Şehir geceyi giyindi. Kurşunî bulutlar yıldızlara ve de Ay’a sütre. Arzın sularına mehtabın ışıltısı yansımıyor. O güzelim güllerin rengi karardı ve bülbüllerin şakıması çekildi kulaklardan. Geride köpek ulumaları, gece vardiyasında çalışan makinelerin uzaktan gelen boğuk uğultusu ve geceye gizem katan rüzgârın hafif ıslığı kaldı. Hayattan el etek çekmiş, çaresiz bir yaşlı gibi arz. Bir de şatafatlı bir düğün merasiminden son misafirini de uğurlamış mekân gibi mahzun.

Bütün arzdaki iyiler, vazifelerini tamamlayıp mekânı kötülere devrettiler sanki. Gece vardiyasında nöbeti devralan kötüler, karanlık gecenin karalığında, kara yüzlerini serbestçe yollara vurdular.

“Dereler tenha olunca çakallar bey olurmuş.”

Karanlık, kara yüzlüleri karalığıyla gizleyerek aklını onlarla paylaştı. Şehrin sokakları, aydınlığın onca güzel yüzlü insanlarıyla haşir neşir olmasına rağmen, karanlık yüzlere yataklık ediyor şimdi. Vefasızlık sadece insana mı mahsustur ki! Bu yönüyle insana ne kadar da benziyor şehir.

Gece, şehir ve kötüler aynı senfoniyi seslendiriyor.

Karanlık yüzlü bir adam, (gündüz aydınlık yüzlü görünmesine rağmen gecenin karanlığından faydalanıp içinin karalığını rahatça dışa vurduğu için yüzü karanlık) gövdesine gül dikeni sarılmış bir asma ağacına hoyratça tırmanarak içinde iyiliğin ve ışığın sükûn ettiği bir eve girmeye çalışıyor. Işığın hüküm sürdüğü zaman boyunca karanlığın yatağında içtiği kini alev alev kusarak tırmanıyor ışığın saklandığı eve. Kötülük, karanlığın karalığını kuşanarak her yerde hareket halinde… Tomurcuk güllerin kimisini kırıyor, kimisini hırpalıyor karanlık yüzlü adam.

Asma dalındaki kalbi kanayan bülbül, figana durmak için umutla seheri gözlüyor.

Güllerin dikeni ellerine batıyor adamın, (ya da güller bilerek intikam alıyor) adamın ellerlinden süzülen kan damlaları gül dalına değmeden yere düşüyor. Zira güle kan değmez, hele kötülerin kanı hiç değmez. Gülün yapraklarında aşkın rengi var çünkü. Aşkın rengine kötünün kanı yakışmaz.

Ne kadar hırpalansa da tomurcuk güllerin yaprakları kıpır kıpır… Seher vakti kendileri için serenat yapmaya hazırlanan bülbüllere hazırlıyorlar kendilerini.

Karanlık her ne kadar renkleri gizlese de her ne kadar karanlık yüzlülere yataklık etse de güller renginden taviz vermez. Umutsuzluğa kapılıp yapraklarını kanlı gözyaşları gibi yere salmaz güller. Karanlıkta yapraklarının rengini gizleyen tomurcuk, bütün diğer renkler ve güzellikler gibi rengini ve güzelliğini sabırla nûra hazırlar hep.

Sabır ki her şeyi olgunlaştırır, en başta da zamanı ve insanı… Yüzlerini gecenin karalığıyla gizleyen karanlık yürekliler, şehrin dört bir yanını istila ediyorlar. Zamanın olgunlaşmasını bekleyen aydınlık yüzlüler, kapılarını kilitleyip başlarına yorganlarını çekerek zikre ve sabra duruyorlar.

“Sabret, senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlara üzülme yaptıkları hilelerden dolayı da telaş etme.’’ (Nahl,127) vaadine uyup sabrediyor ve telaş etmiyorlar. Zaman ve zeminin şartlarını yerine getirip tevekkül ediyor, kulluğun zirvesinde dolaşıyorlar.

Onca istilaya rağmen hiçbir karanlık yüzlü adam hiçbir aydınlık yüzlüye zarar veremiyor. “Muhakkak ki Allah iyi korunanlar (takva sahipleri) ve daima güzellik yapanlarla beraberdir.” (Nahl,128) sırrı tecelli ediyor.

Zaman dönüp olgunlaştığında ve karanlıklar ufukların ardına doğru hızla uzaklaşıp yok olduğunda nurun aydınlığı bütün güllerin ve güzelliklerin renklerini yansıtıyor etrafa. Gecenin karanlığında tomurcukların kıpır kıpır olması bülbüle olan özlem, nura olan umuttandır.

Bundandır ki nur, dünya semalarının karanlık perdesini aralayınca, hep sahnede hazır buluyor güzellikleri. Bütün renkler ayan beyan oluyor şafakla. Gözlere fer, hislere söz yürüyor. Her bir nesneyi göz görüp, söz ifade ediyor nurun gelişiyle.

Güzellikler nuru hisseder, karanlık nurdan korkar bu yüzden.

Gece, şehir ve kötülerin senfoni üçlemesi son buluyor.

Seherin taze soluklarına saba makamında bir kutlu seda değiyor. Mabetlerin kapısı ardına kadar şehre bağrını açıyor. Köpekler son kez uluyorlar gecenin karanlığına. Kaldırımlarda dualı adımların tıkırtıları…  Diller niyaza, bülbüller saza, güller naza duruyor ardından.

Gecenin ayazında, buzdan bir sarkıtın ucuna tutunmuş su damlasının güneşi görünce eriyip yere düşmesi gibi asma dalından düşüyor karanlık yüzlü adam. Karalığını içine gömüp ellerini yüzüne kapatıyor. Bütün günahıyla kalakalıyor ortada öylece. Yeniden karanlığı umut edip nura küfrediyor. Oysa insan ömrü çok kısa. Yeni bir karanlık onun karanlığı olmayacak oysa. Gün yeni doğdu zira. Zaman, nurun ve güzelliğin senfonisini seslendiriyor artık.

Nurun tamam olduğu yerde, hâlâ karanlığı umut edenlere ancak acınır.

Ve şehre revan olan aydınlık yüzlü adamlar, her şeyi görüp herkesi affediyorlar. Çünkü gidenlerin hâlini görebilecek kadar basirete sahip olanlar, her şeyi anlayıp herkesi affederler.

Bu yazıyı paylaşın