Tepelerden verilen kararın yolcusuydular şimdi. Ağır ağır alçalırken gökyüzünden havayı temaşaya dalıyor, salıyorlardı rüzgâra bedenlerini. Bir bir dağılıyorlar etrafa, melekler kıyamıyor bırakmaya. Beyaz siluetleri kaplıyor gökyüzünü, renklere selam veriyorlar. Kan kırmızısı bir gül iç geçiriyor, yalvarıyor birisine yapraklarını açıyor. Dokundukları yeri beyaza çalıyorlar. Bin umut bin yol ayrımında helalleşiyorlar.

Özgürlüğü duyan bir tane yalnızlığa salıyor kendisini, hesapsız yol alırken fırtına karşı geliyor. Yoksul bir dedeye doğru ilerliyor, sızıyor parmaklarının arasına, donmuş vücudunu bir daha titretiyor. İnanmıyordu yok olacağına, haklı çıkarmıştı onu bu savı şimdilik. Belki de mühleti anlamlandıramadı. Mutlu görünüyordu ki, bir gazetenin sıcaklığını hissetti son olarak.

Acıyı anımsamış birisi sözünü unutmadan, tekrarlıyor, tekrarlıyor… İçten içe yanıyor velâkin her şeye rağmen yaşıyor. Suskunluğa saklanmış beyaz peleriniyle bir masum bakışa odaklanıyor. Minik eller havaya kalkmış onu beklerken, gözlerinden saçılan ışıklar yönünü belirliyor. Sevincin kahramanı, rüyaların bekleneni hayallerini gerçekleştiriyor çocuğun. Kaç gece dua etmişti dışarıya bakarken, beyaz olsun her yer bembeyaz, karlar kraliçesi masalıyla dalmıştı uykuya. Sabah kalktığı gibi perdeyi kaldırırdı, o sabah perdeyi kaldırmadı güneş daha parlak düşüyordu odaya aydınlanmıştı yüreği. En saf duası olmuştu. Birkaç saniyelik mutluluğu görebilmek için konmuştu parmaklarına feda olmuştu.

Uçsuz bucaksız gökyüzünde aşağıya bakıp havalandı. Uçuyordu yavaş yavaş yere düşerken, tahayyül edemediği gerçeğin izindeydi. Parolayı ters tutmuş meleği hiçlemedeydi. Renkli ışıklar arıyordu, çılgıncasına eğlenmek. Her meyveyi tadıp sonra kusmak, kendini unutmak için sarhoş olmak, kısaca gençliğini doyasıya yaşamak tabirine takılmıştı. Bir toprağı yeşertmek isteyenlere küçümsemeyle bakıyor, yılbaşı ağacında olma hayallerini sürüyordu. Sağa sola dönüyor, hatta takla atıyordu. Çırpındıkça battığının farkında değildi, adına eğlence diyordu. Bir kahkaha savurdu boşluğa geri geldi sesi, ürktü. Kendine ilk tanık olmasıydı bu, dönüp bakmadığı bir kere bile. Yüzünü gördü sonra tüm vücudunu gittikçe yakınlaşıyor, yakınlaştıkça büyüyordu. Şaşkın gözleri gölün tatlı sularında kayboluyordu.

Rahman’ın tecellisiydi, rahmetti. Adandığı yola baş koymuş, arkasına bakmadan ilerliyordu. ‘Gönderdiği yer meskenim, nuru sunacağım yürek emanetimdir.’ Bayrağı elinde heyecanla taşıyordu. Rüzgâra aman vermiyor, tehlikeleri bir bir aşıyordu. Menzile az kalmıştı. Herkes oradaydı, kazananlardı. Kardelen yeşermişti ortalarında. Tomurcuğa yöneldi, yavaşça saldı kendini. Bir yanı acıdı, tebessümle dikene yöneldi, ötelere hediyem olsun akıttığım diyordu.

Güneşe takılmıştı incelerden ince bir tane, onun cemali parlak gelmişti. İnanmıştı sihirli masala, kanmıştı bu geçici varlığa. Bakakalmış kaptırmıştı gönlünü batıp gidene. Lâkin dayanamamıştı, bir raksı eritmişti yüreğini, yağmur olmuş, gözlere düşmüştü. Leyla’dan Mevla’ya geçmişti belki de. Aşkıydı sebep, ezeli bedene ebedi canın sığmaması. Cemali müşahede bedel ödemekti.

Sur’u duydu her bir kar tanesi saçıldı evrene. Meleklerin taşıdığı tertemiz incilerdi. Yeryüzünün gerdanına dizilmiş tefekkür davetiydi. Aşk ya candan geçmekti yada ızdırap yaşlarıyla avunmak. Gökten yağanlar kim bilir kimlerin duasıydı…

Bu yazıyı paylaşın