Şiir, arınmış arındırılmış sözcükler bütünüdür diye tanımlasak hiç kimse itiraz etmez. Çünkü şiiri herkes kendine göre tanımlar. Öyleyse şiir, fazlalıkları atılmış göze, kulağa ve gönle hoş gelen terennümleri fısıldar. Bu fısıldayış saatin tik takları gibi uyumlu, örgülü, paslanmamış, bozulmamış anlamları da taşır.
Şiirle uğraşanların kendilerini iyi donatmaları gerekir. Evrene bakışın evrenselliğiyle şiir kendi portresini şaire sunar. Şair, seçtiği yakaladığı kelimeleri derleyip toparlar. Onlarla dostluklar kurar. Onları şiirin tılsımlı rüzgârlarına bırakır. Aykırılıklar varsa onları ayıklar.
Şiirde iç örgü şairin insana, topluma, doğaya bakışıyla yakından ilgilidir. Her türlü olumsuzluklarla karşılaşan şair, kendi potasında, kendi değirmeninde bunları eritir. Kendi teknesinde bunları olgunlaştırır. Yüreğinin ve dilinin saflığıyla onları güneşe tutar. Doğumun gerçekleşmesiyle şair,yeni bir döneme girmiş olur. Avuçlarına düşen şiir bu defa şekillenme için parmaklara, okşayışlara, fısıltılara, kulağın duyuşuna, ırmağın akışına, müziğin ritmine, şairin nefesine ve kalbin onaylayışına ihtiyacı vardır. Asıl işçilik buradadır. Buradaki çalışma titizlik ister. İncelik ve hassaslık ister.
Platon’a göre şiirsel yaratıcılık coşkuya ve Tanrıyla bütünleşmeye bağlıdır.”Şair,kanatlı ve kutsaldır. Esinlenmeden, kendinden geçmeden ve aklını yitirmeden yaratamaz.” Şair, bir kehanete benzer. Bir bakıma Tanrının özel ikramlı kullarıdır.
Hint filozoflarına göre; “şiir, en yüce biçimini bulduğu zaman bilge kişinin vecdiyle bütünleşir”. Söz söyleme sanatının padişahı olan şiir, özel bir vergiyle verilir şairlere. Bu nedenledir ki şairin sözü liriktir. Yeri geldiğinde romantik hüviyetler de taşır. Şair, şiirin ilhamını Tanrıdan, detaylarını kendinden, çevresinden ve doğadan alır. Bütünü şaire Tanrı tarafından verildiğini varsayarsak şaire başka bir misyon yüklenilmiş olur ki, bu durum ayrıcalıklıdır. Peygamberlere özeldir ve sadece onlar direkt temas ve bağlantı halindedirler. Şairin ki ise öyle değildir. Onlar da sıradan diğer insanlar gibidirler. Sadece ilham, iç duyuş, iç yakalayış, iç konuşma, sezgi gibi ifadelerde kendisini bulan şiir, şairin aklıyla bütünleşerek doğumunu gerçekleştirir. Şairin burada yaptığı fiil yok olan bir şeyi yaratmış olması değil, yaratılmış olanı, kayıp halinde bulunanı bir sezgiyle yakalamasıdır, bulmasıdır. Bu nedenle şairin misyonu çok farklıdır.
Şairin lirizmde aradığı şey; bizatihi kendisiyle yaptığı akt’in topluma yansımasıdır. Benle ilgili olan hesaplaşmanın bir sonucudur ki şiir doğar. Lirik anlatım şekli bireysellikten kurtulup toplumcu bir rol üstlenmiş olur. Buradan bakıldığı zaman şiire kendine özgü kuralları da beraberinde taşıdığı fark edilir. Bu fark edilen özellikler zaman zaman ölçüler olduğu gibi kimi zaman da evrensel normlar içerir. Yalnızca kurallar bütünü değildir. Bireyin kurallarıyla evrenselin kuralları yan yana getirilir. Bir uzlaşma, bir diyalog belirir gibi olsa da daha çok birbiriyle bütünleşen bir ritimler topluluğu oluştuğu göze çarpar.
Böyle bir girişten sonra şiiri tanımlayabilir miyiz? Belki değil. Ne var ki en başından beri insanların bir arada yaşama, bir toplumu oluşturma gayretleriyle birlikte şair bir kahraman olarak belirir. Artık bir mitolojik tiptir. Şair bir ulu ermiş, bir bilge, bir toplum bilimci, bir efsuncu, bir deli, bir yol gösterici, bir hatip kimi zaman da iyi bir liderdir.
Seslerin seçilerek uyumlu bir hale getirildiği, belli kurallarla seslerdeki musikinin yerli yerince oturtulduğu, içerisinde sezgilerin, acıların, heyecanların, aşkların ve resimlerin bulunduğu yeni söz dizinlerine şiir denir.
Baudelauire, şiirde bilinci önde tutar. Her şey bir bilinç dahilinde kullanılmalıdır. Kelimelerin seçimi, şiirin özü, mısralardaki ses uyumu, ben’sel ve evrensel şiirin kurallarının bir bilinç içerisinde oluştuğunu, bu bilinci şiirin dokusuna yansıtılması gerektiğini vurgular. Sonra yazarın gayretlerinin de şiir için çok önemli olduğunu söyler. Şairin şiir üzerindeki yoğun ilgisi, ciddiyeti ve çabası bir artı değer olarak yerini almalıdır.
Valery, daha çok esin üzerinde yoğunlaşır. Bir muştuyu, bir coşkuyu, bir ilhamı bekler şiir için. Şairin iç dünyasını kamçılayacak olaylar esini doğurur. Buradan yola çıkan şiir damlacıkları kendi halesini oluşturarak mısralar halinde şairin kalemini zorlar. Şiirin zorlayıcılığı şairi harekete geçirir ve şiir yazılır. Aslında buradan bakıldığında şöyle bir gerçek bizleri beklemektedir: Her şiir yazılışında bir mutlaklığın, bir gerçeküstücülüğün, bir sonsuzun fark edilmeyen eli, fark edilmeyen vergisi, ilhamı, esini şairin yüreğinden yakalamıştır. Bu yakalanıştır asıl kaynak. Bu kaynağı isterseniz doğaüstü bir güç, isterseniz rüya, isterseniz esin, isterseniz akıl, isterseniz ilham, isterseniz dilin kullanma ustalığı diyelim. Hangisi olursa olsun buradaki yakalanış -bu şairin yakalanışıdır- yazanı şiire götürecektir.
Şiir, her halükarda vardır. Yaratılmıştır. İster hiç yazılmasın isterse yazılmış olsun. Mutlak’ın, dili kullanma gücü vererek şairi süslediği bir gerçektir. Şair, şiirin damarı üzerinde yaşar. Hayatı iniş ve çıkışlarla doludur. Mutlulukların ve mutsuzlukların mutfağıdır yüreği. Bu damar onu yaşatır. Şiirde fırsatını buldukça doğumunu şairde gerçekleştirir. Şiirin gerçekliği mutlakın bilgisi dahilindedir. Şiirde dil, arındırılmış, kutsanmış bir portre çizer. Arındıkça, çalışıldıkça saflaşır ve berraklaşır. Bir bakıma şairin dile hakimiyetiyle, esin kaynaklarından iyi beslenmesiyle de yakın ilgisi vardır.
Valery’den bizim şiirimizin ayrılan yönü ise, kelimelerin özünde her hangi bir mutlaklık aramayışımızdadır. Bize göre asıl kaynak güç mutlaktır. İlhamlar, hissedişler, esinler, rüyalar tamamıyla ondan gelir. Çünkü her şeyin kaynağı odur. Şair bütün bunları yakaladığı zaman şirini yazar. Yoksa yazamaz. Mısralardaki yakalanılmış olan ilk kelimeler kaynaktan lütfedilen zerrelerdir. Damlacıklardır. Bunları yakalayan şair şiirini örmeye başlar. İşte bu asıl kaynaktan beslenmenin gücü oranında şiir sonsuzlaşır. Kalıcı şiire ulaşılmış olunur böylece.
Şiir, seçkin kelimeler topluluğudur. Uyumlu, iç örgülü, armonik, ses ve renk bütünlüğünde kendini öne çıkarır. Şiir kendi türleri içerisinde lirik, epik ve dramatik olarak şekillenebilir. Buraya destanları ve ağıtları da ilave etmek gereklidir.