Aşkta, beden-ruh dilemması;
Yüzünü seçemediğiniz o silüete, onulmaz vurgundur aşk. Bu bilinmezlik etrafında raksa durur kalp. Kapıları güneşe kapalıdır. Gölgesel gizem korunmalıdır ki aksi âşığı kamaştırır. Dalları yalnızlık rüzgârı ile sallansa da, şikâyet etmeyecektir âşık. Rüzgâra kafa tutmayacaktır hiçbir vakit. Artık kalabalık bir yalnızlığı üstlenmiştir beden.

Yağmurun getireceklerini bilir o. Her damlada saklı olan firakı da. Kimi zaman hatırlayışlara sığınacaktır da bir ezginin melodisinden, bir şiir rüzgârından, Ay’dan, Güneş’ten, sazdan-sözden, sekinetten ibareler havsalasını kuşatacaktır.

Aşkı ilk insanın kalbine düşüren Rab, onu bedensel bir saplantıdan çok, aklı işgal eden duygu dağarcığı olarak ruha enjekte etmiştir. Oradan kalbe akarak, insanı yönetir ve hâl tuğyan olur. Zaman zaman çeşitli hikâyelerine aşina olduğumuz aşkın, normal olmayan davranışları karşıladığını görürüz. Çünkü akıl saf dışı edilmiştir. Ruha tekabül ediş yöntemi her insanda farklılık gösterse de, giriş, gelişme, sonuçlar aynı öyküyü doğurur. Bir kavuşamama hali söz konusudur her aşkta. Ruhun çıkmazı, beden mağarasındaki aydınlık çıkışı aramaktadır. Aşk-ı beşerin, aşk-ı ilahiye dönüşmesi bulgusu, kavuşamama halinin aşkta doruk noktası olduğunun açık ispatıdır.

Aklı bedene, kalbi ruha indirgediğimizde, ikisi arasında sürekli bir savaş olduğunu görürüz. Sıradan insan, aklının akabinde davranırken, âşığın ruh barikatının ardında kapalı kalıp, dışarı çıkmayı reddedişine şahit oluruz. Dilde dokunan gergef sıklaştıkça içerideki yalın alev, yangın olmakta gecikmez. Bu gidişatın akabinde aşkın ateşle tarif edilmesi, hep bir ‘yanmak’tan bahsedilmesi söz konusudur. Çünkü aşk, açılmanın, arzunun, yani harlı bir ilerleyişin tezahürüdür. Aşkta çılgınlık vardır. Nasıl ki ateşli bir hastalığa yakalanan insan çeşitli reaksiyonlar gösteriyorsa, hatta ateşin kontrolden çıkması bedene büyük zararlar bırakıyorsa, aşkta da kalbin hararetlenmesi, aklın dışına çıkması da bununla ilintilidir. Mâşuk ise alevin üzerine esen yel gibidir, sevgili ona koşmak istedikçe o uzaklaşır ve âşığın istemini artırır.

Yine de bir sınırlama daimi var olacaktır. Miraç’ta Allah Resulü’ne rehber olan Cebrail, Sidre-i Münteha’ya ulaşınca; “Buradan ileriye gidersem, yanarım” diyerek O’na (sav) yalnız gitmesini söyler. Yolculuğun sınırına kadar ancak eşlik edebilen Cebrail, Allah Resulü’nü yalnız bırakmıştır. O bile henüz tam vuslata erememiş, sadece harını artırmıştır. Gerçek vuslat Cennette vuku bulacaktır elbet. Ateşin sınırının ihmalinin nelere yol açacağı bu örnekte açıkça ortaya çıkıyor. Zira beşeri aşkta bu sınır haram olarak karşılarken bizi, ilahiye de şirk boyutuna ulaşabilmektedir. Mecnun örneğinde gördüğümüz gibi de çoğunlukla mahlûktan başlayıp Hâlık’a varan aşk, tasavvufta ve gerçekte evlâ olarak kabul edilendir.

Bir ateşin etrafına toplanmış ısınmak isteyen bir sürü el görürsünüz, ancak arada hep bir sınır vardır, ten ısınmak için ateşi arzularken, istemler bir adım gerisini işaret eder. Ten’e kalsa fütursuzca girecektir içeriye…

Aşk ruhsal bir travmadır;
“Gönül ferman dinlemez” sözü herkes tarafından az çok bilinir. Yani kalp istemle alakalı hareket eden bir organ değildir. Deli tabiri aşk için ne kadar ağır olacaksa akıllı da bir o kadar hafif kalacaktır. Her halükârda bir dengesizlik hâkimdir. Âşığın birtakım kaygıları olduğunu var sayarsak; kaybetme korkusu, kıskançlık, kaderin çizdiği çizgiler, dil, din, ırk gibi muhtelif unsurlar, maşuka set olabilecek her zemin, onu alevlendirecek, aykırı davranmaya itecek, ters tepki yaratacaktır. Bu elde olmayan bir durumdur çünkü. Hedefe ulaşamayan her ok, yayına geri dönmeye mukabildir. Tehlikenin bağırarak yaklaşan sinyallerini artık duymamak mümkün değil. Ama âşık bunu duymayarak, bilakis üzerine gidiyor okun. Kalbinde ördüğü duygusal zırhın ardına saklıyor bütün geleceğini.

Etrafa travmatik göstergeler saçan âşığın davranışları ölümcül sonuçlar da doğurmuyor değil. Ressam Pablo Castel’in sevgilisi Maria Iribarne’yi öldürme hikâyesi, kıskançlığın zirveye ulaştığı statikleşmenin bariz örneğidir. Bir başka trajedi, Hirodes’in yaşadığı iki yasak aşk’ın da cinayetle sonlanmasıydı. Hirodes, kardeşinin karısı olan Hirodias’a âşık olur, Yahya peygamberin buna şiddetle karşı çıkışına aldırış etmez, bununla kalmayıp, kadının tahrikleriyle O’nu hapse attırır… Gel zaman git zaman, verdiği bir davette raks eden Hirodias’ın kızı Salome’ye de vurulur. O’na ne dilerse vereceğini vaat eder. Kız Hz. Yahya’nın başını bir tepsi içinde istediğini söyleyince, bu durumdan biraz çekinen Hirodes’in aşkı baskın çıkar ve denileni yapar. İncil’de konu edilen bu olay, Hirodes’in izzetini koruyabilme pahasına, bir başkasının canına kıymayı nasıl göze alabildiğini anlatıyor.

Şehy-i San’a’nın öyküsü de, konuya iyi bir örnek teşkil ediyor. Şeyh bir kaç gece rüyasında Rum ülkesini yurt edindiğini ve sürekli bir puta secde ettiğini görür. Sırf merakından Rum ülkesine gitmeye karar veren Şeyh, dört yüz dervişi ile yola düşer. Ülkeye vardığında günlerden bir gün, pencere kenarında oturan Rum kızını görür. Güzelliği öyle anlatılmazdır ki, göğün en yücesine varmış bir güneş olarak telakki eder O’nu… Hemen oracıkta gönlünü teslim eder kıza. Şeyh ele avuca gelmez olmuştur artık. Maşukuna sahip olmak adına ne istenirse yapar. Kız Şeyh’in imanını elinden alır önce, çünkü Hıristiyan’dır. Sonra izzetini, takvasını, mevkisini, dostlarını… Canından başka hiçbir şeyi kalmamışken, son olarak dokuz yıl domuz çobanlığına müstehak olur. Hikâyenin sonunda, dervişlerini görünce kahrından, utancından başına toprak saçar ve tevbe eder. Ardından bir gece rüyasında o Hıristiyan kızın güneşin kucağına düştüğünü görünce, kızın imana geldiği ona âyan olur. Kız Şeyh’e gelip pişmanlığını dile getirir, Müslüman olur, çok geçmeden de ölür. F. Attar’ın Mantık Al-Tayr’ında anlatılan hikâye, tam bir ruhsal travma.

Örneklerini çoğaltabileceğimiz gibi, doğum ve ölüm olarak nitelendirebiliriz yaşanılanları. Milât’tan önce ve sonrası olarak ikiye ayrılan âşığın hayatında, sevgili ile birlikte doğduğunu öne sürer âşık. Onunla nefes alır. Ab-ı hayattır aşk… Sonuç ne olursa olsun, ölümse de bu uğurda kaybedilen her şey, hiçbir şeydir onun gözünde.

Şaşkın ruh, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hayatın muhtelif unsurlarını birbirine karıştırmıştır. Kusurlar meziyete dönüşmüştür. Âşık taştıkça taşmak ister, çağlayan nehirler gibi. Nereye döküldüğünü bilmeksizin, sınırları ters yüz eder. Tanık olduğumuz kimlik kayması bunlardan ibarettir.

Geceye kurşun döken âşıklar
Burada en akla şayan deliliğin Mecnun’unki olduğu gözlerden kaçmıyor. Meczupluğunu anlamlaştıran Kays, imtihanı kazançlı kılmaya yönelik bir örnek teşkil ediyor bize… Edebiyatının temel ilham kaynağı olan âşıklardan meşhuru, Leyli vü Mecnun, aynı zamanda yapı taşlarını oluşturuyor efsaneleşmenin. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet, Yusuf ile Züleyha, Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan, Napolyon ile Josephine, Afrodit ile çoban Anahis, Asuman ile Zeycan, Arzu ile Kanber de bu nehrin içinden dökülenlerdi… Yıllardır dilden dile akmış olan hikâyeler, hep aynı sonucu doğurdu. Hepsi kavuşamadan öldüler, toprağın bağrına sığındılar. Akıbetlerine kalplerinden yol verdiler…

Şimdilerde ise aşk tanımlanması zor bir olay halini aldı. En son ne zaman birileri gerçekten âşık oldu? O da ayrı bir tartışma konusu…
“…seslerin ihtişamına karşın, sessiz olana düşmektir aşk”

Bu yazıyı paylaşın