“Akıl için yol birdir.”
Ne müthiş bir söz. Müthiş! Dikkat buyurun iyi, kötü, doğru, eğri diye bir yargıda bulunmuyorum; sadece müthiş! Bu müthiş kelimesinin birazcık tedhiş ihtiva ettiğini, nitelediği cümlenin anlamına biraz şiddet kattığını şu anda sezer gibi oluyorum ama olsun; ne de olsa anlamı, kastımı aşan bir çağrışım yapmıyor sanırım. İlk anda mantıkî tenasübüne tam akıl erdiremiyorsam da, yazının ilk cümlesi yaptığım sözde, akıl ve yol kelimeleri birbirleri lehine ne uyumlu terkip olmuşlar.
Bu sözü ilk defa yetmişlerin sonu seksenlerin başında Selâmi Çekmegil’in çıkardığı Kriter dergisinin lejantı olarak gördüm. Gördüm yerine okudum mu demeliydim? Hayır, o bir slogandı, mottoydu. Sloganlar okunmaz; zihninize çağrışım yüklü çarpıcı anlam kalıplarıyla yerleşirler. Ve siz onu o çarpıcı çağrışımların uyandırdığı duygularla anlarsınız. Baskın hislerin sınırları içinde uyandırılan duygular, yayınlanan eserlerle beslenir. Sonraları daha çok böyle düşündüm; mutlaka Kriter dergisinin yayın felsefesini özetleyen bir muhteva yükleniyor veya izafe ediliyordu(r). Motto, bu yaklaşım ve yakıştırmalar etkisinde şöyle veya böyle bir anlam kazanıyor, hususen de aklı, akletmeyi öne çıkarıp yücelten bir üst başlık, bir temel tema olarak yerini, rengini buluyordu. Tartışmanın seyrine göre ama daha çok da sözün iki kere iki dört eden kesinliğine denk bir kararlılıkla son noktayı koymak için araya sokuşturuyordum: Akıl için yol birdir. Böyle olmakla birlikte, sözün diyalektik retoriği veya retoriğin mantıksal akışı içinde anlamını buluyordu. Buluyordu ama kastedilen anlamın bir türlü bende karşılığını bulamayan yerini hep sorguluyordum. Düşünce dünyam değiştikçe, bakış açım genişledikçe, anlayışım, anlayışımla birlikte doğal olarak ve çoğu zaman benim bile fark edemediğim tarzda bu söz zihnimin derinlerinde veya gerisinde bir yerlere sürtünüp durdu. Burada aklın yöntemi mi yoksa kudreti mi övülmekte veya bilinen, belirlenen bir yol, akla dayandırılarak tartışmasız mı kılınmaktadır? Yani meseleyi akıl, yol ekseninde hatta felsefî, teolojik anlam yükleyerek ‘bir’ kavramına yoğunlaşarak tartışmak mümkün. Ne ki, meseleyi kastedilen mecranın dışına çıkarmaya da gerek olmamalı.
Bu soru bu kaygıları da mündemiç olarak başta Alev Alatlı olmak üzere başka düşünürlerimizin de dikkatini çekmiş. Konuya münhasıran yazdığı ‘Aklın Yolu Bir Değildir’ adlı kitabında, varlığın sabit olmayıp sürekli değiştiği gerçeğinin, doğrunun algılanışını, yol ve aracını da değişmez kılmadığı tespitinde bulunan Alatlı, özetle aklın tek yolu olmadığını savunur. Bir çeşit Aristo mantığını esas alan zihni tutumun siyah-beyaz dikotomisiyle ara renklere seçenek bırakmayan uçlardan birinde karar kılmayı dayatan kabulü eleştiren bu yaklaşımı biz de benimsiyoruz. Ben bu konuyu nice bir zamandır unutmuşken ve hiç hesapta olmadığı bir sıra, ummadığım bir yerde ve zamanda Tarık Buğra’yı karıştırdığım bir sırada işte şimdi bir kez daha karşıma çıkmaz mı?
Bir dostumun ilgi ve araştırmasına katkı vermek için daha çok Küçük Ağa ve Osmancık romanlarıyla bilinen Tarık Buğra’nın, gazete muharrirliği esnasında yazdığı denemelerinden derlenmiş kitaplarını okuyorum. Ötüken’in bastığı, onlardan biri olan ‘Bu Çağın Adı’nda ‘Aklın Yolu’ başlıklı yazısında, bu sözün Üstadın radarına da takıldığını anlıyoruz: “Akıl için yol birdir diyorlar. Bizim nesle de, akıl için tarik birdir demişlerdi. Daha sonrakileri pek bilemiyorum; ama biz bu söze inanırdık. Üstelik güzel, güzelden öte ümit ve güven verici bulurduk onu. Çünkü gerçekler, doğrular, hakikatler, güzeller, yararlılar Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında da olsa akıl, yani Allah’ın insan kulundan esirgemediği bu üstün güç, onlara ulaşabilir, sahip olabilirdi; insanlığa kazandırabilirdi.”
Buğra’nın ifadeleri en azından benim için yer yer muğlâk, anlamı belirsizleşen, ne dediği kestirilemeyen yanlar içeriyor. Bilemediğini söylediği ‘sonrakiler’ cümlenin devamı mı, yoksa kendisinden iki kuşak öncesi nesil mi? Burası esasa taalluk eden bir mesele değil. Peki, bu söze inanmak ne demek? Bu soru tenkit olarak düşünülmesin. Sadece anlamaya çalışıyorum. Bu söz nasıl bir iman unsuru veya öğesi olabilir? Her şeye rağmen ben bu sözle ve bu sözden, akıl gücünün hayatın belirleyeni olduğuna doğma gücünde bir kanaat beslendiği anlamını çıkarıyorum. Nitekim son cümleler ne kadar derinlerde, ne kadar gizli olurlarsa olsunlar aklın iyiyi, güzeli, doğruyu keşfetme, bulma kudretine vurgu yapmaktadır. Bütün noksan, nekreli yanlarına rağmen tamam diyelim, akıl insana güç, kudret, anlam kazandırır. Ancak bu motto ile ifade edilmek istenen bu değil ki. Andığım yazının sonraki sayfasında bağlam iyice değişir. “Aklın gelişmesi, bir bakıma değil, en önemli bakıma göre, aklın saf dışı bırakılması ile sonuçlanmış” Bu cümleler sadece akla dayanarak var olmaya çalışan modern hümanizmin nasıl akılsız ve dayanaksız kaldığının sefil sonunu ifşa ediyor. Ayrıca değişen durumlara göre kendisi için bile çare, çıkış üretemeyen aklı, neredeyse en belirleyici ölçü olarak kabul edilmesini de geçersiz kılacak biçimde tartışmalı hale getiriyor. Bütün bu değerlendirmeler hiç kuşkusuz son derece kıymetli düşünce ve tespitler ihtiva ediyor.
Meseleyi çekmegil’e açtım, bu sözle ne murat ettiklerini sordum. Ona göre fıtratını bozmamış akıl doğruyu bulma istidadıyla yaratılmıştır. İnsan aklederek doğruyu bulabilir. Doğru olan yol yani İslâm, insanın gerçekliğine ve fıtratına en uygun bir nizamdır. Aklın yolu iman yoludur. Bu yola koyulan akıl, doğruyu bulmuştur. Doğruyu bulamayan akıl yaradılış hikmetinden gafil akıldır. Plotinus’un birlikten çokluğa, çokluktan birliğe ve aşkın olana yönelişi ifade eden bir çeşit sudur felsefesini çağrıştıran bütün bu açıklamaların, evvela konuyla tutarlı ilgisini kuramıyorum. Kimileyin, belki çoğu kez meseleyi bağlamından uzak zeminde ele aldığımız için yanılır, yanlışa düşeriz. Meseleyi öyle dallandırıp budaklandırmaya ne gerek var? Bana sorarsanız bütün bu mübahaseler hayatın, varlığın realitesine uygun düşmüyor. Sonuçta, konu, hayata, dünyaya, varlığa, hakikate ilişkin zihni veya duygusal çabalarımızın yöneldiği güzergâhla, kullandığı araç ve yöntemle ilgilidir; bu kadar!
Kendi kabul ve ölçülerinize göre tanımladığınız ‘akıl’ ve ‘doğru’ kavramlarını yine kendimize göre bir diyalektikle birbirinin zorunlu gerekliliği sayabilirsiniz. Ne ki sadece kendinizi bağlayacak bu tutumu genele teşmil etmeniz ne uygun ne de haktır. Realite insanların farklı, çok farklı anladığı, duyduğu, düşündüğüdür. Farklı anlama, akıl yürütme sebebiyle sayısız felsefî görüşler, düşünceler, ekoller, akımlar çıkmamış mıdır? Hem sonra aklı, daha doğrusu aklın yöntemini bir tek yolla sınırlamak onu seçeneksiz bırakmaktır. Hangi akıllı hangi akılla bunu yapar? Seçeneksiz bırakılan akıl kabiliyetini yitirir. Seçeneksiz kalan akıla akıl mı denir? Akıl seçme, tercih etme kabiliyeti ve imkânı ile vardır, var ve anlamlı olur. Yoksa iki nokta arasında ancak bir doğru geçer mantığından mı hareket edilmektedir? Diyelim ki doğru bir ve fakat o doğruya yönelen akıllar milyonlarca. Her aklın doğruya bakan, yönelen, ihtiyaç duyulan yönleri, tarzları, şartları başkadır, başka olmuştur. Sayısız yollarla ulaşılan doğrunun (daha şümullü kavramıyla ‘hakikat’in) özü itibariyle mahiyet ve muhtevası değişmez.
Akıl için niçin yol bir olsun? İdeolojik katılık ve tahammülsüzlük içerdiğini düşündüğüm bu söz ancak tekçi, taklitçi diktanın dayatma ve tahakkümü anlamına gelmez mi? Gelir, gelmiştir de. En kenardaki tarikattan en küreselci güçlere kadar herkes her sistem, kendilerince belirlenen yolun tartışılmasını istemezler, istememişlerdir. Onlar için akıl ancak önceden ve yine onlar tarafından insanın yararına belirlenmiş yolu kutsamak için seferber olmuştur, olmalıdır. İnsanların totaliter doktrin veya doğmalara mahkûm edildiği ortamlarda akıl da, düşünce de, bilgi de çeşitlenemez, çoğalamaz, gelişemez, gelişememiştir. Hatta gelişmemiş akılların, tembelliğin rahat gelen rehavetinden sıyrılmayı ne arzu ettikleri ne de göze aldıkları söylenebilir. Bu göze alamayış onları kafa konforlarını bozmayacak tarzda bir tekçiliğe tek doğruya, tek kurtuluşa, tek akla mahkûm ve mecbur edebilir, etmiştir de. Bunun vehametini söylemeye bile gerek yok. Sonsuz çeşitlilik ve zenginlikle yaratılmış varlığın tek bir kabul ve kalıpla sınırlandırılması, dondurulması en çok da aklın işleyiş ilkesine aykırıdır.
Her şeye rağmen insan bu sözü kendisi için bir kurala dönüştürebilir. Benim için, benim aklım için yol birdir diyebilir. Bu önemli bir yanıyla “Ben yolumu buldum; bundan böyle aklımı başka yol arayışları veya beni başka yollara çıkaracak arayışlar için işletme gereği duymayacağım” diyerek kendisini başka akıllara, arayışlara, yol ve yöntemlere kapatabilir. Bu durumda akıl sizin tabularınıza hizmete koşullanmıştır. Merak etmeyin akıl bu koşullanmanın üstesinden de gelir. Son tahlilde onun işletme hakkı size verilmiştir. Nasıl isterseniz öyle işletirsiniz. Bazen dur durak bilmeyen fikrî yolculuklarınızda en büyük yardımcınızdır. Bazen yeni fark ettiğiniz gerçeklikler veya realitelerle yaradılış cevheriniz arasında buluşmayı, kaynaşmayı sağlar. Kimilerinde de nefsi tatmin etmenin, egoyu doyurmanın, arzuyu kışkırtmanın, öfkeyi haklı göstermenin gerekçelerini hazırlar. Bazen erdemlere, estetiğe, dostluğa yönelirsiniz. Bazen taşkınlığa zebun olmanın, doğruyu yanlışı dert etmemenin, varoluşsal ufunetine yol açar. Hangi yola gideceksiniz, tercihiniz hangi yönde tebarüz edecek; karar sizin. Onu nasıl işlettiğinizin sorgulanacağı güne kadar aklın işletme hakkı sizde.
Her şeye rağmen ortada üzerinde tartışılmayacak standart bir akıl olsa yine işimiz kolaylaşacaktı. Ancak bir tek akıl yok ki! Her bir insanın, her bir toplumun aklı kendi zaman, mekân ve hareket unsuruna göre, ilişki düzlemi ve düzeni içinde değişmektedir. Aklımızı, içinde doğup büyüdüğümüz kültür ve dünyadan edinmişizdir. Bu yönüyle yaşantımıza giren her bir bilgi, bir değer ve kod olarak zihnimize yerleşir. Bu veriler ilgi seviyemize göre farklılık arz eder. Her bir insanın siyasî, askerî, sanatsal, dinî, felsefî, teknik hadi ters bir şey söyleyeyim eyyamcı duyarlıkla yaşadıkları, o kişinin değerlerini, diyalektiğini, mantığını bir yandan oluşturur, diğer yandan değiştirir. Akıl bu yaşayış ve değişim süreçlerinin toplam hâsılasından oluşur ve o da hayatımızın var oluşumuzun genişlemesiyle genişler, Aklın oluşumu şahsi mahiyette olacağı gibi kitlesel seviyede de teşekkül eder. Piramit gibi, en üstte ve herkesin ortak kabulüyle oluşan ortak kabullerden en alta kadar oldukça genişleyen, çoğalan kabul alan ve katlarına kadar çeşitli katmanları kategorileri vardır. Toplumun hangi katında, katmanında bulunuyorsanız ona göre teşekkül eden bir akılla düşünür, ilişki kurarsınız. Kimi durumlarda bu farklı sınıf ve ilgilerin akılları, birbiriyle uyuşmayabilir; çoğu zaman çatışma boyutuna varacak tonda uyuşmaz da. Bu yönüyle aklın uyuşmazlığı esasen farklı dünyaların, taleplerin, farklı isteklerin, çıkarların, farklı değerlerin uyuşmazlığıdır. Sonuç itibariyle insan kendi dünyasını, kendi dünyasının aklıyla yaşar. Farklı akıl ve duyarlıklara ilgi duymak genelde görülür bir durum değildir. Bunun ender görülen istisnası gerçek manada hakkı, hakikati, erdemi, estetiği dert edinen sanatçı ve düşünürlerdir.
Standart akıl da aklın standardı da yoktur. Değişik akıllar, aklın farklı türleri, seviyeleri vardır. Bir genelleme yaparsak ilk çağ aklı, modern zaman aklı, Arap aklı, Türk aklı, İngiliz aklı, çocuk aklı, asker aklı, hoca aklı, ressam aklı, şair aklı, siyaset aklı, tüccar aklı, sanat aklı, bilim aklı, köylü aklı, şehirli aklı… Daha sayayım mı? Sayısız akıl vardır. Varlığı sonsuz çeşitlilik ve koşullarda yaratan Rabbimizin takdiriyle böyledir, böyle de olmalıdır. Buranın, bu işin aklını, şurada, şu iş için kullanırsanız, işleri berbat edersiniz. Çoğu zaman anlayamayışımız bu akılla şunu, bugünün aklıyla dünü, sanatın aklıyla siyaseti, bilimin aklıyla dini anlamaya çalışmamız sebebiyledir. Bunca çeşitliliğe rağmen tek akla mecbur olsaydık aynı sıkıntıyı yaşayacaktık. O zaman hayat çok küt, katı, donuk olacaktı.
Her akıl farklı görme, anlama, ilişkilendirme biçimidir. Her akıl varlık ve hayatla kendi şartlarına göre bağlantı kurar. Bu demektir ki akıl kendisine yüklenen verileri muhakeme etme merci ve yetkinliğidir. Verileri tanımada beş duyu ve beyin, iki hayatî melekedir. Bu meleke veya merkezlerden birinin fonksiyonunu icra edememesi aklın teşekkülünü imkânsız kılar. Farz ediniz ki beş duyunuz aktif ve fakat beyin devre dışı, o zaman ölçme, değerlendirme, karar verme istidadından yoksun olduğunuzdan varlıkla irtibatınız kesilir. Beynin aktif ama beş duyunun ona bilgi aktaramadığı durumlarda akış yine kesilir. Yani aklın çalışma prensibi soyut veya somut nitelikli verileri kendi birikim ve kabiliyetlerine göre ölçmek, değerlendirmek, bir üst değere göre tanımlamak ve hüküm vermekle işlev kazanır. Yani akıl düşünce ve duygularımızı harekete geçiren bu akış ve ilişki düzeninden anlaşılacağı gibi kendine yüklenen verilerden hareketle ondan istenen arasında diyalektik ilişki kuran bir yetkinliktir. Demem o ki, akıl’da kendi başına buyruk değildir; kendisindeki verilere göre çalışır. Veriler değişince sonuçlar da değişir. Çoğu zaman insanda radikal fikrî değişimler zihnimizin kodlarını oluşturan temel kavramların değişmesiyle mümkün olur. Yeri gelmişken söyleyeyim, insanın anlam dünyasını konu eden insanlar, doğrudan bu temel kod ve kavramlara yönelirler, yönelmemeliler. Yine yeri gelmişken söyleyeyim; büyük düşünür ve büyük sanatçı olmak, insanlığın bu temel meselelerini konu etmekle mümkün olur.
Akıl eşyalar, olgular ve olaylar, soyut veya somut bütün değerler, kavramlar, anlamlar arasında irtibat ve sebep-sonuç bağlantı kuran, birçok yöntemle benzetmeler, ayrıştırmalar yapan, hüküm veren, önerme getiren bir melekedir. Anlama, düşünme, duyma melekesi! Bu meleke hayatın zorunlu kabulleri gereği ezberlenmiş temel kodlara uygun olarak insanı koşullandırır. Biz rutin alışkanlıklarımız itibariyle hayatı bu koşullanmalar veya ezberlerle yaşarız. Alışkanlıklara ayarlı olarak sürüp giden hayat şahsi ve özgün düşünme yolunun imkânlarını daraltır. Ontolojik hikmetimizi yüceltici duyarlık ve düşünce, başka söyleyişle nitelikli fikir, ilim, sanat faaliyeti, varlığınızı bu koşullanmadan kurtarma ve koruma derecesine bağlı gelişir. Aklımız, varlığımıza anlam ve ayrıcalık kazandıran yüksek düşünce ve yönelişlerinde, öz cevherimizden yeni veri ve komut bekler. Yani insanda akla komut veren bir üst değer, üst cevher vardır. İşte o sizsiniz; gerçek siz O’sunuz!. Siz; yaşadığınız dünyada, aradığınız doğrular, kabuller ve retlerinizde akıl mekanizmanızı işleten siz. Akıl sizin o üst bilincinize göre vaziyet alır, bağlantı kurar. Daha doğrusu kurduğu bağlantıların önemi, önemsizliği sizin bilincinize, bilincinizin isteğine bağlıdır.
Veriler tek başlarına aklın kararı için yeterli olmaz. Onları hangi amaç, hangi yarar veya yol için nasıl kullanacaktır? Yüksek amaçlar mı, süfli emeller mi öne çıkacaktır? En yüksek düzeyde iman veya inkârla belirginlik kazanan üst karar veya seçilen yolun ilkeleri, akla, aklın yoluna ışık tutar. Akıl gözse iman veya yol (din, ideoloji) ışıktır. Burada din, ideoloji örneklemesiyle yaptığım ışık benzetmesi, en yüksek, en aşkın değer ifadesini onlarda bulduğu içindir. Değilse varoluşsal bir bağlılık ve mecburiyet düzeyinde insanın en temel tercihi yani temel değeridir kastettiğim. Zaten bu nitelikte bir temel tercih din hükmündedir. Yoksa ‘Ben’i akla yön veren veya refleks kazandıran bu üst değerler, bağlanışlar mı oluşturur? Eğer böyleyse akla da aydınlık olan bu ışığın nasıl oluştuğu veya kazanıldığı ayrı bir husustur. Şimdilik gözünüz ne kadar görüyor olursa olsun, ışık olmazsa göremeyeceğimizi hatırlatmakla yetinelim. Işık olmazsa bütün veriler karanlıkta kaybolur, birbirine karışır. Bir anlamda düşünmek ve akletmek, karanlıkları aydınlatmakla mümkündür. Bakınız akletmek diyoruz. Aklı fiilleştiriyoruz. Niçin? Tek başına akıl değil, akıl etmek, yani onu harekete geçirmek, onu işler ve işlek kılmak önemlidir de onun için. Esasen bizden istenen de budur. İnsana sadece akıl değil, iyi kullanılan, ilk anlamıyla işlek kılınan akıl değer ve saygınlık kazandırır. Değilse herkeste belki bütün canlılarda akıl var! İşte konunun başka bir bağlamı. Aklın iyi kullanılması!.. Mantık kural ve prensiplerine göre sözgelimi özdeşlik veya çelişmezlik prensibine göre işletilen akıl iyi kullanılıyordur. Böyle midir? İnsan varlığımızı kendi katının zirvesine taşıma gayreti olmaksızın ruhsal coşkusunu bile tensel zevklerin istismarına veren nefsanîlik de aklı kullanabilir. Ve maalesef burada akıl bir düşüşü, alçalmayı haklı gösterecek gerekçeler üretme peşine düşer. Aklı maalesef böyle kullananlar da vardır. Bu bile bize aklın hangi amaçlar ve ne için kullanıldığının değiştiğini göstermektedir. En aşağılık iş yapanlar bile kendilerince akli dayanaklar, açıklamalar bulmuyorlar mı? Kim akılsız bir iş yaptığını söyler?
Özetle çoğu zaman insan ‘uydum kalabalığa’ mantığıyla genel kabullerin mantığına teslim olarak konuşur. Bu konuşmaların kelime ve kavram olarak kullanımlarının çoğu hakikati ters yüz eden yanlışlıktadır. Akıl kavramı da bunlardan biridir. Genel geçer kabul gören akıl sadece evimizin yolunu bulmaya yarıyor. Hakikat ve hikmete yöneldiğinde bu aklın başı döner. İyiye, güzele, doğruya giden yollar? Yol bir midir? Akıl için yol kaçtır? Akıl için yol çoktur.