Yaşlı adam kuruyor saatini. Sükûneti atlas bir elbise gibi üstüne geçirmiş. Önce anahtarı kabından çıkarıp, “hu” çekiyor. Sırlı bir ayinin ritüelleri gibi tek tek yerine getiriyor görevlerini. Saati sol eline, anahtarı sağ eline alıyor. Yavaşça yuvasına yerleştiriyor. Gümüş renkli saatin kabı duvarda asılı, anahtarsa kendi kabında. Yaşlı adam, kütük gibi şişmiş ayaklarını da çalıştıracak bir anahtar arıyor. “Hu” çekip anahtarı çeviriyor, saat onun dilinden anlıyor. Yaşlı kadın hareketli sandalyesinde yıllardır kalkmamış olmalı. Odanın alt tarafında duran pirinç karyola ise hiç bozulmamış. Gümüş saatin her “tik takı”, saçındaki bir tele düşüp onu ağartıyor. Sandalye her sallanmada kamburunu büyütüyor kadının. Odun sobasından yayılan kül kokusu torunlarının burnunu titretiyor. Gıcırdayan kapı bazen sevinç narası oluyor açılırken, bazen de hıçkırık sesi. Saat “tık tıklarını” salarken havaya, adamın ayakları biraz daha şişiyor. Kadın sallanırken ölüme doğru sandalye sanki “hu” çekiyor. Yaşlı adam ahşap sandıklı radyodan “ajans” dinler, oğluna çektirirdi akşamın perdelerini.Gün geldi yaşlı adamın elleri de kütük gibi şişti. Duvardaki saate uzanamaz oldu. Sadece, cebindeki kösteklinin zincirini çekebiliyordu. Vaktin iyice yaklaştığını anladı. Zinciri “hu” deyip çekiyor, saati cebinden çıkarıyordu. Duvardaki saati kurma görevini ise oğlu yerine getiriyordu artık. Yaşlı kadın da, vakti gelince tekrar edilen bu ayine hep katılıyordu oğlunun gözüne bakarak. Duvardaki saatin “tik taklarını”nı adam duyamaz olmuştu artık. Tekrar diriltileceği saati beklemek üzere, emanet ettiler toprağa yaşlı adamı. Köstekli saat, sallanan sandalyeye kalan tek miras oldu. Beyaz saçları üçer beşer başından ayrıldıkça kamburu da büyüdükçe büyüdü kadının. Sandalyesini sadece, oğlu dizlerine kapanıp ağladığında durduruyordu Odun sobası çıtır çıtır yanıyor, pirinç karyola hiç bozulmuyordu. Alt katta oturan gelinin bağırtısı ise kapı açılmadan da geliyordu. Küçük adam annesinin dizlerini öpmeye devam ederken, kül kokusu kadının burnunu titretiyordu. Ve kadın “hu”deyip onu içine çekiyordu. Gün geldi gıcırdayan kapının aralığından içeri, evlat acısı girdi. Bu kapıyı kim açtı oğlunun kara haberine ve kim kapattı üstüne kara toprağı?…
Önce gözlerine vurdu acı. İkisi birden dünya renklerinden ayrıldı. Kösteklinin zincirini çeken parmakları son bir kez “hu” deyip taşlaştı. Soba kül kokusunu saldı odaya. Oğlunun kokusu burnunda tüttü. Ahşap radyo son ajansı verdi. Kamburu içine doğru büyüdü kadının. Akşamın perdeleri kapandı. Pirinç karyola yine hiç bozulmadı. Gelenlerle ev doldu taştı, taziyeler uzadı. Sofralar kuruldu, kalktı. Küçük adamın yetimleri, pirinç karyolanın altına saklandı. Kimse görmedi onları. Ev boşalınca yaşlı kadın, yetimleriyle beraber ağlaştı. Aylar ayları kovaladı. Saatin kadranı koştururken, yetimler anlayamadı birden büyüdüklerini. Her sallanışta canı çekilen kadın, yetimlerinin başını dizlerine dayadı. Okşadı… Oğlunun kokusunu aldı. “Beni kınamazsanız Yusuf umun kokusu geliyor diyeceğim” dedi Yakup’ça… Oğlu elinin altındaydı oysa. Taşlaşan parmakları, oğlunun başında gezindi. Oğlu elinden öptü annesinin, sonra kalktı. Duvardaki saatin anahtarı cebinde kalmıştı, çıkardı. “Hu” deyip vakti gelen -son ayini- tekrarladı. Anahtarı yavaşça saatin yuvasına takıp çevirdi. Saat anahtarın dilinden anladı. Teklemeden çalışmaya devam etti.
Kadın ellerini kıpırdatmak istedi yine. Az önce okşadığı, oğlunun kafasını aradı. Yeniden taşlaştı parmakları.
Saatin tik takları bir süre daha devam etti.Ve cansız bir beden daha sandelye üzerinde…