10174.

söz bitince

resmini çiziyorum acıların

…

10175.

Amerikalı yazar Tom Robbins, orijinal adı Jitterbug Perfume olan “Parfümün Dansı” kitabını 1984 yılında yayımladığında, dünya benim için okul çantama sığdırdığım bir atlastan ibaretti. Yazar ise aynı dünyanın üzerinde gezinmeye çoktan başlamıştı bile. Esere bu ismin verilme talihsizliğine düşülmüş olması çok yazık. Tesadüfen karşıma çıkmış olmasa adının parfümün tarihçesi çağrışımını yapmasından dolayı elimi sürmeyeceğim bir kitaptan öteye gidemezdi sanırım. İçinden, “Ey insanlar! Nedir bu hâliniz?” vurgusunun sapır sapır döküldüğü, ölümsüzlüğün mistik ögeleriyle hayatın harmanlandığı, bana göre bir bilim kurgu olan kitap. Bir parfüm şişesinin izinde şekillenen öykünün zaman içindeki yolculuğunda insanın vardığı noktayı işaretliyor bana göre. Orası neresi mi? Ölüm tabii. Neye inanıyorsanız var olmasa da o, gerçektir sizin için. Onu var eden ve gerçek yapan sizin ona olan inancınızdır. İnancınızı kaybettiğiniz anda, onun gerçekliği de sizin için son buluverir. Kitapta da geçtiği gibi: “Tanrılar, insanlar onlara inandığı sürece yaşar.” (s.196) Bu arada, okunması gereken kitaplar listelerinde (İngilizce/Türkçe) Parfümün Dansı neden yok diye de merak etmedim değil. Adından dolayı olabilir mi?

10176.

Giritli Nikos Kazancakis, “Zorba”yı 1946’da yayımladığında hayatının son dönemindeydi. Yunan Zorba; yerinde duramayan, hiçbir şehirde uzun süre kalamayan tutkulu bir hayat aşığı, ama her çeşit kültürel kural ve sınırlandırmaya boyun eğmeyerek kendi bildiği gibi yaşamayı seçen, insanın bizatihi kendi mutluluğunun önemini vurgulayarak insanın insana yaptıklarının zorbalık olduğunu avaz avaz bağıran, gerçek iyiliğin ayrım yapmadan herkese insani davranmak olduğunu söyleyen bir seyyah. Hayat ağırdır. En zoru da yaşlanmaktır ona göre. Gençliğin ne değerli bir hazine olduğunu anlatır Kazancakis bu romanında. Zorba, klasikler arasında yerini almış bir dramdır. Kimine göre aklı beş karış havadadır, kimine göre bir kahramandır, kimine göre beş para etmezin tekidir bu Zorba. Güler, ağlar, dans eder, yanlış kararlar alır, hatalarıyla yüzleşir, alaya alır her şeyi. Ve ölüm her zaman olduğu gibi en son ziyaretçidir yine. Zorba filmleştirildiğinde, bu rolü Anthony Quinn canlandırır. İzlemek isteyenlere duyurulur. Zorba gibi ben de diyorum: Bazı şeyler değişmeli artık. İnsan çirkinleşmekten vazgeçmeli. Kültürün insanı değersizleştiren ögelerini bir silgiyle silmeli. İşte Zorba’dan bir alıntı: “Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta; ama mutluluk insanın boyu hizasındadır.” (s.113)  

10177.

İrlandalı Samuel Beckett’ın “Molloy” kitabını elinize alın ve iç konuşmalarında insan nasıl boğulurmuş bir deneyimleyin bence, eğer bu deneyimi henüz yaşamadıysanız. Kitabın başından sonuna kadar bir şatonun duvarlarını tuğlaları değil de kum tanelerini üst üste koyarak örmeye çalışıyor gibi hissettiğim gerçeğini gizlemem anlamsız olur. Çok kereler başa dönerek kitabı okumaya yeniden başladım. On sayfa okudum, başa döndüm. Yirmi sayfa okudum, başa döndüm. Kitabın yarısına geldim, başa döndüm. Döndüm döndüm durdum. Ve sonunda okumayı tamamlayabildiğim için kendimi tebrik ettim. Zor bir kitapla boğuşmak isteyenlere duyurulur: Molloy tam sizin için! Evet, kitabı tekrar okumam gerekiyor. Yazarın kelimelerle bazen ahenkle, bazen öfkeyle, bazen kavga ederek dans edişini yine ve yine izlemek istiyorum. Beckett, deneysel edebiyatın önde gelen yazarları arasında yer alıyor. Kendimi bir denek gibi hissedişim bundan mı olsa gerek? İşte kitaptan ne demek istediğimi anlatacağını düşündüğüm bir alıntı ve aynı zamanda iflah olmaz bir okur olduğumun kanıtı: “Kendinize sorular sormanız gerekiyordu, örneğin varlığınız devam ediyor mu diye, yanıt hayırsa, ne zaman bitti diye, yanıt evetse, daha ne kadar devam edeceksiniz diye, yani düşler zincirinin ucunu elinizden kaçırmanıza engel olacak bir şeyler bulmanız gerekiyordu. Seve seve sorular soruyordum kendime art arda. Hayır, seve seve sormuyordum, akılcıydı yaklaşımım, hâlâ var olduğumu tanıtlamak istiyordum. Oysa hâlâ var olmam benim için hiçbir anlam taşımıyordu benim için. Düşünmek diyordum buna.” (s.72)  

10178.

Yahudi asıllı Ukraynalı yazar Isaac Babel, kısacık öykülerinde kullandığı keskin dil nedeniyle ihanetle suçlanmış ve Stalin döneminde öldürülmüş. On beş yıl sonra da “hata etmişiz” diyerek itibarı iade edilmiş de giden gitmiş, genç yaşta kalem kırılmış, iade edilen “can” olmadıktan sonra kim kime dum duma yani. Babel, “Gençlik bir eksiklik sayılmaz, birkaç yıl sonra geçer…” (s.11) diyor “Uyanış” kitabında. Ölüm geçmiyor ve iadesi yok işte. O da erken yaşta dünyadan göçenlerden. Bugün İsrail’in bir ölüm makinası rolünü üstlendiğini görmüş olsaydı “Siz yaşamak istersiniz; o, günde yirmi kez ölmeye zorlar sizi” (Baba, s.18) mi derdi? Yoksa “İnsan diye geçiniyoruz, ama çakallardan iğrenciz” (Bir Öpücük, s.15) diye kabul mü ederdi? Ya da “Sonu ölüme mahkûm insanlar vardır, bir de yaşamaya henüz başlamamış insanlar” (Baba, s.27) diyerek cinayetlere bir kılıf mı geçirirdi? Bilemeyeceğiz tabii, ama sırf Yahudi olduğu için, onun uğradığı haksızlık sonucu ölümünden dolayı “Oh olsun!” demeyeceğim. İnatla insanca düşünüp davranmaktan vazgeçmeyeceğim. İsrail’in zulmünü de “Gönder Ebabillerini Ya Rab!” diyerek tek sığınağım Allah’a günde bin kere şikâyet etmeye devam edeceğim. İnsandır dünyanın baş belası. Dünyayı, yaşayan her şeye zindan eden insandır. Dünya bir gün öyle bir noktaya gelecek ki insana hayat olmaktan utanıp “al şu zalimleri üzerimden” diyecek!

10179.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nden kelimeler:   

  • ölüm – memat
  • dişe diş – korakor
  • norm – düzgü

10180.

“Rüzgârın Şarkısını Dinle” Haruki Murakami’nin ilk kitabı. Hayatlarımız sıradan gibi görünüyor, aslında hiç de öyle değil; demeye getiriyor yazar. Hepimizin hayatlarının pek çok vurucu ayrıntıları var gizlide beklettiğimiz, zaman zaman belirsizce ucundan kıyısından dile getirip de dudak kenarından gevelediğimiz. Rüzgârın Şarkısını Dinle tam da bu işte. 1Q81’de, Pupa Hava’yı ana temayı bozmadan yeniden yazan Tengo’nun, hayatının bir bölümünde yaşadığı şeyleri bu kitapta anlatıyormuş duygusuna kapıldım okurken. Bu yüzden, Murakami’nin okumadığım kitaplarını okumaya daha bir merakla devam edeceğim ve bu hissi onlarda da arayacağım. Bu kitapta da mı ölüm var, diye mi soruyorsunuz? Var tabii! Ölümün olmadığı bir yer gösterebilir misiniz bana? İşte kitaptan bir alıntı: “Gerçekten güçlü olan kimse yoktur. Güçlüymüş gibi yapanlar vardır yalnızca.” (s.118) Ölümü durdurabilen herhangi bir insan duydunuz mu hiç? Evet, ben de duymadım. O hâlde güçlü insan yoktur cümlesinden İsrailliler de güçlü değile varmak hiç de yanlış olmaz. Öldürdüklerine bakmayın. Onlar da ölecekler. Sadece güçlüymüş gibi yapıyorlar.  

10181.

“Başkanın Öldürüldüğü Gün” Necip Mahfuz’un Mısır tarihinden parçalar serpiştirdiği kısacık ve sade bir kitap. Ölümle başlar bazı şeyler, ölümle son bulur bazıları, bazıları da ölümle yön değiştirir. Bu hep böyledir. Yazar da “Neden bu dünyada ölümden başka bir gerçek bulunduğunu hayal ederiz? Asıl diktatör, ölümdür!” (s.93) diyor zaten. Umutsuzluğun derinliğini ölçmek boşuna, der gibi bir duruşu var bu kitabın. Ve şu cümle bunun bir kanıtı bence: “Hayat, bir yaz günü bir-iki saatliğine bir ağacın gölgesine sığınma isteğiyle sokakta yürüyen ve sonra bir daha haber alınamayan bir gölgeden başka bir şey değildir.” (s.28) Tutunuyorsa bile bir ucuna şu hayatın, bu cümleyi okuduktan sonra, “bırak gitsin” diyesi geliyor insanın. Neyse ki yaşama isteğimiz oldukça güçlüdür. Öyle kolay kolay ipin ucunu bırakamayız. Anlıktır bu umutsuzluk hissi. Kalıcı görünmeye başladığında ama, tehlike çanları çalmaya başlar. Aman tedbir alın, derim işte o zaman.

10182.

bırakın

ne olacaksa olsun

düğündür onlara ölüm

…

Bu yazıyı paylaşın