Bu güne kadar kaç sokaktan geçtik sayısı belli değil. Kiminde durduk soluklandık, kiminde yıllarca konakladık, kiminde sokağın farkına varmadan geçip gittik içinden. En sevdiklerimiz oldu aralarında, ara sıra ziyaretine bile gittik. Bir de bir kerelik sokaklarımız oldu bir daha uğramamız mümkün olmayan. Ya dünyanın öteki tarafında kalmıştı; ya da yanı başımızdaydı da iş güç, hayatın yokuş başlarından yuvarlanmak gibi zorunlu meşgaleler sebebinden erteledik.
Küstüler sokaklar bize, farkına varamadık. Çağırdılar bizi, başka sesler dolmuştu kulağımıza duyamadık.Sonra zaman zaman üstüne bindi, yaş kemale ermeye yaklaştı; biz içimizdeki sokakların varlığından hayrete düştük. O zaman kaybolmaya başladık işte. Asıl kayboluşlarımızı işte tam da o vakitlerde gerçekleştirdik. “İnsan içine düştü mü nelerle karşılaşmıyor” dedik. Köşe başlarını yalnızlığın tuttuğunu, parkları çocukluğumuzun doldurduğunu, mazgallara koşan suyla anılarımızın da kaydığını, kedilerin sığındığı izbelerin korkularımızı gizlediğini; bir yanımızın bakkaldan şeker satın aldığını, bir yanımızın annemizin eteğini çekiştirdiğini, gözyaşlarımızın yumuşatmaya çabaladığı siyah bölgelerimizin sıcak savaş yaşadığını gördük. Ve daha bir sürü şey…
Sokaklarımızın bazısı çıkmazdı, “neden?” diye sorduk. Sokaklarımızın bazısı isimsizdi, durup düşündük. En yanlışlarımızın olduğu yerden kaçmak istedik, Necip Fazıl’ın deyişiyle “Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum” dizesini tam da bu sokakta hatırladık. Ahlarımız başımızı döndürdü, vahlarımız yakamıza yapıştı.En ücramızda sakındıklarımız, en sol yanımızda sevdalandıklarımız vardı.Bir de unuttuklarımızla karşılaştık da neden unuttuğumuzu bulmaya giriştik. “İnsan her şeyi hatırlayabilseydi yitmez miydi?” sorusundan çıkış bulduk. Boşluklarımızın varlığından kaygılanıp “nasıl doldurabiliriz?” telaşında tökezledik.
Ara sokakların terkedilmiş evlerinde hüzne bulandık, kurumuş sardunyaların saksılardaki görüntüsünden etkilenip. Kaç kez terkedildiğimizi, kaç kez de terkettiğimizi bulmaya çalıştık. Aşkın rengine boyanıp “aşka aşık olmak” deyip bir kaldırım kenarına çöküverdik. Dahasını kaldırmak güç isterdi. İnsan olmanın acziyetinden dolayı olanlara, olmakta olanlara, olacak olanlara bir yan bakış fırlattık. İçimiz titredi. Bizi nelerin beklediğini bilemeden yürüyüşümüz, sokaklarımızı ne kadar da az tanıdığımızı gösterdi. “Heyhat” diye iç geçirdik. İnsan olmak böyle bir şeydi. Dağların sırtlanamadığını yüklendik. Dağların titrediği karşısında gülüp geçtik. İnsan olmak böyle bir şeydi. Sokağın başını unutup sokağın sonundaki ışığı yakalayabilmek için hiç emek sarfetmemek… İnsan olmak böyle bir şeydi.
Bilseydik “Yapmazdık” demek ne kadar doğru ki. Bile bile ne çok şeyi yapmadık mı arka sokaklarda? Bile bile tırmandık ağaçlara, bile bile çatılardan çatılara atladık, bile bile kırdık vazoları, bile bile döktük şerbetleri halılara, bile bile vurduk uzun boylu apartmanları… İnsan olmak böyle bir şeydi.
Ve her sokak sayısız öykü saklıyordu…