“Pınarhisar’da akşamlar
Saçların sanki saçların
Ufuklarda bir allık var
Omzun gibi yangın yangın”
Pınarhisar’da yaşamış bir şairin sessizliğin içindeki kuytuda, şiirin vadilerinde hüzünler emziren Alâeddin Soykan’ın şiirini okurken bir daha bir daha dönüp bakmak gerekiyor, anlayamaya çalışmak gerekiyor. Anlamın içindeki anlamını da içerdiğinden olsa gerek derin değişik bir algılama halini sözcüklere yüklemiş yaşatmıştır şair. Yaşadığı hayatı da şiirine dahildir elbet. Bu açıdan da bakıldığında şiiri okunduğunda şiirinin künhüne varmak içsel kırılganlıkları derinlikleri keşfetmek şiirin içine girmek öyle pek kolay görünmüyor. Kendine yakıştırdığı şiir formatı olsun, şiirin dizin hali olsun hepsi de kendine mahsus görünüyor. Öyle ki içinde yaşattığı algılama selini şiir pınarında iyice bir ayıklayıp, çoşkulayıp gün yüzüne çıkaran bir şair.
Şimdi biz on beş yıldır Ay Vakti dergisinde şiirlerini okuduğumuz, takip ettiğimiz bu usul sesli şairi şiirinin derinliklerinde “Haz sularında / Öyle karanfil” tebessümlerle irdelemeye anlaya çalışırken hiç te kolay olmayan bir mecraya girmiş oluyoruz. “Vay sevda karam” sularında kulaç atan şair:
“Sen ey tutunup düşünce kalktığım güzel /
Hayat payandam /
Azalan uğrunda can adına bu /
Çoğaltadur nazını yalvarım artsın /
Sen saçıma aklar yığan /
Vay seda karam”

Hayatının kısıtlı yerlerinden belki de cesaret alarak imge kırılmalarını bir güzel pekiştiriyor, şiirine yakıştırıyor adeta “çoğaltadur”, “yalvarım” sözcükleri gibi nice yakıştırmalarını. Bu tür kırıma uğrattığı deyimleri yeniden anlamlandırıyor kendince, biraz da kural dışına çıkıyor ve de sanki şiirlerini toptan gözlemlediğimizde, incelediğimizde kural dışı kalmayı bile isteye ve severek kabulleniyor. Bu da şairin kendine güvenini öz güvenini nasıl da sere serpe kırlara, bayırlara, çiçeklere böceklere ve ölümlere dirimlere ve neticede arşa yukarıya sesler halinde saldığını gösteriyor. Çok derin hatta diplerde gezinen şair şiirini söylerken çok serazattır, geniş bir algılar dünyasına sahiptir ve oradan neşvü nema buldurmaktadır içindeki hüzün şelalelerine…
Susmanın sonra konuşmanın ivmelerini içinde sırlayıp tutunamayınca da açığa vuruyor kendini ister istemez. Çünkü uzun uzun susmak da yakışmaz şair olana:
“Kuytu haykırmalar tuttu deşti gönlümü
Ya sussam mıdır
Çıra gönlüm vakti midir hadi de bana
Muştu yanmaktaysa eğer
Tutuşsam mıdır” (Doru Özlem, sf.11)
Demek ki bir yere kadardır sessizliğin gölgesini muhafaza etmek. Dahası gün ağarınca güneş görününce taze bir serinliğinde geldiğini alnacına konduğunu hissedince haydi bakalım ses sese ulanasında meramı ortaya çıksın yangın yerine dönen yüreğin. Kendine has bir haykırmanın tutuşmanın ve yanmanın katmanlarında dolaşmaktadır şair. Bunca suskudan sonra konuşmanın da bir bedeli olacaktır elbet. O da tutuşacaksa tutuşmaya hazırdır:
“Usa vardım işte dedim mabedi yüreğimin
Gir kara var ak çık” (Doru Özlem, sf.44)
Haydi bakalım göreyim seni de bu çoğaltmalardan bu tutunup düşmelerden bu hayatın ağır yükü altından nasıl kalkacaksın da bir mücadeleyi sürdüreceksin. Yoksa sonunda yenilginin mi adı uzayacak kara sevdalardan, elemlerden, kederlerden başka bir şey kalmayacak mı geriye. Elbet umutsuz değildir şair. Ay Vakti dergisinin Eylül-Ekim 2020, sayısında bunu “Kuytu Öğüt” şiiri ile bir sayha kopartırcasına âleme ses olsun kabilinden- kabulünden bir özge ses bırakılsın inancıyla, gönlünce sevdalara salmış:
“Var canhıraş bir sevdaya
Tutul gönlüm son nic’olsa
Uğratılsam da belâya
Tut eğriyi yon nic’olsa
*
21 Kasım 2020’de vefat eden şairimize Allah’tan Rahmet diliyor Ay Vakti Dergimizde yayınlanan şiirlerinin de bir kitap halinde olarak görmeyi ümit ediyorum…