| Bütün edebî eserler özellikle de şiirler yazıldıkları döneme ayna tutarlar. Ömür Ceylan’ın Kapı Yayınlarından çıkan “Önce Aşk Vardı” isimli eseri de divan edebiyatı halktan kopuktur eleştirilerine divan edebiyatının ayna olduğu toplumsal olaylardan, topluma mâl olan şahsiyetlerin hayat hikayelerinden örnekler sunarak cevap veriyor. Bu kitapla divan edebiyatının geçmişimizin büyük şahitlerinden biri olduğu, kültür mirasımızı tam manasıyla anlayabilmek için edebiyatın elinden tutmamız gerektiği gözler önüne seriliyor. Yazar kâinata aşkla bakanların şiirleriyle Osmanlı kültürüne ayna tutuyor ve Osmanlı kültürünün şiirin aynasına düşen akislerini “Hayal ve Mâverâ”, “Hayat ve Macera” adlı iki ana bölüm ve yirmi iki alt başlıkta topladığı denemeleriyle bize sunuyor. Şair fil dişi kulelerde değil halkın arasında yaşar. Şair de aşık olur, öfkelenir, hüzünlenir, zamaneden şikâyet eder. Şiiri bütün yaşadıklarına ve gördüklerine ayna olur. “Divan şiiri hayatın kılavuzluğunda çıkılan bir kâinat turudur.” Divan şairi her şeyden önce aşıktır, aşkı yazar, aşkla yazar, O aşkın esiri ve tercümanıdır. Çünkü “Aşk, tüm yaratılış şifreleri aşk üzerine kodlanmış olan kâinatta insan olabilmenin ve insan kalabilmenin ilk şartıdır.” “En küçük zerresiyle bile aşkı haykıran kâinatın içinde insan da mağdûr-ı aşk değil, bütün uzuv ve kabiliyetleriyle bir mecbûr-ı aşktır.” Düşünce ve gönül dünyaları bu felsefe üzerine inşa edilmiş bir toplum için önce aşk vardır. Yazar, sanki okuyucularını bir zaman makinesiyle maziye doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve her bir durakta ezelde Allah’a, hiçbir belanın aşkı unutturmayacağına dair söz verip bu sözü hiç hatırlarından çıkarmayanlarla tanıştırıyor. Bu yolculukta “İnsanı Aşk’ın biricik halifesi kabul edip sevgi duyan, kâinatın bütün ağırlığını omuzladığı hâlde gocunmayıp sadece aşkı görmezden gelenlere gönül koyan aşıklar” görüyoruz. Ebedî diyarlara açılan bir kapı olan ölümün eşiğinde, daracığında ölüme gülümseyen Hallâc-ı Mansûr’u, Limni’deki Niyâzi Mısrî’ye aşktan haber getiren Bağdadî güvercinleri, Nesimî’nin kendisine kızıl yakut armağan ettiği Hz. Peygamber aşığı Yazıcıoğlu Mehmed’i ve insan olma şerefine ancak aşkla ulaşılabileceğini aşağıdaki güzel beytiyle anlatan Sunullah Gaybî’yi tanıyoruz. “Raks edenler feyz-i aşkdan cennete tâ- vûs olur Tûr’a kâ’il olmayanlar dûzaha câmûs olur.” Yazar, “Hal-i perişanlarıyla göreni perişan-hal eden acımasız büyücüler, şeydâ gönül kuşlarının can attığı ölümcül tuzaklar” diye nitelendirdiği zülüflerden bahsediyor. Aşıklara darağacı olan zülüflerin aslında sevgilinin ay yüzünün görür görmez aşığın helâk olmasını engelleyen merhamet perdeleri olduğunu Fuzûlî’den dinliyoruz: “Yâr, yâr olmaz gönül uşşâk ile bîr etmese Zülfünü aşıkların boynuna zencîr etmese” Bu hayali şehrin sokaklarında dolaşırken toplumun her kesiminin sevgisini kazanmış Aziz Mahmud Hüdayi’yi görüyoruz. Sûfî gözüyle zamanın İstanbul’unu anlatıyor. ” Şehr-i İstanbul şerr ü fitneden hâlî değil Zühd ü takvâ vü ibadet herkesin hâli değil” Yazarın kurduğu bu hayali şehri süsleyen beyitlerden öğreniyoruz bülbülün kuşlar arasındaki müstesna yerini ve gülle olan serüvenini. “Ah kim cevr ü cefâ defterlerin gül dürmedi Ağlamakla geçdi ömrü bülbülün güldürmedi” Üskülüplü İshak Yazarın Osmanlı kültürüne tuttuğu aynada devrin insanlarının hayatlarında önemli bir yeri olan tütünü dahi görüyoruz. Bağdatlı Bahâyı” gönlünden yükselen aşk ateşinin dumanlarını düşmanlarına fark ettirmemek için sigara içtiğini söylüyor. “Şol kadar sûz-ı gam-ı aşk derûnum yakdı Ki yakar âlemi derd ile dilimden çıkan âh O bahâne ile duhân nûş ederin gülşende Olmaya tâ ki adû dûd-ı dilimden âgâh” “Kahve narhın artıran kahve gibi çeksin azâb Hem yanıp hem rû-siyeh hem hurd ola hem ğark-ı âb” Ehl-i keyf, samimi arkadaşlarından olan kahveyi beyitlerine konu(k) ediyor. Osmanlı toplumunda kahvenin başından geçen macerayı ve tiryakilerin çektiği sıkıntıları şairlerden dinleyince bir fincan kahvenin niçin kırk yıl hatırı olduğunu daha iyi anlıyoruz. Rintler bize meyhanelerinin canına ot tıkayan sahneleri, asesleri şikâyet ediyor. Usta şairlerden eskiden de sahte şeyhlerin olduğunu öğreniyoruz. Söz ustalarının beyitlerini okudukça eski zaman doktorları, harikulade tedavi usulleri ve yaklaşık iki üç asır öncesinin korkunç hastalığı veba hakkında epeyce bilgiye sahip oluyoruz. Aşk ve şiir Osmanlı kültürünü iki koldan sarıp sarmalamıştır. “Ne aşk ne de şiir, bugün olduğu gibi hayat hengâmesinin bir nefeslik molalarına sığdırılan avuntular değildir o asırlarda. Aksine hayat, aşkın ve şiirin belirlediği güzergâhta yürümeye mecbur bir zaman katarıdır. Kültür, kendisini yaşayarak üreten toplumun önceliklerine göre şekillenir ve bir zamanlar sevdayı gül yaprağıyla, feryadı bülbül nağmeleriyle tanıyan atalarımız için her şeyden Önce Aşk Vardı’r.” Hayatlarında önceliği aşka verenler, mayalarında aşk olduğunu unutmayanlar hangi zamana veya hangi mekâna bakarlarsa baksınlar, onlar için aşktan başka bir şey görünmüyor. |