Şöyle hafızamı yokluyorum da acaba Mahmut Balcı’nın Birey kitapevinde mi tanıştık. Yoksa başka bir yerde tanıştık ama gene sanki yanımızda Mahmut Balcı var. Öyle bir tanışmamız oldu yıllar önce. Hatta söz arasında şair Nurullah Genç şiirini incelediğim bir yazım dolayısıyla da tebrik etmişti beni. Eleştirmen olmadığım halde eleştiri yazımın iyi tespitlerle kurulduğunu da söylemiş, iltifat etmişti bana. Sanki eleştirilerim şiir üzerine yazılarım şiirlerimden daha iyi anlamında bir hitap gibi de çalınmıştı kulaklarıma. Onu ben seksenli yıllarda çıkan Aylık dergiden tanıyordum. Aylık dergide ben de yazdığım için Sedat Ümran ismine yabancı değildim…
Sedat Umran’a nesneler şairi diyorlar. Ben de mi o halkayı takip ederek ona nesneler şairi desem mi acaba diye düşünürken, bana biraz daha capcanlı bir imge şeklinde daha değişik bir yakıştırma bulmam ilham edildi. Neydi o, peki nasıl bir şairdi? Öyle ki her şeyi şiirine endekslemiş bir insanın yaşadığı hayat bu. Bunu nasıl ifadelendirmek gerekir acaba? Hep acabalar ve niçinler ile mi tanımlamalara çalışacağız şair Sedat Ümranı… Bunu açmak lazım elbet… Çünkü burada her ne kadar Türk Edebiyatı Tarihi içinden önemli bir şairi tanımaya çalışıyorsak da veya tanımak için gayret ediyorsak da neticede bu onun hayatı. Hayatını şiire adamış bir adam. Yahut hayatı şiir olan bir adam da diyebiliriz pekâlâ.
Sedat Umran’ın İlk kitabı Meşaleler 1949 ile ikinci kitabı Leke 1970 arasında bir hayli zaman geçmiş oluyor. Bu kadar yıl beklemiş ikinci kitap için. Bunun başlı başına bir serüveni olmalı aslında. Nedir acaba şairi ikinci kitabının yayımı için bunca yıl bekleten? Bu arada şiirinde bir değişiklik mi oldu acaba? Kendine yeni bir yön mü buldu dersiniz? Bunlar birer şüphe olarak algı- lansa da Sedat Ümran şiiri incelendiğinde bir sapmanın olmadığı sonucu çıkıyor. “Sonsuzluk Atı” adlı toplu şiir kitabının ikinci şiiri olan “Sonsuzluk Atı” adlı şiirin son dizesi düşüncelere salıyor elbet dikkatli bir okuru. Hele hele bir eleştirmenin bakıp ta dikkate almadan geçeceği türden bir son dize değil elbet. Beni yakalayan bir şey oldu, bir önsezi halinde çekti beni aniden bu son dize: “Kendini geçmek için girdiğin her yarışta!” Adeta kendini bir safkan Arap atına benzetiyor imajı hâsıl oluyor bende bu son dizeyi okurken. Kendiyle yarışan biri daha nasıl koşulardan geride bıraksın ki kendini. Muhteşem bir Arap atı olarak yarışlara giriyor. Koştukça şiir atına dönüşüyor. Kızılkanatları olan bir şiir atı… Öyle ki önünde duracak, ona engel koyacak, önünü kesecek başka bir rakip yok. Çünkü önüne çıkanı yakıyor bu kızılkanat!) şiir atı…
Bu rakip kelimesi çerçevesinde hayatına bakmak gerekiyor gene Sedat Ümranın. Deniliyor ki Sedat Ümran evlenmiş. Lakin hanımı bakmış ki bu iş olmuyor. Sedat Bey şiirle sarmaş dolaş olmuş ve hayatını şiire kaptırmış gidiyor. Hanımefendiye bir yer kalmamış oluyor böylece hayatında. Ve diyor ki hanımı bir gün Sedat Umran’a; ya ben ya şiir? Ya benimle olacaksın ya şiiri tercih edeceksin! Şairin cevabı hazırdır. Şiiri tercih ediyorum, der ve ayrılırlar. Yani demem o ki Sedat Ümran şiir hayatının önünde engel tanımıyor. Varsa bir engel onu da hemen bertaraf ediyor ve büyük bir arzuyla şiirin kollarına atıyor kendini. Hayatı şiir oluyor böylece.
İlk kitabı olan Meş’aleler’in (1943-1949 yılları arasında yazılmış şiirlerdir bunlar) ilk şiiri “Soba” adını taşıyor. Yani nesne olarak sobayı alıyor kelimeler yumağına sarıyor. Bu yazdığı ilk şiir midir bilemiyoruz. Şiirlerin altında yazılış tarihleri olmadığı İçin bilmek mümkün değil. Lakin anlaşıldığı kadarıyla baştan beri nesneler dünyasında gezintiye çıkmış şairimiz. Çünkü “Meş’aleler, Ressam, Aynalar, Mangal, Tren, Çalar Saat” bizatihi Sedat Umran’ın ilk şiirleri oluyorlar ve kitaptaki “Denizde Akşam, Dalgalar, Dert Ortağı, ihanet, Akşam, Gece, Aynada Gün Doğumu, Kargalar” adlı şiirlerle kitabı bütünlemiş oluyorlar, ilk gençlik dönemlerinin yani onyedi – yirmiüç yaş arası şiirlerdir. Şairin ilk şiir kitabının şiirsel delilleridir bunlar. Eğer adına ilham veya esin diyorsak ve şiir şiir diye inleyip şiirin mağma- sında yanarken çağırdığımız veya beklediğimiz her neyse şiire doğru kaçtığımızda imdadımıza yetişen kurtarıcı heyecan işte o gençlik döneminde bunları yazdırmış şairimize. Bu açıdan da bakacak olursak baştan beri var olan bir şeydir nesneler Sedat Umran’ın hayatında.
Son dönem kitaplarını yayımlayan iz Yayıncılık sitesinde ise şöyle bir tanımlamayla karşılaşıyoruz: “eşyanın konuşan dili, ölümün şairi… Kendini şiir sanatına adamış bir hayat. Şairin Ben’i ile dış dünya arasında kurduğu estetik ilişki onun imgeleminde metafizik bir algıya dönüşerek, eşyanın sonsuzluk penceresinden yeniden kavranmasına yol açıyor.” Ben bu kavrayışları önemli buluyorum elbet. Böyle olmakla birlikte bu kadar şiir yazmış bir şaire ve bu kadar yaş yaşamış bir bilgi hazinesi sahibine biraz da sitem ediyorum. Sitem diyorum, çünkü sağlam bir mısra kurma kabiliyetine sahip bir şair var karşımızda.
Kuvvetli bir hafıza ile ezberinde binlerle ifade edilen şiir olan ve ayrıca Almancadan çevirdiği o kadar şiirin ezberinde olması bile bir ilahi lütfün göstergesi oluyor. Böyle bir zihin atmosferi destansı şiirler yazardı, diyorum. Daha geniş bir yöne bakardı diyorum. Kadim mesellerle donatabilirdi şiir dünyamızı diyorum. Yani sırf nesneler şairi olarak anılmasına gönlüm razı değil. Daha başka dalgalarda kulaç atabilir, kı- zılkanatlı şiir atını daha başka vadilere salabilirdi doludizgin. Çünkü Sedat Umran’da bunlar vardı. Birçok şaire nasip olmayan bir şiir havası vardı onda…
Sedat Umran şiirinde Helenistik bir çağrışım olmadığı gibi doğulu bir gizem de bulunmuyor. Adeta nesnel olanın dünyasında nesneleri çoğaltarak çıkıyor hayata, isterdim ki doğulu ve mistik bir hava da girsin şiirine. Kim bilir belki bir Kudüs şiiri de bırakırdı bize ömrü hayatında. Veya bombalar altında kalmış bir Bağdat ağrısı. Bir nida olarak çıkardı meydana kim bilir. Biraz da ondan mıdır nedir günlerdir bir başlık aradım bu yazı için. Dedim ki sahi edebiyatımız içinde önemli bir şair olan Sedat Ümran neyimiz o|ur? Neticede “Sonsuzluk Atı” adlı toplu şiirler kitabının son şiirinde demiyor mu kendisi, “Mumun Ölümü” şiirinde: “Her gece aynalarda çizerek helezonlar / Bir mumun içindedir başlangıçlar ve sonlar.”