birinci bölüm: başlarken…

-I-
bir bilgi edinmiştim eskiden;
diz çöküp usul usul dinlemiştim, bir derviş anlatmıştı
kendiliğinden:
– zinde tutmak için hakikati, benliğimizde;
rabıta-ı ölüm tasavvuru vardır, bizim çizgimizde.
fakir, her teferruatı (kaba anından toprağın bağrındaki
ikametgahına dek) sererek gözlerinin önüne,
göçtüğünü düşünür öteki aleme.
her nefis tadamasa da, nasibince teneffüs eder kimisi
ölmeden önce ölmek hakikatinin iklimini, bu anlarda.
bir de, bilir misin? ruh bedenden göçtüğünde ilkin,
işitirmiş hep etrafında kopan feryadı, figanı
ses verirmiş o da, başlangıçta, farkına varamadığından
sesi duyulmazmış ama onun,
sesi duyulmazmış ama…
sesi duyulmazmış…
sesi.
işte, alem-i berzahta hayat böyle başlar;
emin olamaz insan,
hayattan mı yoksa ölümden mi yana dönüyor,
yelkovan.
anlamak zaman alır,
alem-i berzahta hayatı,

-II-
okumuştuk tarih kitaplarında;
şahitidir gömütlerinden çıkan kalıntıları,
şaman ya da pagan kültürlerinde, tarih öncesinde
uğurlarken toprağın altına ölüleri,
azıklar, kıyafetler, kap kacak, gereçler eklermiş çukurun
bir kenarına.
dirileri.

meraklanıyor kimi zaman; alem-i berzahta insan
şahiti olacak mı acep?
özgürlüğe büründüğünde bedenler,
sayılı ve sınırlı bir kaç parça esbap,
defter ve kitap
işte budur;
hakikatte sözün yazıya dönüşme sebebi;
tereddüt eder çünkü, kimi zaman insan
yaşanılan an rüya mıdır? tasviri imkansız…
yoksa…

-III-
zamanla; bilir öğrenir insan elbet
kolay değildir o kadar; “ölmeden önce ölmek”.

ne uzağız ölüme
ne yakınız hayata
orada
bir yerlerde
arafta
alem-i berzahta
sonuçta bizim içinde dönüyor dünya.

uzak olmayınca bu kadar ölüme
ve yakın olmayınca bu kadar hayata
zaman
hınzır bir hırsızı andırıyor
hep bir şeyler araklıyor içimizden
kayda değer değil aslında
uzaklık ölüme ya da hayata
önemli olan yakın olmak
en yakın olana

Bu yazıyı paylaşın