Bir bahar sabahında ölümü düşünmek de niye? diye -kendime- sormayacağım. Çünkü hastayım. Haliyle hastalığında akla getirdiği ilk şey ölüm oluyor. Hele biraz da ağırsa. Sebep ve sonuç ilişkisi yani; ama en çok hastalar ölse de, yalnız hastalar ölmüyor. Sebepler bazen öyle küçülüyor, öyle küçülüyor ki, -yani, işte bazen- ”yok” desem yeridir hani. Ama ”var” lar, herkes biliyor ki varlar. Bir şeyi bir şeye bağlamak için; uzağı yakın, yakını uzak etmek için; iyiyi kötü, kötüyü iyi yapmak için; şu şundan, bu bundan diyebilmek için; diyebilmek için daha neler neler… ve bir de minareye çıkabilmek için merdiven de merdiven…
Şu arşınlanası yollar ve şu aşamalı hayat belki yükünü böyle hafifletiyor. Yoksa ayakaltındaki karınca misali ezilecek akıl. Gerilimini sudan sebepler bozuyor ve yine sudan sebeplerde boğuluyor. Pek acınacak mahluk vesselam… Gülmüyorum. Böyle ciddi bir meseleyi irdelerken… Hayır, gülmüyorum. Hani aldanmak ve unutmak diyorum. İnsanın saadeti birazda bunlara bağlı. Bu ikisine: Aldanmaya ve unutmaya. Ama yazık ki insan, bazen bunları yanlış yerde kullanıyor. İnsan az mı -”O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlar; Allah’ da onları kendilerine unutturmuştur.”- unutmuştur kendini ya da az mı aldatmıştır. Hem de hiç kimseyi aldatmadığı kadar, hiç kimseyi unutmadığı kadar unutmuş ve aldatmıştır kendini. Böylesi daha mı kolay? Kolay kolay. Başkası benim adıma düşünse, başkası bir yol bulsa, başkası bir slogan bulsa ve ben düşünmeden kalabalıklara karışsam, kaybolsam. Bir gün hesabını sormayacaklarsa, bir gün hesap vermeyeceksem… Kolay kolay!
Karışmak ya da kaybolmak; kalabalıklarda veya yapayalnız. Her ikisi de mümkün, her ikisinde de mümkün. Hep uzaklaşarak tabii, kendin olmaktan biraz daha çıkarak ve unutarak, aldatarak…
Bak şimdi, hastayım dedim ya, ölümden falanda bahsettim. Öyle ölümden bahsettiğime bakıp da, onu çok yakınımda görüp, ona göre yaşadığımı falan sanma. Bile bile en olmaz yalana kanmaya hazırım. İşte bu kanmaya hazır olmam, bu aldanmak isteyişim ve bu vesileyle doğan ümitten dolayı da bazen unutmam. İşte saadet de bunu başarabilmemde. Yani kendimi aldatmamada. Aslında, ümit diyeceksin belki, Allah’tan ümit kesilmez diyeceksin. Haklısın. Haklısın da hiç olmayan ya da küçücük olan bir ihtimali mercek altında büyüterek nazara alıp, diğer göz önündeki devasa ihtimalleri görmezden gelmek, kendini aldatmaktan başka ne olabilir? Farkında mısın? Farkında mısın burada, neden ve sonuç ilişkisini sevmiyoruz. Beklemiyoruz, istemiyoruz. Burada olağanüstü bir şey bekliyoruz. Hem neden olmasın? Olur tabii. Allah’tan ümit kesilmez derken bunu istiyoruz aslında. Bunu bekliyoruz. Sebepler sukut ettiğinde yani. Böyle şeylere hiç inanmayanımız bile bekliyor.
Ne yapsın zavallı insan? Sebeplerin kısır döngüsü de çekilmiyor canım. Hep aynı, hep aynı. Her tren istasyondan kalkar ve istasyonda durur. Ama kuş uçmaz, kervan geçmez bir yolda kalan yolcu, istasyondan uzakta, hareket halindeki bir trenin durmasını ister. Bir terslik olsun der ya da bir güzellik, ne bileyim herhangi bir şey olsun da, dursun ister. Yani hepimiz biraz böyleyiz işte. İşimize geldiği kadar sebep ve sonuç ilişkisini severiz. Otobüsün geldiği saatte duraktaysak tam saatinde gelsin isteriz. Bunda bir anormallik yok zaten, saatidir gelir. Ama geç kaldıysak onunda trafikten ya da başka bir şeyden dolayı geç kalmasını, erken geldiysek onunda erken gelmesini isteriz. İşimize nasıl gelirse…
Sebepler dünyasında yaşarken şundan şu, bundan bu diyerek basite indirgediğimiz halde bu ne ağırlık? İyi ki bir yere kadar aldanmak, iyi ki bir yere kadar -kendimizi unutmak değil-unutmak, iyi ki bazen olağanüstü şeyleri beklemek var. Hala çıldırmadıksa bundandır.