Aslında her şey rüyalarıma gökkuşağını şahit tutmamla başladı. Aldanmalarım da. Alnımdaki çizgilerin suçlusu, sahici olmayan ne varsa, “içimde birisi aşk, kalanların tümü kurudu”. Bir Eylül vurgunu mu, yoksa eğe kemiğim midir sancıyan, sancının iptidasından sonra öğrenecektim bunu.
Anamın koyduğu isimle duruyordum, sonra oldu, büyüdüm, gözüm kör oldu. “Doğmak bir saldırıya maruz kalmaktı, bilmek de yanmaya…” Zaten cahil ve nankör insan almıştı emaneti” ve de zalim… Başkalarının arzusuysa varlık sebebim, veya kerameti kendinden menkul bir kısmet üzereyse kaderim,kader de ne ki, hangi takdir üzereyim, bilmek isterim. Şayet payımıza düşenlerse bir yerlerden, ben neyim neceyim, kendi zindanlarımı yıkmak isterim.
Heidegger usta henüz başucuma ilişmemişti.
Ellerim ufaktı ve daha dündü, saçları sarışın rüzgârlarda savrulan Tarkan’ı okuduğumuz. Ben Tarkan olurdum, Vahap da Viking savaşçısı. Ursula en hassas yeriydi çocukluk kalbimizin. Tek gözlü Ciro da, en güçlü yanımız. Gündöndü saplarından mızraklarımız vardı, tencere kapağından da kalkanlarımız. Hayalimizde çizdiğimiz Atilla’nın savaşçılarıydık biz. Saçlarımızı yana taradığımız zamanlardı. Dünya hızlı bir toptu, ayak altlarımızda devinen…
———–
Odamda en çok burukluğum var, bir de Puşkin’in mahzun bakışı. Ondan sonra ne Tarkan’ı gördü gözlerim, ne de şu kalbimin en sarışın yerini. Gitmeler başlamıştı, aşınmalar da yürekte. Her gitme bir şeyleri daha götürüyordu, isimle Ateş arasına düşmüştüm, başlayan bir şey bir şeyleri daha başlatıyordu, eksilen bir şey bir şeyleri daha eksiltiyordu, gitgide nakıs varlıklara dönmüştük, deli zamanlarımızmış, bilemedim…
Umutlarım diyorum bir de, ne kadarı benimdi, ne kadarı kışkırtılmış, verili. Öğrenecek, ondan sonra her dem ölecektim. Hayallerim mi deseydim, veya bir ablam olsaydı, ya da bir abim, hasret hep olmayana mıdır,
“kadın gibidir aşk, hasret kalır, ben çeker giderim”
Ne yaparsan yap gönlüm, işte bak tamamlanmıyor ellerim.
Geç yatmalarım geceyi ertelemek içindi. Geceler de yoktu aslında, upuzun akşamlar vardı, uykuyu kaybettiğim. Bir de hep sabaha karşı gelen ölüm haberim. Ayak seslerini duyurmadan çoğu kez, oysa yapacak çok şeyi olanlardanım. Yıldızlarını söndürmek mesela
molotof misali
elimde patlasa da ömrüm ne fark eder
şunun şurasında ne kaldı.
Masamda henüz soğumamış bir çay, akşamdan kalma üç beş şiir, ne bileyim, elim ayağım, tenim, bir de. Beni hiç terk etmeyen yasak düşüncelerim. Nerede başlar nerde biterim, baştan sona illegalim, yolunu şaşıran deniz fenerleriyse, bunda anılarımın hiç mi payı yok, tarihim, toplumum, bunlardan mülhem bedenim…
Şimdi Nakkaştepe’deyim. Gidemeyenlerin yasını alamadım yanıma.Yaşama muttasıl gurbetler içre, dünyam bir sürgün yeri, ya da ilk sürgünün bir süreği.
Anam benim ölümümü görecekse ben anamın, tabutlara sığıyorsa çocuklar, babalar ölüyor da silme yetimse artık yaşamlar,
Sesim dağ başlarında bir avuç külse savrulan, sırtı çiğden ıslanmış yorgun bir çobandan geriye kalan,
Bütün mezarlar tek kişiliktir burada,
ve soğuk,
Sen başka türlüsün caney, isyan başka türlü, öyleyse dünyayı ayağa kaldırmanın vakti geldi demektir.