkmıştır. Halk 15 Temmuz gecesinden beri meydanlarda tuttuğu nöbetlerde uyusa da gaflete düşmemek kararlılığını göstermiştir.
15 Temmuz’da halk, kendi irâdesine yapılan hormon müdahalesini kendi kendine yaptığı aşı ile son vermiştir. Bu aşı tutmuştur ve kendini yeni mikroplara karşı her dâim geliştirecektir.
Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin târihiyle birlikte dünyânın târihinde de önemli şerit ve yön değişmeleri olacaktır.
Halklar, Türkiye’yi, liderler Cumhurbaşkanını örnek alacaktır. Halk irâdesinin tanklardan güçlü olduğu gibi, dünyânın da “5”ten büyük olduğu artık gün gibi ortadadır.