Vapur iskeleye yanaşmak üzereydi. Gözlerim dalmış bir noktaya bakıyordu. Birden ne olduysa bir yazı ilişti gözüme. Hâlbuki bir hayli dalgın ve düşünceli olmalıydı. Yüzümün aldığı şekli sanki aynada görüyor gibiydim. Şu kuşun adı kuş olmayabilirdi, dedim kendime. Yazının verdiği çağrışım buydu. Hecelerken yazının bir kısmının eksik olduğunu da görmüş oldum, hafifçe başımı sağa eğdim, sanki şeye benziyordu bu anlamını bilmediğim yazının: Evraka. Evraka, diye kekeledim. Aaaa! Bu kelime şimdi nerden çıktı böyle. Ama öyle benziyor ki karşıdan bana bakan yazının büyükçe yazılmış harfleri.
Evraka, neydi sahi? Ha evet, evet Arşimet sevinç içinde çıplak şekilde sokağa fırlayıp bağırmıştı öyle. Evraka! Evraka! Buldum, buldum! diye çılgınlar gibi koşuşturmuştu. “Söylendiğine göre, bir gün Kral II. Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Archimedes’in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi.”
Ama benim sıkıntım o değildi, zaten bulunan bulunmuştu ama bütün o dalgınlığım için ha dedim, acaba EVRAK kelimesi evraka’dan alınmış olmasın? Öylece zamanla kelime kendini değiştire değiştire sonundaki a harfini atarak evrak anlamını almış olabilir. Buldum kelimesinin karşılığı olan evraka acaba bilgi veya kayıt altına alınmış şeylerin bütününü anlamlandırmasın? Yani evrak: “Resmî kurumlarda işlem gören belgeler: Yazılmış kitaplar, mektuplar veya yazılar.” Ölmüş bir şairin evrakı metrukesi gibi anlatılara geçebilecek bir yakınlığı da barındırarak tarihe yararlı olabilir… Çok önemli nesnel bir yapıya sahiptir. Eski deyimle, hayati şeyleri ihtiva eder…
Ama şu kuş aklımdan çıkmadı. Mesela ona başka bir isim verilebilirdi. Tutmuş ona, o uçan yaratığa kuş demişiz. Ötekine martı, ötekine keklik demişiz. Bu isimlerin yerine başka isimler olamaz mıydı? Bir de tabi bu adını zikrettiğim canlıların başka dillerdeki isimleri. Aman yarabbi nasıl bir dünya? Peki, bu diller? Hepsi ayrı ses ve ritimden oluşuyor. Bir sürü aksanı var. Lehçeler bir kimlik fotokopisi gibi. Ses akrabalığı, imge akrabalığı gibi birçok şeyi de gizliyor içinde… Bunu insanlar yapıyor tabi. Bu takıntıyı bu dalgın ve sinmiş halimle atabilir miyim üzerimden bilemiyorum. Ama diyorum, bu vapur bu iskeleye yanaşmadan bunu çözmeliyim. Ya da en azından bana bir şey yapmadan bundan kurtulmalıyım zaten büsbütün olumsuz bir şeyi nasıl olumlu bir çözüme kavuşturabilirim diye vapura binmiştim. Böyle birkaç dakikalık yoğun baskı beynime hücum edince kendimi bir an yok olmuş sandım. Gözlerim karşıdaki sabit noktaya takılmış olarak kendime geldim. Hafifçe kendimin bile zor duyabileceği bir ses tınısıyla acaba insan mı önce yaratıldı yoksa maymun mu? Aklımı koru Tanrım, dediğimi hatırlıyorum sadece!
Bir de fark ettim ki 12 Şubat günüdür. Eminönü bir curcunayı yaşıyor. İnsanlar kalabalıklar halinde kapılardan, merdivenlerden, yaya geçitlerinden geçip gitmekteler. Ama denizin üstünde martılar uçuyor, bir dalıp bir havalanıyorlar. Böyle çığlık çığlığa dalıp çıkmaları sevinçlerinin işareti oluyormuş. Yani denizde bir de adına balık dediğimiz canlılar yaşıyor. O canlılar da şimdi denizin içinde yer değiştiriyor kendini güya güvenceye almaya uğraşıyor. Böyle dolaşa dolaşa martıların çığlıklarına doğru akıyorlar demek ki. Martı, dediydim, değil mi? Neden Martı? Başka bir isim olamaz mıydı? Ya da onu başka harf bileşiminden meydan gelmiş ses uyumuyla isimlendiremez miydik? Böylece bomboş olan kafamı taşıdığımı neden sonra fark ettim! Vapur iskeleye yanaşıyormuş meğer. Şöyle uykudan uyandırır gibi bir çarpmayla sallanınca gördüm kendimi. Çünkü camın kenarında oturuyordum ve aşağıda insanlar çok acele ediyorlardı. Acaba ben yerimden kalkabilecek miydim? Bu kadar ağır bir yükü nasıl taşıyacaktım!
Kaç tane harf dolaştı kafamda bilmiyorum. Kaç kelime sayıkladım, kaç cümle kurdum farkında değilim. Ama vapurdan indim ve kalabalığa karıştım. Çünkü ben de onlardan biriyim. Bu kalabalığı kendine uydurmuş ya da kalabalığa kendini yakıştırmış, ruhunu hüzünlü bir bahçede gezintiye çıkarmış insanlardan biriydim. Ama bir şey vardı, yetmeyen bir şey! Bir cevap, bir yol, bir kapı, bir çare. Evet, kendimi hüznümün yanına katarak bir çare aramalıydım. Beni uyaran, beni bana bırakmayan bir çare. Yolda yürürken miydi, yoksa daha vapurdan inmemiş miydim orasını anımsamıyorum ama: “Ve Âdeme bütün isimleri öğretti.” Adeta uyarı levhası gibi beynimin algı deposuna aniden doluverdi. Bu önemli dedim. Bunu unutmamalıyım. Çok merak ettiğim tarihi bir binadan girerken, orada öyle ayakta mırıldanırken ve adamın biri beni azarlarken. Sonra otobüs durağına giderken, hatta otobüse binip bir koltuğa otururken hep o söz vardı! Martılar bana nedense mart ayını hatırlatıyor. Şubatın bu karmaşalı, sinsi ve kısa sessizliğinde acaba bir fırtınaya maruz kalır mı diye endişe ve merak içinde mekânıma çekilmiş sessizliğimi bozmamak için karşı duvarı izlerken elbet Mart ayını da yaşayanlar görecek demiştim birkaç gün önce…
Şimdi bu aceleci kalabalığın arasından sıyrılıp sessiz sakin otobüste oturmuş hastaneye gidiyorum. Hastanenin karşısındaki durakta iniyorum, caddeden karşıya geçiyorum ve çamurlu bir kısmı da geçip ziyaretçi kapısından içeri giriyorum… “Ve Âdeme bütün isimleri öğretti.” Diyorum. Yetmez mi? Kuşlar, martılar, balıklar, insanlar, hayvanlar hepsi yerli yerinde bir yaratış içinde vardırlar. Yani mesele tamamdır!
“Hani, Rabbin meleklere: “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” dediği vakit, “Biz seni hamd ile tesbih, takdis eder dururken yeryüzünde fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak kimse mi yaratacaksın?” dediler. Allah da: “Sizin bilmediklerinizi Ben bilirim!” buyurdu. (Bakara, 30)
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra o isimlerin delalet ettiği şeyleri meleklere gösterip: “Haydi davanızda doğru iseniz, Bana şunları isimleriyle haber verin!” buyurdu. (Bakara, 31)”
“Melekler: “Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için, senin bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin Sen!” dediler. (Bakara, 32)”
“Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver!” buyurdu. Bu emir üzerine Âdem, onlara isimleriyle bunları haber verince buyurdu ki: “Size demedim mi Ben göklerin de, yerin de sırrını muhakkak bilirim! Ve sizin açıkladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim!” Buyurdu. (Bakara,33)”