Yaşıyor ve de yaşlanıyoruz. Yaşamak ve yaşlanmak dediğimiz zamansal birikim; hayat adı altında dünyaya geldiğimiz anda çığlıklarla başlıyor. Küçük bir bebek iken ananın şefkatli kollarında, şimdi ise avuçlarımızda hayatımız. Kimimiz ananın bağrında yavrusunu sımsıkı sardığı gibi kıskıvrak yakalamış hayatı, kimimiz de avuçlarının arasından akıp giden hayata seyirci.
Bizi yaşlandıran hayatımızın gayesi yaşam. Yaşam ise alabildiğine sığ, yüzeysel. Yiyip içmek için çabaladığımız, ev ve bir kaç mobilya hayallerinin sınırlarını çizdiği yaşam. Deryada vücud bulan hayatımızı en sığ, kumu yüzüne vurmuş kıyıda yaşıyoruz. Kıyıya vuran dalgalardan bihaber dalgaların kumlarda bıraktığı köpükler bizim gelgitlerimizi oluşturuyor. Onlara göre yön veriyoruz yönsüz hayatımıza.
İnsan bu kadar sığ olmamalıydı diyorum. Denizin ortasında med cezirleri anlamak, ay vakti sevgiliye el uzatmak yakamoz sandalının en uç yerinden… Yıldız yağmurunda ıslanmalıydı seher vakti hayatlar, sırılsıklam olmalıydı diyorum. Farkında olmadığımız, anlardan oluşan bugün; geçmişle örülü, dünden yarına bir köprü. Yarın ise ümitlerden ibaret bir yaşam.
Dünde kalmış yanlış kişilerle rota çizmek istediğimiz, hayal kırıklığıyla dolu ümitsizliğe gebe bir dün. Hep ayak bağı olan bir mazi. Bugün geçmişe üzülüp, geçmiş olmasına seviniyoruz.
Onca yaşanmışlığın ağırlığı ile büklüm olmuş hayatımız. Yarına da dünden oluşan bugün hazırlıyoruz. Ama ümitliyiz, bir şey yapmasakta! Bazen bugünü de yaşamaya fırsat buluyoruz. Yaşadığımız öykünün okunan bölümleri bizi sıkınca bugünü yaşıyoruz. Meyvelerini dün aldığımız, çayını akşam içtiğimiz, dünkü menüyle sofraya oturunca, akşamki yağmurdan kalan ıslak sokaklara bakıp ağlamak düşüyor bize.
Gülmeyi yine yarına bırakıyoruz. Yarın gülmek için, gülüşlerini sevmek için geç olabilir. Gözardı ettiğimiz bu nokta yarın gelip bizi bulduğunda kahrediyoruz zamana, hayata, her şeye. Kader diyoruz; yaşadıklarımıza, yaşayacaklarımıza! Hafifletmek için yükümüzü. Bir anda cehennem oluveriyor günlerimiz, güllerimiz.
Güllerimizi cennet bahçesinde hayal etmişiz, cennetin güllerin etrafında olduğunu unutmuşuz hep. Heyhat cennet geçiyor. Cehennem uzuyor. Kapamışız gözlerimizi sonsuzlukta. Devinip duruyor adımlarımız. Yol aldık zannıyla yoruluyoruz bile.
Kendimizi tanımıyoruz. Maddeyi bildiğimiz kadar kendimizi, kalbimizi bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir kişinin hayatında, kendimiz dışında bir şeylerin arayışı içinde yanılgı yaşıyoruz. Kendi hazinemizin kapısını kapatıp, başka hazinelerin avında cenge tutuşmuşuz. Kargaşa içindeyiz. Elde ettiklerimiz de kaybettiklerimiz de üzüyor bizi. Uyumsuyor muyuz o bizim dışımızdaki hazineleri. Zenginleştiremiyor bizi.
Sevdalarımız kavuşuncaya kadar. Kavuşunca çatışma yaşıyoruz. Aradığımızın izini sürdüğümüz, yolunda gül olduğumuz, bulduğumuzu zannettiğimiz bizim dışımızdaki mükemmelin sevdasıyla. Mükemmel bizde, çok yakınımızda. Burnumuzun ucunu bile görmeye yetersiz gözlerimiz. Bunun bir farkını varsak yaşam öykümüz gökkuşağının üstüne sekizinci renk olacak.
Bahar gibi, kim bilir hoş bir esinti sonbahar gibi ve mevsimleri biz içimizde yaşayacağız; dışımızda akıp giden zamana aldırmadan.